YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Kirli sermaye ve 28 Şubat
16 Kasım 2013 17:55

Yazımızın 3.bölümünde, Bülent Ecevit başbakanlığındaki 42.Hükumetin TÜSİAD’ın aleyhine başlattığı kampanyaya dayanamayarak istifa etmek zorunda kalmasından, cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 17 Nisan 1993 tarihinde şaibeli ölümüne kadar olan dönemdeki sermaye-iktidar ilişkilerini anlatmıştık. Bu bölümde, Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı olmasıyla başlayan ve 18 Haziran 1997'de 28 Şubat post modern darbesi sonucu istifa etmek zorunda kalan Refah-Yol hükumeti dönemine kadar devam eden süreçteki sermaye-iktidar ilişkileri ele alınacaktır.

1993 Nisan’ında Turgut Özal’ın ölümünden sonra, Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından, Demirel’in yerine, medyanın “Demir topuklu Leydi” tezahüratları altında, DYP genel başkanı seçilen Tansu Çiller 25 Haziran 1993 tarihinden 5 Ekim 1995 tarihine kadar görev yapacak olan DYP-SHP koalisyon hükumetini kurdu.

Özal’ın ölümüyle birlikte, dış politikada çok eksenli politikadan vaz geçildi ve bütün ilgi Avrupa Birliği’ne yöneltildi. En sıkı ilişkiler İsrail ile kuruldu, 21.01.1994’te İsrail’le Savunma İşbirliği Anlaşması, izleyen ay Güvenlik/Gizlilik Anlaşması’nın imzalandı. Tansu Çiller'in 3-7 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirdiği İsrail ziyareti ilk kez bir İslâm ülkesi başbakanının İsrail'i resmi olarak ziyaret etmesi sebebiyle özel bir anlama sahipti. Üstüne üstlük bu seyahatte Türk başbakanı “Vaadedilmiş topraklarda bulunmaktan mutluluk duyuyorum” demişti. İçeride, Kürt meselesinin sivil yöntemlerle çözülmesi arayışlarının yerini sert askeri tedbirler aldı ve PKK’yla düşük yoğunluklu bir savaş tırmandı. En karanlık dönem 1994-1997 yılları oldu. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün “faili meçhul” verilerine göre 1994’te 4145, 1995’te 2401, 1996’da 1945, 1997’de 5036 DGM kapsamında faili meçhul olay yaşandı. Öte yandan “irtica” tehdidi medyanın ve büyük sermaye temsilcilerinin dilinden düşmez oldu. Sovyet blokunun çöküşüyle birlikte, bölgesel ve küresel anlamda bir çıkış yakalayan Türkiye kendi içine kapandı ve kavuştuğu özgüveni tekrar kaybetmeye başladı.

1994 krizi ve 5 Nisan kararları

1993 yılında yaşanan Körfez Savaşı Türkiye’nin Irak’a yaptığı ihracatı olumsuz etkilemiş, petrol boru hattından elde edilen gelir de kaybedilmişti. Cari işlemler açığının artması, kamu kesimi borçlanma gereğinin yükselmesi, döviz kurundaki ani değişmeler, düzensiz büyüme ve yüksek enflasyon gibi makroekonomik değişmeler ekonomiyi krize sürükledi. 1993 yılı sonbaharında dış ticaret bilançosunun o gün için rekor sayılabilecek bir açık (14 milyar $) vereceğinin görülmesi üzerine uluslar arası derecelendirme kuruluşları Türkiye’ye verdikleri kredi notunu yatırım yapılabilir ülke derecesinden spekülatif ülke derecesine düşürdüler. Türkiye’nin kredi notunun düşmesi sonucunda döviz fiyatları yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı % 52’ye geriledi. Ocak 1994’te döviz kuru 19.000 TL/$ ve Merkez Bankası rezervleri 7 milyar dolar iken, Nisan 1994’te döviz kuru 38.000 TL/$’ye yükseldi, Merkez Bankası rezervleri 3 milyar dolar seviyesine düşerek eridi. Yaşanan bu kriz seçmen tercihlerine de yansıdı ve 27 Mart 1994 tarihinde yapılan yerel yönetim seçimlerinde DYP (% 21.4), ANAP (% 21) RP (% 19) ve SHP 13,4 oranında oy aldı. Seçimlerde sadece Refah Partisi oyunu artırmıştı.

Yaşanan kriz karşısında hükumet, 5 Nisan 1994 tarihinde Türk parasını % 51 oranında devalüe etti. “5 Nisan kararları” olarak bilinen tedbirlerle, kamu açıklarının azaltılması, istikrarın sağlanması ve döviz gelirlerini arttırıcı dış ticaret politikası uygulanmasını hedefleyen bir dizi kararlar aldı. Bir defaya mahsus olmak üzere, Net Aktif Vergisi ve Ekonomik Denge Vergisi getirildi, bütçe dışı fonlar, nakit teşvikleri kaldırıldı. Bu kararların içerisinde en önemlilerinden birisi de banka mevduatlarına % 100 devlet garantisi verilmesiydi. Bu tedbirlerden sonra, toptan eşya fiyatlarıyla %150, tüketici fiyatlarıyla %125’lik bir enflasyon yaşandı, Hükumet dövize olan talebi kısmak ve kısa dönemli borçlarını ödeyebilmek için Mayıs 1994’te % 400 faizli borçlanma kağıtlarını piyasaya sürmek zorunda kaldı.

TÜSİAD, başbakan Tansu Çiller’le bozuşuyor

TÜSİAD 28 Nisan’da, muhalefet partisi lideri Mesut Yılmaz’a bir mantı partisi verdi. Yılmaz bu partide ne konuşulduğuna ilişkin soruyu "Patronlar benden hükümeti düşürmemi istedi" diye cevapladı. TÜSİAD, iş dünyasının çıkarına dokunan kararlar aldığında hükumeti devirme konusunda artık alışkanlık kazanmıştı. Alınan tedbirlerin büyük sermayeye de dokunması onları kızdırmıştı. 4 Haziran 1994 tarihli Milliyet gazetesinin 'Devin Öfkesi' manşeti altında, Koç Holding A.Ş. Topluluk Yürütme Kurulu Başkanı İnan Kıraç, “Parasal güçle böyle oynarsanız bu iş karakolda biter!” sözleriyle başbakan Çiller’i bu kararlar dolayısıyla aleni olarak tehdit etti. Bu yayından sonra Kartel medyası Tansu Çiller aleyhine açıktan pozisyon almaya başladı. Tansu Çiller’e göre bu kavganın sebebi, 5 Nisan kararlarında çıkarttığı ek vergilerdi. Öte yandan, bütçe dışında olduğu için denetim dışı kalan ve keyfi olarak kullanılan bütçe dışı fonların ve nakit teşviklerin kaldırılması da bazı iş çevrelerini ve medya patronlarını öfkelendirmişti.

SHP’nin CHP’ye dönüşüp, Deniz Baykal’ın CHP genel başkanı olmasının ardından, 19 Eylül 1995’te DYP-CHP Koalisyonu bozuldu. Ülkeyi erken seçime götürmek üzere, Tansu Çiller’in başbakanlığı altında 30 Ekim 1995’te DYP ve CHP arasında 52. koalisyon hükümeti kuruldu.

DYP-CHP Koalisyonu, 1995 Ekim’inde Sümerbank’ın (öldürülen tefeci Nesim Malki'nin mutemedi olduğu iddia edilen) Hayyam Garipoğlu'na 103.4 milyon dolara şaibeli biçimde satılarak özelleştirilmesi ile anıldı.

Türkiye Gümrük Birliğine giriyor

Tansu Çiller hükumetinin yürüttüğü müzakereler sonucu, 13 Aralık 1995’te, Avrupa Parlamentosu Türkiye'nin Gümrük Birliği’ne giriş anlaşmasını onaylamıştı. 1 Ocak 1996 günü uygulamaya giren Gümrük Birliği, taraflar arasında sanayi malları için gümrük vergilerinin sıfırlanmasını öngörüyordu. Türkiye’nin gümrük birliğine giriş müzakerelerinden itibaren, İstanbul medyası ve büyük sermaye, “Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmesi halinde yerli sanayinin çökeceği” tezini işleyerek Tansu Çiller’e karşı açıktan muhalefete başlamıştı. Koruma duvarları arkasında, teşviklerle beslenen ve rekabetten hoşlanmayan sermaye bu konforundan ve kazancından olmak istemiyordu.

07 Kasım 2012’de TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu'na konuşan Tansu Çiller “Ben İstanbul sermayesiyle barışık bir liderdim, TÜSİAD’ın İSO’nun baş danışmanıydım. Buralar benim tanıdığım yerlerdi. Fakat gümrük birliği beni bu gruplardan koparan etken oldu. Gümrük Birliği’nin yansıra nakit teşviklerini kesmem özel fonları kapatmam ki bunlar bütçenin yüzde 20’sini oluşturuyordu. Bu kapıları kapatmam sonrası bana cephe aldılar. Kartel medyasının, özelleştirme konusunda iştahlarını göstermesi de ve özelleştirmeden pay kapmaya çalışması da önemli bir etkendi.” sözleriyle, büyük sermaye ve kartel medyasının kendisine muhalefetinin sebebini anlatmıştı.

Gümrük Birliği, Kardak krizi ve Özdemir Sabancı suîkasti

Gümrük Birliği’ne giriş sürecinde, ilginç iki olay yaşandı. Bunlardan birisi, 25 Aralık 1995 günü Figen Akat isimli Türk ticaret gemisinin Kardak Kayalıklarında karaya oturmasıyla birlikte bu kayalıkların kime ait olduğu hususunda Türkiye ile Yunanistan arasında çıkan tartışmanın başka boyutlara taşınmasıydı. Bu kayalıkların kendilerine ait olduğunu iddia eden bir grup Yunanlı 26 Ocak 1996’da Kardak adasına Yunan bayrağı çekti. Ertesi gün Hürriyet gazetesinin iki muhabiri, üstlerine vazife imiş gibi, kayalıklardaki Yunan bayrağını indirip yerine Türk bayrağını dikti. Bu gelişme iki ülkeyi savaş haline getirdi. Avrupa Birliği tabii olarak üyesi Yunanistan’ın yanında yer aldı. Yunanistan, AB’nin Türkiye ile olan bütün ilişkilerini veto etti ve Türkiye’nin kullanacağı Gümrük Birliği fonlarını dondurttu. Gümrük Birliğine girmeyi içeriden engelleyemeyen sermaye, bu defa kendi medyası eliyle yürüttüğü bir operasyonla, AB-Türkiye ilişkilerini sabote etmeyi başarmıştı. Ama Türk kamuoyu ve medyası Kardak krizini hep hamaset düzeyinde ele almaya devam etti.

Gümrük Birliğine giriş tartışmalarının devam ettiği sıralarda meydana gelen önemli bir diğer olay Özdemir Sabancı’nın öldürülmesiydi. 9 Ocak 1996 günü, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Özdemir Sabancı’nın Toyota-Sa Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe ile birlikte Sabancı Center'ın 26'ncı katında DHKP-C militanları tarafından öldürüldü. Bu suîkastin sebebi, Sabancı grubunun Japon otomotiv devi Toyota ile ortaklık halinde otomobil üretme ve bunu 1.1.1996 tarihi itibariyle gümrük vergileri sıfırlanan AB ülkelerine satma projesiydi. Ortaklığın hedefi, on yılda Türkiye ve Avrupa’ya bir milyon araba satmaktı. Bunun için 400 milyon dolar sermayeli ve % 50 ortaklı Toyota-Sa kuruldu. Bu sırada Türkiye’de Koç Grubu Tofaş şirketi ile İtalyan Fiat otomobili modellerini, askerlerin sahibi bulunduğu OYAK ise Fransız Renault otomobillerini üretiyordu.

Bu suîkastle verilen mesajı hem Sabancı grubu, hem de Japonya aldı. Sabancı grubu 200 milyon dolarlık hisselerini 158 milyon dolara satarak otomotiv sektöründen çekildi. Toyota’nın Türkiye üzerinden Avrupa’ya girme projesi böylece akamete uğratılmıştı. Ergenekon iddianamesinin 416 numaralı delil klasöründe yer alan bir belgede, önemli bir işadamının Sabancı suîkastinden haberi olmasına rağmen haber vermediği, suîkaste karışan DHKP-C militanlarının olaydan sonra bu işadamına ait bir adada saklandığı iddia edildi.

Refahyol hükumeti kuruluyor

24 Aralık 1995 tarihinde yapılan milletvekilliği erken genel seçimlerinden Refah Partisi birinci parti olarak çıkmıştı. Oyların yüzde 21.4’ünü alan RP 158 milletvekili kazanırken ANAP 132, DYP 135, DSP 76, CHP de 49 milletvekilliğine sahip olmuştu. 53. hükumet kurulmadan hemen önce, 22 Şubat 1996 tarihinde İsrail ile” Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması” imzalandı. Cumhurbaşkanı Demirel, seçimde ikinci gelen Anavatan Partisi genel başkanı Mesut Yılmaz'a hükümeti kurma görevini verdi ve Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi ortaklaşa, 12 Mart 1996 tarihinde, 53. Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti'ni kurdular. Bu arada hızlanan Türk-İsrail ilişkileri, 14 Mart 1996’da Demirel’in İsrail’i ziyareti ile en yüksek seviyeye ulaştı. Bu ziyarette, “Türkiye-İsrail Serbest Ticaret Anlaşması” ve “Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması” imzalandı. Mesut Yılmaz’ın başbakanlığında kurulan hükumet yalnızca üç ay devam edebildi. Başbakan Yılmaz, hakkında verilen gensoru oylaması yapılmadan 6 Haziran 1996'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e istifasını sundu.

28 Haziran 1996’da, RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyonunun oluşturduğu 54. Türkiye Cumhuriyeti hükumeti (Refah-Yol Hükumeti) kuruldu. İki parti arasındaki protokol görüşmelerini DYP’den Mehmet Ağar, Bekir Aksoy ve Yalım Erez, RP’den Gürcan Dağdaş, Fehim Adak ve Şevket Kazan yürüttü. Refah-Yol Hükumetiyle, RP’nin bilinçli bir şekilde iktidara taşındığı, 28 Şubat sürecinin hükumet kurulmadan önce tasarlandığı, kuşatılan ve iktidarda yıpratılan RP üzerinden Türkiye’deki müslümanların siyasi ve ekonomik olarak güçlenmesinin önüne geçilmesinin planlandığı iddiaları ortaya atıldı. Gelişen olaylar bu iddiaların yabana atılır mahiyette olmadığını gösterdi. 30 Haziran 1997’de istifa edecek olan bu hükumetin kurulması aynı zamanda pek çok tartışma ve muhalefete sebep oldu. Hatta güven oylamasına iktidarın ortağı DYP’nin 4 milletvekili katılmadığı gibi 10 DYP milletvekili de red oyu verdi.

Başbakan Erbakan, hükumetinin ilk önemli icraatı olarak 24 Temmuz 1996’da, ekonomiye yeni kaynak yaratmak amacıyla geliştirdiği ‘kullanılmış otomobil ithal projesini’ açıkladı. Bu uygulamadan istifade edenler Avrupa’daki fiyattan otomobil sahibi alacaklardı. Söz konusu düzenleme, Tofaş’ın sahibi Koç Holding’i ve Renault marka otomobil üreten askerlerin sahibi olduğu OYAK’ı oldukça rahatsız etti. Erbakan arı kovanına çomak sokmuştu. Koç Holding A.Ş. Topluluk Yürütme Kurulu Başkanı İnan Kıraç 4-5 Eylül 1996’da Milliyet’e verdiği röportajda “İşin içinde otomobil sanayinden intikam almak vardır. Büyüklerden intikam alıyorlar” sözleriyle Koç ve OYAK grubunun öfkesine tercüman oldu.

Ağustos ayı başı itibariyle, laik düzeni savunma adına hükumet aleyhine eylem ve söylemlerin yükselmeye başladığı görüldü. 7 Ağustos 1996’da üniversite rektörleri Anıtkabir’i ziyaret ettiler. ’Cumhuriyetin temel ilkelerine sadık kalacaklarını ve laiklik karşıtlarına saygı duymayacaklarını’ açıkladılar. Laiklik hassasiyetini depreştiren, başbakan Erbakan’ın aynı ay içerisinde müslüman olan ülkelerle ticareti geliştirme maksadıyla İran, Pakistan, Malezya, Singapur ve Endonezya’yı kapsayan 10 gün sürecek bir seyahat programıydı.

Gezisine başlamadan önce, 9 Ağustos’ta askerler Erbakan’a bir rapor vererek, İran ile yapılması planlanan 20 milyar dolarlık doğal gaz antlaşmasının imzalanmamasını istediler. Ancak seyahatine İran’dan başlayan Erbakan 12 Ağustos’ta, 23 yıllık bir dönem içerisinde yaklaşık 23 milyar dolarlık doğalgaz ithalini öngören bir anlaşmayı imzaladı. Müslüman ülkelere yapılan bu ziyaret ve yapılan ticari anlaşmalar içeride ve dışarıda yoğun tepkilere neden oldu. Daha ziyaret başlamadan, dönemin ABD Dışişleri sözcüsü Nicholas Burns 6 Ağustos’ta yaptığı basın açıklamasında yapılacak geziyi eleştirmiş ve bu tür temasların Türkiye’ye yarar sağlamayacağını ifade etmişti. Genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı’da 30 Ağustos beyanatında, "işlerin kötüye gittiğini, duracak zaman olmadığını" söylemiş, beyanatı basın tarafından hükumete karşı açıklama olarak yorumlanmış ve "Muhtıra Gibi" (Yeni Yüzyıl), "…Ordudan Rejim Güvencesi" (Cumhuriyet) başlıklarıyla kamuoyuna sunulmuştu.

Siyonist düşmanlığı ile bilinen Necmettin Erbakan’ın başbakanı olduğu hükumet, 28 Ağustos 1996’da İsrail ile Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması imzaladı. Erbakan’ın Müslüman olan ülkelere gezisinin ikinci ayağı, 2-7 Ekim tarihleri arasında Mısır, Libya ve Nijerya’ya gerçekleştirildi. Mısır ziyaretinin ardından gidilen Libya’da, devlet başkanı Muammer Kaddafi’nin Osmanlı Devletini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlayıcı konuşmaları ve başbakan Erbakan’a karşı diplomatik nezakete uymayan davranışları skandala sebep oldu. Tam da Kaddafi’nin Türkiye’yi aşağılayan tavırlarının ülke gündemine oturduğu gün, 6 Ekim 1996'da, Ankara Kocatepe Camisi'nde sakallı, cübbeli ve âsâlı Aczmendîler gösteri yaparak "şeriat isteriz" diye bağırdılar. Kaddafi’nin Türk heyetine karşı aşağılayıcı muamelesi, hükumetin İslam ülkeleri ile yakınlaşma politikalarına darbe vurdu, muhalefet ve basın tarafından ağır eleştiriye uğradı.

Hükumet, ‘kullanılmış otomobil ithal projesini’ hayata geçirmek üzere, 24 Ekim 1996’da Bedelsiz İthalat Kararnamesi yayınladı. Buna göre, yurt dışındaki vatandaşlar Ziraat Bankası'nda 50 bin marklık hesap açtırmaları durumunda, kullanılmış makina ile 4 yaşına kadar otomobil ithalatı hakkına sahip olacaklardı. 15 Kasım 1996 tarihli yönetmelikle bu defa, yurtiçinde yerleşik gerçek ve tüzel kişilere de bu imkân tanındı. 31 Aralık 1996 tarihine kadar Ziraat Bankası'nda, en az 50 bin mark ya da karşılığı döviz yatırarak, "Yurtiçi Özel İthalat Döviz Hesabı'' açtıranlar 1 Haziran 1997'den sonra bu ithal imkânından faydalanacaktı.

3 Kasım 1996 günü akşamı Susurluk’ta yaşanan bir kaza hükumeti götürecek olan kitlesel olayların başlamasına neden oldu. Kazaya uğrayan arabada bulunanların kimliği dolayısıyla, mafya, polis, siyaset üçgeni Türkiye’nin gündemine taşındı. Dönemin Başbakan yardımcısı Tansu Çiller’in kazada ölen Abdullah Çatlı’yı kastederek, “devlet için kurşun atanda yiyende kutsaldır” sözüne kamuoyu ve medya tepki gösterdi. Devlet içindeki güç odakları arasındaki çatışmanın bir parçası olan bu kaza hakkındaki iddialara başbakan Erbakan’ın “fasa fiso bunlar” demesi, Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın aydınlık için bir dakika karanlık eylemi için "Mumsöndü oynuyorlar" demesi, fırsat kollayan medyanın Susurluk Kazasını hükumet karşıtı bir kampanyaya dönüştürmesine vesile oldu. Yılsonuna doğru, JİTEM bağlantılı transseksüel Sisi (Seyhan Soylu)’nin senaryosunu yazdığı, Aczimendi şeyhi Müslüm Gündüz, cinci hoca Ali Kalkancı ve onların tecavüzüne uğrayan başörtülü kız, Fadime Şahin oyunu sahneye konuldu. Günlerce televizyonların vazgeçilmez haberi ve tartışma konusu olan bu mizansen çok tuttu. Kamuoyu “bunların alayı namusuz!... Ne varsa bu hacı hocalarda var"” noktasına getirildi.

Erbakan’ın 11 Ocak 1997’de bazı önde gelen din adamlarına ve kanaat önderlerine Başbakanlık konutunda iftar yemeği vermesi ve Taksim’e cami projesi tartışmaları medya tarafından köpürtülerek irtica, Türkiye’nin bir numaralı tehdidi haline getirildi. 17 Ocak 1997’de Genelkurmay Karargahı'nda cumhurbaşkanı Demirel'e, ''İrticai Faaliyetler'' başlığıyla verilen brifingte, Refah Partisi'nin hemen hemen tüm söylem, politika ve davranışlarının 'şeriat devletini kurma çabası' şeklinde değerlendirildiği, Refah Partisi'nin adeta bir suç-terör örgütü olarak görüldüğü anlatıldı. İrtica tehdidini değerlendirmek üzere, 26 Ocak 1997’de komutanlar Gölcük’te olağanüstü şûrâda bir araya geldiler. 31 Ocak 1997'de Sincan'ın Refah Partili belediyesi tarafından düzenlenen 'Kudüs Gecesi' askerlerin hükumete gövde gösterisi yapmaları için bahane oldu. 4 Şubat 1997'de 15 tank ve 20 kariyeri Sincan'dan geçirerek hükumete askeri müdahale mesajı verdiler. Cumhurbaşkanı Demirel 5 Şubat'ta Erbakan’a bir uyarı mektubu göndererek; laik düzenin korunması, devrim kanunlarının uygulanması ve devlet kurumlarına 'köktendinci' cereyanların sızmasının önlenmesi çağrısında bulundu.

Süleyman Demirel'in "Varlığını Cumhuriyete borçlu olan her kuruma sesleniyorum. Cumhuriyete, demokratik, laik rejime sahip çıkın" sözünün ardından, Mesut Yılmaz 24 Şubat’ta yaptığı açıklamada “Hükümet Cumhurbaşkanı’nın çarşaf çarşaf uyarılarını anlamayacak kadar gaflet içinde. Koskoca tankları göremeyecek kadar kör. TSK, Sincan benzeri bir uyarıyı 28 Şubat’taki MGK’da yapacak.” sözleriyle gelecek darbeyi haber veriyordu.

28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında askeri kanat, Başbakan’a partisine ve hükümet ortaklarına karşı ağır eleştirilerde bulundu. MGK’nın aldığı 18 maddelik kararda; laikliğin korunması için mevcut yasaların uygulanması, irticai akımların engellenmesi, tarikatlara bağlı okulların denetlenmesi ve MEB'e devredilmesi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi, Kur’an kurslarının denetlenmesi, Tevhidi Tedrisat’ın uygulanması, devlet ve belediyelerde irticai kadrolaşmanın önlenmesi, tarikat faaliyetlerine son verilmesi, irtica nedeniyle ordudan atılanların başka devlet kurumlarında istihdamının önlenmesi ve ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medyanın kontrol altına alınması, ülke meselelerini millet yerine ümmet kavramıyla ele alan yaklaşımların engellenmesi, kıyafet kanununa riayet edilmesi, kurban derilerinin derneklere verilmemesi, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması istendi.28 Şubat kararları, o günün en yüksek tirajlı gazetesi Hürriyet’te “TOPYEKÜN SAVAŞ” başlığı ile verildi. Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi. Erbakan’ın kararları imzaladığı yolunda haberler çıkmasına rağmen bunun dezenformasyon olduğu ve imzalamadığı ortaya çıktı.

28 Şubat Post-modern darbesinin sebebi ekonomikti ve planlayıcısı TÜSİAD’dı

Baştan sona, irtica tehlikesinin pompalandığı ve iktidardaki Refah Partisi’nin tehlikenin odağı olarak takdim edildiği hükumeti devirme operasyonunun asıl gerekçesi ekonomikti ve yerli aktörü TÜSİAD’dı. Nitekim, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde oluşturulan 28 Şubat sürecine ilişkin alt komisyon raporunda, 28 Şubat’ın oluşturduğu kaotik dönemdeki devlet hazinesinin soyulmasının maliyetinin 330 milyar dolar tutarında olduğunun tespit edilmesi işin hakiki boyutunu ortaya koymaktadır. TÜSİAD’ın bu süreçteki önemi, medya sahibi üyeleri aracılığıyla kamuoyunu darbeye hazırlamaları ve askeri bu darbeye teşvik ve ikna etmesi dolayısıyladır. 28 Şubat Post Modern Darbesi, laiklik savunuculuğu ve irtica karşıtlığı arkasına gizlenmiş tam bir soygun operasyonuydu. 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu kararlarıyla başlayan bu süreç, ilginç bir şekilde 21 Şubat 2001’de, yine bir Milli Güvenlik Kurulu'nda Cumhurbaşkanı Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit’in kavga etmesiyle sona ermiş ve arkasında tahrip olmuş bir ekonomik yapı bırakmıştı.

Sonuçları itibariyle ekonomik olduğu anlaşılan bu darbeye giden süreçte, TÜSİAD’ın izlediği rotayı takip ettiğimizde, TÜSİAD’ın bir yıl öncesinden başlayarak, Refahyol hükumetini devirme hazırlığı içinde olduğu ortaya çıkmaktadır.

Peki TÜSİAD’ı hükumete hasım hale getiren hususlar nelerdi?

İşin irtica boyutu bir yana bırakıldığında, husumetin asıl gerekçesinin ekonomik olduğu görülmektedir. Bunun sebeplerini dört başlık halinde tespit etmek mümkün bulunmaktadır.

1-Denk Bütçe: 1970 bütçesinden itibaren ilk defa 54. Hükumet döneminde denk bir bütçe yapılmıştı. 1997 bütçesinde yatırımlar, toplam ve reel olarak, 20 yıldan beri ilk defa % 40 artırıldı. Önceki yıl faiz içi ödenen tutar 18.5 milyar dolar iken 2007 yılında 12 milyar dolara indirildi. Bilanço gelirlerinin ağırlıklı kısmını faiz gelirleri teşkil eden banka sahibi holdingler için, bütçeden faiz ödemelerine ayrılan payın azalması, onların gelirlerinde en az bu fark kadar eksilme demekti.

2-Havuz sistemi; Yazımızın önceki kısımlarında anlattığımız üzere, Kamu Kesimi Borçlanma İhtiyacı daha önceki hükumetler döneminde bankalardan borç alınarak karşılanıyordu. Refahyol hükumeti, kamu kesiminin bir kısmının finansman ihtiyacı olduğu halde, bir başka kesiminin bankalarda düşük faizle ya da faiz alınmadan atıl duran hesapları bulunduğunu gördü ve bu fonları bir havuzda topladı. Kamunun borçlanma talebini öncelikle kamunun elindeki fonlarla karşılama yoluna gitti. Bu uygulama, kamunun borçlanma yoluyla finansman talebini azalttı ve devlete para satarak yüksek karlar elde eden banka sahibi holdingleri rahatsız etti.

Refahyol Hükumetinin Ekonomi Bakanı Prof. Dr. Sabri Tekir bu uygulamaların sonucunu şöyle anlatmaktadır:[1] ”Bu iki uygulama (denk bütçe ve havuz sistemi), hükümetimizi borçlanma konusunda son derece rahatlatmıştır. 1997 yılı başında, gelir ve kurumlar vergisi tahsilatı henüz yapılmamış olmasına rağmen, ilk iki aylık bütçe uygulamasından sonra bütçe fazlalık vermeye başlamıştır. Kamu borçlanmasında reel faiz oranı yüzde 40-50 düzeyinden yüzde 3 düzeyine gerilemiştir. Mart ayından itibaren kamu borçlanma ihtiyacı kalmamıştı. Kamu borçlanmasında reel faiz oranı sıfırdı. Sayıştay raporları bunu net olarak göstermektedir.”

“Refah-Yol hükümeti yüzde 31,5’e kadar yükselmiş olan iç borç servisinin GSMH’ya oranını yüzde 17,4’e düşürmüştü... İç borç faiz ödemelerinde de durum aynıdır. İç borç faiz ödemelerinin GSMH’ya oranı 1996 yılında yüzde 9 düzeyinden 1997 yılında yüzde 6,7’ye düşürülmüştür.”

3-İslam Ülkeleri ile ekonomik işbirliği teşebbüsleri: Refahyol Hükümetinin Batı dünyasını ve o dünyanın acentası gibi davranan büyük sermayeyi esas rahatsız eden uygulaması, başbakan Erbakan’ın İran, Pakistan, Bengladeş, Malezya, Singapur, Endonezya Mısır, Libya ve Nijerya’ya yaptığı ticari ilişkileri artırmayı hedefleyen seyahatlerdi.

Bu gezileri D-8 projesinin hayata geçirilmesi izledi. Gelişmiş 8 müslüman ülke olan Türkiye, İran, Pakistan, Bengladeş, Malezya, Singapur, Endonezya Mısır, Libya ve Nijerya’dan oluşan bu girişim zengin G-7 ülkelerine alternatif olarak tasarlanmıştı. 22 Ekim 1996 tarihindeki "Kalkınmada İşbirliği Konferansı"nı izleyen bir dizi hazırlık toplantısının ardından, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Devlet ve Hükümet başkanları zirvesinde yayımlanan İstanbul Deklarasyonu ile D-8’in kuruluşu resmen ilan edildi. İslam dünyasında ekonomik işbirliğini artırmayı hedefleyen bu girişim, Türkiye’yi Batı ekseninde tutmakta kararlı olan ABD, Avrupa ülkeleri ve onların yerli işbirlikçilerini ürkütmeye yetmişti. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, Cengiz Çandar’a “Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde yazılı olmayan bir kod vardır. Erbakan bu kodu bozdu. Amerika, ne yapacağı kestirilemeyen, kontrol edilemeyen müttefikten hoşlanmaz” demişti (3 no’lu dipnota bakınız). Yine, dönemin Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi Büyükelçi Michael Lake de 12 Haziran 1997’de yaptığı bir konuşmada “D-8’ler girişimini başlatan Türkiye, şu anda bir kulübün içinde bulunuyor ve bunun kurallarına uyması gerekir” diye ikaz da bulunmuştu (Radikal, 13 Haziran 1997).

İlginç biçimde, hükumet karşıtı ilk laiklik gösterileri Erbakan’ın Ağustos ayında İslâm ülkelerine seyahatinden hemen önce başlamıştı.

4-Anadolu Sermayesinin Rakip Olarak Ortaya Çıkması: Anadolu esnafının önce küçük sanayici, daha sonra sanayici işadamı olarak ortaya çıkması 1950’lerde tek parti yönetiminin son bulması ve demokratik hayat geçilmesi ile başlamıştır denilebilir. Geçimlik bir ekonomide var olmaya çalışan esnaf Demokrat Parti iktidarıyla yakın ilişkiler kurmuş ve kendisini kredilendirmeyi başarmıştır. Bunun sonucunda birçok esnaf ve sanatkâr, aldıkları krediler sayesinde üretim araçlarına sahip olabilmişler ve ilk başta tüketim malları üreten büyük sanayiye ara malı ve yan sanayii ürünü imal eden küçük sanayiciler haline gelmişlerdir. Türkiye’de büyük sermaye, köken itibariyle tüccar kökenli ve tekelci olduğu halde küçük sanayici öteden beri imalatçı ve rekabetçi özelliğe sahip olmuştur. 1960’dan itibaren geçilen planlı dönemde devletin sanayici işadamı olarak desteklediği kesim İstanbul sermayesi olmuştur. DPT’nin raporlarında ve Beş Yıllık Kalkınma Planları’nda; küçük sanayicinin büyük sanayiyi tamamlayıcı alanlarda yatırım yapması, büyük sanayi ile rekabet halinde bulunan kooperatif birimlerine kredi verilmemesi yahut iştigal konusunu değiştirmesi şartıyla kredi verilebileceği hususları açıkça belirtilmişti. Büyük sermayenin küçük sermayeden beklentisi onların kendi pazarları olan tüketim malı üretimine girmemeleri, ara ve yatırım malları üretimine odaklanmalarıydı. Zaten, iç pazarda küçük sanayicinin ürünlerinin tek alıcısı da büyük sermayeydi.

1970’lerin sonuna doğru, iç pazarın iyice parsellendiğini ve yan sanayicilikten nihai ürün üreticiliğine geçmenin gitgide zorlaştığını hisseden küçük sanayiciler büyük sermayenin yatırım yapmadığı alanlarda faaliyet göstererek büyüme yoluna gittiler. İç pazarda tatlı karlar elde eden sanayi burjuvazisinin ilgilenmediği ihracatın önemini keşfettiler. Petrol fiyatlarının artmasının etkisiyle cazip pazar haline gelen Müslüman Orta Doğu’ya mal satmaya yöneldiler. 1980 sonrasında, küçük sanayicilerin ANAP iktidarı ile yakın ilişki kurması ve ihracata yönelik büyüme stratejilerine adaptasyon göstererek nihai ürün üretip ihraç eder konuma gelmesi, onları büyük sanayiyle rekabet eder hale getirdi. Yan sanayicilikten kurtularak son tüketiciye mal satma çabası ve risk alma konusunda büyük sermayeye göre daha gözü pek olması küçük sanayicileri büyütmüş, ister istemez sanayi burjuvazisiyle karşı karşıya getirmişti. Özal döneminden itibaren KOBİ’lerin desteklenmesi ve organize sanayi bölgelerinin oluşturulması küçük sanayicilerin büyük sermaye ile rekabet eder hale gelmesinde önemli rol oynamıştı.

Anadolu’nun muhafazakâr menşeli küçük sanayileri büyürken aynı zamanda kendilerini politik ve ekonomik sahada temsil edecek çatı örgütlenmelerde gerçekleştirdiler. 28 Şubat döneminde, Refah Partisi ile ideolojik yakınlığı dolayısıyla, sanayi burjuvazisini en çok rahatsız olduğu ve hedefe koyduğu örgüt MÜSİAD oldu. Nitekim, TÜSİAD’ın Yüksek İstişare Kurulu (YİK)’nda konuşan TÜSİAD başkanı Muharrem Kayhan, liberal ekonomik düzenden yararlanarak kazançlarını laik düzeni yıkmak için kullananların olduğundan bahsederek, bunlara karşı ağır cezaların verilmesinden yana olduklarını dile getirmişti.

İş dünyasının bu düşmanlığı hemen medyada kendisini göstermişti. 6 Haziran tarihli Milliyet Gazetesi "Ordu'dan Ambargo" manşeti ile Silahlı Kuvvetlerin Türkiye'de irticaya destek veren şirketleri tespit ettiğini ve bu markalarla alışverişi kestiğini yazdı. Başta MÜSİAD üyesi olanlar olmak üzere, sahipleri dindar ve muhafazakâr olan şirketlere yönelik korkutma-ürkütme kampanyası başlatıldı. Ordu evlerine, kantinlere ve askeri ordu pazarlarına bu şirketlerin ürünlerinin alınmaması ve yine darbe gelecek korkusuyla birçok firmaların bu şirketlerden alışveriş yapmaları önlenmeye çalışıldı. Özel bankaların bu şirketlere teminat mektubu vermemesi, bu şirketlerin özelleştirme ihalelerine, kamu ihalelerine alınmaması gibi her alanda yıkıcı psikolojik harekât programları uygulandı. 9 Haziran günü Hürriyet gazetesinde yayınlanan haberde, ismini açıklamayan bir üst düzey komutanın "Silah üretimi çok önemli bir olaydır. Kılı kırk yarmak gerekir. Rejimimizi tehdit eden ve onu yıkmaya çalışan bir sermaye grubuna silah ürettirmek intihardan farksızdır. Bu nedenle İslamcı sermayeye karşı son derece uyanık olmak, kuzu postuna bürünmüş kurtları anında belirlemek gerekir" diyordu. Türkiye’nin 2025 yılına kadar olan savunma ihtiyacı için 100 milyar dolar tutarında bir yatırım yapması planlanmıştı. Paşanın bu sözleriyle, irtica damgası yiyen Anadolu sermayesinin açılacak ihalelere alınmayacağı açıkça ilan ediliyordu. Kısaca, büyük sermaye bu pastayı bölüşmek istemiyordu. Buna ilaveten, bu dönemde 4.2 milyar dolar gelir beklenen 12 elektrik santrali ile 25 dağıtım şirketinin işletme haklarının devri ihalesine, kendilerine ambargo konan irticacı firmaların girmesinin engellenmesi amaçlanmıştı.

Netice olarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı Ekim 1997’de MÜSİAD’ın kapatılması için dava açtı. Devlet ve uluslararası örgütler tarafından hep himaye gören ve şımartılan sermaye burjuvazisi, kendisine rakip olarak görmeye başladığı Anadolu sermayesini 28 Şubat sürecinde ekonomi dışı kurallarla cezalandırmaya ve yok etmeye çalıştı.

TÜSİAD hükumet düşürme operasyonuna start veriyor

Dört ana başlık halinde özetlediğimiz bu rahatsızlık verici gelişmeler üzerine TÜSİAD harekete geçti. ‘Kullanılmış otomobil ithali’ yolunun açılması dolayısıyla doğrudan zarar gören Koç ve OYAK ile, yararlanmakta oldukları teşvikler kaldırılan medya patronları tabii olarak başı çekiyorlardı. TÜSİAD ilk olarak, Ekim-Kasım 1996’da irtica tehlikesinin büyüklüğünü ortaya koyan bir çalışma yaptırdı. Bu araştırmada, 1983’ten 1996’ya kadar imam-hatip okulu ve öğrenci sayısı, Kur’an kursları ve öğrenci sayısı, cami sayısı, vakıf ve yurtların sayısı ve yeşil sermayedeki artışlar tespit edilip grafiklerle gösterildi. Refah Partisi’nin aldığı oylardaki artış ile diğer grafiklerin paralellik gösterdiği ortaya konuldu. Bu araştırma, askere yapacağı darbenin muhataplarını göstermek üzere hazırlatılmıştı. Genelkurmay bunu kitapçık halinde bastırdı ve Harp Akademilerine dağıttı. [2]

TÜSİAD Aralık ayında hükumeti devirmek üzere fiilen harekete geçti. Her yıl Ankara’da yaptığı Aralık ayının son toplantısını 1996 yılında Ankara’da yapmayı iptal edip, geleneksel toplantıyı 11 Aralık 1996’da Atina’da gerçekleştirdi. Toplantı Türk-Yunan İşadamları Konseyi toplantısı adı altında kamufle edildi. Toplantıya, 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden olacak TÜRKİŞ, DİSK, TESK, TOBB üyeleri de katıldılar. Toplantıda üç ay içinde hükümeti devirme kararı alındı. ABD'nin Atina Büyükelçisi Thomas Niles elçilik binasında toplantıya katılanlara bir kahvaltı verdi. Toplantının yapıldığı gün olan 11 Aralık1996’dan itibaren 11 gün boyunca, Hürriyet, Milliyet ve Sabah’ta TÜSİAD’ın tam sayfa ilanları çıkmaya başladı. Tıpkı 1979’da Ecevit’i deviren ilanlar gibi, bu ilanlarla da TÜSİAD hükumeti devirmeyi hedeflemişti. 20 Aralık 1996’da Hürriyet gazetesinin manşetinde adı açıklanmayan yüksek rütbeli bir askere atfen yer alan ve Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök tarafından kaleme alınan “Bu defa işi silahsız kuvvetler halletsin” yazısı TÜSİAD’ın patronajındaki hükumeti devirme politikasının ilanı mahiyetindeydi. Yazıda kuvvet komutanının şunları söylediği belirtiliyordu: “Toplum atalet içinde. Herkeste 'işler çok kötüye giderse nasılsa Silahlı Kuvvetler bu işi çözer' rahatlığı var. Ana muhalefet lideri bile bu havada. Ama siyasi sorunların çözümünü Ordu'dan beklememek gerekir. Çözüm, sivil güçler, milletvekilleri, Meclis. Çözüm bu platformlarda aranmalı. Bu defa işi Silahsız Kuvvetler halletmeli.” 28 Şubat darbesine giden sürecin tetikçileri, Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök ile Sabah’ın genel yayın yönetmeni Zafer Mutlu oldu.

Bu teşebbüsün farkında olan Başbakan Necmettin Erbakan 21 Ocak 1997 günü partisinin Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, bir kısım medya ve rantiyenin suni gündem oluşturarak rahatsızlığını dile getirmelerinin altında yatan gerçeğin para musluklarının kesilmesi olduğunu, ifade etti. 24 Ocak 1997 Cuma günü büyük gazetelerden davet ettiği temsilcilere 118 milyar dolarlık Büyük Türkiye Projelerini açıkladı. Ancak bu açıklamalar, kendisini devirmeyi kafaya koymuş kesimler için bir şey ifade etmeyecekti. Tıpkı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 138 milyar dolarlık 21 mega yatırım projesini açıklamasına rağmen, büyük sermayenin kendisini devirmek üzere Mayıs-Haziran 2013 Gezi Olayları’nı organize etmesi gibi…

TÜSİAD, yapılmasını istediği darbeye orduyu ikna etmek ve darbeye hukuki bir meşruiyet sağlamak üzere Bülent Tanör’e Ocak 1997 tarihli “Demokratik Standartların Yükseltilmesi” raporunu hazırlattı. Bu raporda, Refahyol hükumetinin niçin gitmesi gerektiği açıklandı. Gezi Olayları sırasında sıkça duyacağımız “Seçim sandıktan ibaret değildir!” tezi ilk defa bu raporda ortaya atıldı. Raporda, demokrasinin temellerinden birisi seçim olmakla birlikte, demokrasinin kendisinin seçim olayına ya da sandığa indirgenemeyeceği belirtiliyor, demokrasinin yalnız iktidarın kaynağını halktan alan bir rejim olmadığı, aynı zamanda insan hakları ile sınırlandırılmış bir sistem olduğu ifade edilerek, demokrasinin iktidarın sınırlandırılması ile gerçekleştirilebileceği tezi öne sürülüyordu. Bu rapor, seçilmiş iktidara karşı yapılacak muhtemel bir darbeyi meşrulaştıracak argümanlar üretmek amacıyla hazırlanmıştı. Bu raporda yer alan pek çok hususun -başta eğitimle ilgili olanlar- 28 Şubat tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararlarına yansıdığı görülecekti.

TÜSİAD’ın Atina’daki toplantıya davet ettiği TÜRK-İŞ, DİSK, TOBB, TESK ile Ziraat Odaları Birliği sahnede yerlerini aldılar. 5 Ocak 1997’de Türk-İş Ankara’da “Türkiye’ye Sahip Çık” mitingi düzenledi. Ankara Sincan’da tankların yürütüldüğü 4 Şubat’ta, TOBB, TİSK, TESK, TÜRK-İŞ ve DİSK Hilton Oteli’nde düzenledikleri toplantıya Tansu Çiller’i davet ederek hükumeti bozmaya ikna etmeye çalıştılar. Ama başaramadılar. 5’li Çete, 5 Şubat 1997 tarihinde yaptıkları ortak açıklamada “devleti ele geçirmeye çalışan uyuşturucu bağlantılı çetelerin ve insanların dini duygularını istismara dayalı yasadışı örgütlenmelerin” karamsarlığı artırdığını ifade ettiler. 28 Şubat sürecini hazırlayan TÜSİAD’ın, bu gelişmeler sırasında çok fazla ortalıkta gözükmeden, 5’li Çeteyi sahaya sürdüğü görülüyordu. Aynı TÜSİAD’ın üyelerinin, başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmeye yönelik olarak tertipledikleri Gezi Olayları sırasında, eski güç ve ittifaklarını yitirmeleri dolayısıyla bizzat sahaya indikleri, CEO’ları önde olmak üzere holding çalışanlarını ve kendilerine ait vakıf üniversitelerini sahaya sürdükleri dikkatlerden kaçmayacaktı.

ABD Yönetimi darbeye destek toplantısı yapmıştı

Mart ayı itibariyle hükumet düşürme operasyonuna ABD yönetimi de fiilen katılır. Bunu Cengiz Çandar, 16.04.2012 tarihli Taraf Gazetesi’nde Neşe Düzel’le yaptığı röportajda şöyle anlatır [3].

“12 Mart 1997’nin cumartesi günü Washington’da dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın çağrısı üzerine Bakanlık binasının yedinci katında Türkiye ile ilgili bir toplantı yapılmış. Bu toplantı, 28 Şubat kararlarının alındığı MGK toplantısından hemen iki hafta sonra düzenlenmiş. Hatırlayın... RefahYol, haziranda iktidardan gitti. Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle hepsi toplantıdaymış. Türkiye’ye ilişkin olarak ne yapılmalı, o toplantıda konuşulmuş. O toplantıdan çıkan genel eğilim, “doğrudan askerî bir darbe olmadan bu hükümet gitmeli” olmuş. [4]

O toplantıda hazır bulunmayan Abramowitz Cengiz Çandar’ın Refahyol’un niye gitmesini istedikleri sorusunu şöyle cevaplamış; ”Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde yazılı olmayan bir kod vardır. Erbakan bu kodu bozdu. Amerika, ne yapacağı kestirilemeyen, kontrol edilemeyen müttefikten hoşlanmaz.” Erbakan ilk dış gezisini, kendisine yapma dendiği halde İran’dan başlattı, İkinci gezisini Mısır, Libya ve Nijerya’ya yaptı.” Çandar, Neşe Düzel’in “28 Şubat sadece iç güçlerle yapılmış bir darbe değil mi?” sorusuna, “Hayır. Amerika’nın en İsrail yanlısı çekirdeği de dâhil bu darbeye. O dönemde iktidarda Clinton yönetimi var. O yüzden doğrudan askerî darbeyi istemediler.” diye cevap vermişti.

28 Şubat'ın 10. yılında Saadet Partili yöneticilere değerlendirmelerde bulunan Necmettin Erbakan, 28 Şubat’ın ABD'nin düşünce kuruluşu American Institute'un Ortadoğu uzmanı Alan Makovsky'nin raporları doğrultusunda Türkiye dışında, ağırlıkla Siyonist çevrelerce planlandığını, içerideki işbirlikçi rantiyeciler aracılığıyla uygulamaya konulduğunu Cengiz Çandar’ın bu röportajdan çok önce açıklamıştı (Yeni Şafak, 28 Şubat 2007). Erbakan 28 Şubat 2008’de Zaman Gazetesi’ne verdiği bir röportajda ise, 28 Şubat’ın başaktörünün dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Cristopher olduğunu söylüyor ve Cristopher “1996 Ekim'inde Ankara Büyükelçisi Marc Grossman'a gizli ve şifreli mektup gönderdi... Mektupla ABD, Ankara'daki Büyükelçi Grossman'dan hükümetin işbaşından uzaklaştırılması için askeri kanadın zorlanması ve bunun için plan yapılmasını istedi...” diyordu. Erbakan bu kriptonun tercüme edilmiş metnini yayınlıyordu.[5] Erbakan, “Makovsky'nin hazırladığı plan; daha sonra tarihi 28 Şubat MGK'sında hükümetin önüne getirilen 18 maddelik irtica ile mücadele eylem planının tıpa tıp aynısı çıktı.” diye açıklamasını sürdürüyordu.

28 Şubat kararları hayata geçiriliyor

1997 yılında Emniyet İstihbarat Dairesi yaptığı çalışmalarda, hükumetin bilgisi dışında, Orgeneral Çevik Bir’in emriyle Batı Çalışma Grubu (BÇG) adında bir birimin oluşturulduğunu tespit etmişti. Bu birimin 16 Nisan 1997 tarihli olup bütün askerî birimlere göndermiş olduğu ilk belgesinde, laiklik aleyhtarı faaliyetlerin arttığı vurgulanarak camilerin gözetim altına alınması emrediliyordu. Çevik Bir imzasını taşıyan ve bütün askeri birimlere gönderilen 29 Nisan 1997 tarihli bir başka belgede ise, her ildeki öğrenci yurtları, özel okullar, dernekler, vakıflar, Kur’an kursları, imam hatip okulları ve bu kurumlara giden gelenlerin sayısının ve kimliklerinin tespit edilmesi isteniyordu. Deniz Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösteren bu birimin yaptığı çalışmalarla ilgili olarak Koramiral Aydın Erol imzalı belgede ise, her askerî birimden bölgelerindeki valiler, kaymakamlar, belediye başkanları ve daire başkanlarının siyasi görüşleri, biyografileri ile siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatı yönetim kadroları, yerel TV ve gazeteler, meslek kuruluşları, yükseköğretim kurumları, sendikalar ve konfederasyonlar hakkında bilgi isteniyordu. 55. Hükümet (Mesut Yılmaz hükumeti) döneminde Başbakanlık Takip Kurulu'na dönüştürülen bu yapının 6 milyona yakın insanı fişlediği ortaya çıkacaktı.

Öte yandan, 28 Şubat darbesinin uygulamalarında gerektiğinde rol almak üzere, 7 Temmuz 1997’de Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı tarafından imzalanan bir protokol ile askere il yönetiminin talebi olmadan ve kendisi gerekli gördüğünde toplumsal olaylara müdahale etme yetkisine sahip EMASYA (Emniyet Asayiş ve Yardımlaşma) teşkilatı kuruldu.

Rahmi Koç, başbakan yardımcısı Çiller’i aşağılıyor

28 Şubat kararlarıyla birlikte yoğun şekilde hükumet devirme kampanyası yürüten medya patronlarına karşı, başbakan yardımcısı Tansu Çiller 10 Mayıs 1997'de düzenlediği Sultanahmet Mitingi'nde meydan okudu. Onları teşviklerden geçinmekle suçladı. Sabah grubunun 200.4 milyon dolar, Doğan grubunun ise 424.8 milyar dolar devlet desteği aldığını açıkladı. Medya patronları tarafından verildiği mahkemede haksız ithamlardan dolayı Tansu Çiller tazminata mahkum olsa da, Refahyol hükumeti yıkıldıktan sonra kurulan hükumetin Devlet Bakanı Güneş Taner 31 Aralık 1997’de bir soru önergesine verdiği cevapta, 1983-97 arasında medyaya verilen teşviklerin yüzde 90’ının (625 milyon dolar) iki gruba gittiğini açıkladı. Doğan Grubu’nun 626,3 milyon dolarlık yatırımının 406,7 milyon dolarını, Sabah Grubu’nun 292,1 milyon dolarlık yatırımının 194,9 milyon dolarını devlet ödemişti. Kartel medyası ve Tansu Çiller arasında, medyaya verilen teşvikler konusunda çıkan kavga, Turgut Özal’a suikaste kadar varan Erol Simavi-Özal kavgasına ilginç biçimde benziyordu.

Tansu Çillerin Sultanahmet Mitingi'nde iş dünyasına meydan okumasına tepki gösteren Rahmi Koç, 25 Mayıs 1997’de Sabah Gazetesi’nden Ruhat Mengi’yle yaptığı röportajda, “Türkiye'de işadamları, TÜSİAD, Tansu Çiller'e önce destekleyip sonra gidişi beğenmeyince desteklerini çektiler. O da iş âlemine savaş açtı. Oysa TÜSİAD ve iş âlemi Türkiye'de büyük bir güç. Buna nasıl kolayca cesaret edebiliyor Çiller sizce.” sorusuna karşılık “Küçükhanım gidicidir ve çok fena gidecek.” diye cevap vermişti. Aynı röportajda Rahmi Koç başbakan yardımcısı Çiller’i, “ekonomi nosyonu sıfır. Bürokrasi ile geçinmesi çok fena. Devlet tecrübesi hiç yok. Okulda da iyi bir profesör olduğunu zannetmiyorum. Genel kültürü az, tarih bilgisi hemen hemen yok gibi. Hiçbir şeyi inceleyip, öğrenmiyor. Kimseyle fikir alışverişi yapmıyor. Çiller'in çapı bu ülkeyi idare edebilecek düzeyde değil.” diye aşağılamıştı.

Hükümet istifa ediyor

21 Mayıs 1997 günü, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, iktidarda bulunan Refah Partisi’nin "laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve ülkeyi giderek bir iç savaş ortamına sürüklediği” gerekçesiyle Refah Partisi’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. Aynı gün TOBB, TESK, TÜRK-İŞ, DİSK ve TİSK ortak bir açıklama yayınladı. Açıklamada “irtica, günümüz Türkiye’sinde demokrasi için büyük bir tehlike haline gelmiştir” ifadelerine yer verildi. Açıklamada “halkımızın artık, bu hükümete güveni kalmamıştır. Bu anlayıştaki hükümetin yerine güvenilir bir hükümetin biran önce kurulması gerekir” denildi.

Rahmi Koç’un “Küçükhanım gidicidir ve çok fena gidecek.” sözlerinden sadece üç hafta sonra Refahyol hükümeti istifa etti. Necmettin Erbakan, başbakanlık görevini Tansu Çiller'e devretmek amacıyla 18 Haziran 1997'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e istifasını sundu. Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, yeni hükümeti kurma görevini Doğru Yol Partisi genel başkanı Tansu Çiller'e değil, 19 Haziran'da Mesut Yılmaz'a verdi. Süleyman Demirel’in işaretiyle DYP’den ayrılan 37 milletvekili, Hüsamettin Cindoruk’un hîn-i hacette lazım olur diye 7 Ocak 1997’de kurduğu Demokrat Türkiye Partisi’ne katıldılar. Bu milletvekillerinin rüşvet ya da şantajla parti değiştirmeye sevk edildikleri söylenegeldi. 55. Hükûmet (ANASOL-D) Mesut Yılmaz'ın liderliğinde Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti, Demokrat Türkiye Partisi koalisyonu ile 30 Haziran 1997'de kuruldu.

28 Şubat sürecine destek veren her kesim mutlu edildi

Yeni hükümet ilk iş olarak, darbede görev alan herkesi bir şekilde mutlu etmeye çalıştı. 26 Haziran 1997'de çıkarılan bir genelgeyle sendikalar mali açıdan devlet denetiminden çıkarılarak kendi kendilerini denetleme hakkını kazandılar. Bu düzenleme, suiistimal ve yolsuzluklarla suçlanan Türk-iş ve DİSK yöneticilerini oldukça rahatlattı. 30 Haziran 1997'de Başbakan olan Mesut Yılmaz, Aydın Doğan'ın ayağına gidip 28 Şubat sürecine verdiği destek dolayısıyla teşekkür etti. Yılmaz’a iktidarı altın tepside sunanlar arasında önemli bir yeri olan Aydın Doğan, başbakanı pijamayla karşılayarak ona konumunu hissettirdi. 12 Temmuz 1997'de bir kararname ile "Havuz Sistemi' kaldırılarak özel bankalardan tekrar borçlanma yolu açıldı ve banka sahibi holdingler mutlu edildi. Pek çok emekli paşa da, holding şirketlerinin ve bankaların yönetim kurullarına getirilerek mutlu edildi. BÇG’nin mimarlarından olan Muhittin Füsunoğlu Sümerbank’ta, Teoman Koman İnterbank’ta, Vural Beyazıt Etibank’ta, Güven Erkaya Korkmaz Yiğit’in şirketinde yönetim kurulu üyesi oldular. 5'li çeteden DİSK Başkanı Rıdvan Budak DSP'den, TESK Başkanı Derviş Günday CHP'den, Türk-İş Başkanı Bayram Meral de CHP'den milletvekili seçilerek bu süreçteki hizmetleri dolayısıyla ödüllendirildiler

Halkın dışında mutlu olmayan kimse yoktu. Anayasa Mahkemesi, 16 Ocak 1998'de Refah Partisi'nin kapatılmasına ve aralarında Erbakan'ın da olduğu 6 kişiye 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilmesine karar verdi.

Not: Yazı serimiz yayınlayacağımız V.Bölüm’le sona erecek.

[1] 28 Şubat’ın ekonomi bakanı: Darbeler servet aktarım aracı, Aksiyon, Sayı 979-09-15 Eylül 2013

[2] Meraklısına iki bölümde uzun bir 28 Şubat hikayesi (1) Şevket Kazan röportajı

http://blog.milliyet.com.tr/meraklisina-iki-bolumde-uzun-bir-28-subat-hikayesi--1-/Blog/?BlogNo=292943

[3] Neşe Düzel’in 16.04.2012 tarihli Taraf Gazetesi’nde Cengiz Çandar’la yaptığı röportaj’da 28 Şubat darbesine ABD’nin yakınlığı anlatılmaktadır. Bu röportajda Cengiz Çandar, “Türk Silahlı Kuvvetleri ile İsrail establisment’ı ve Amerika’daki İsrail yanlısı çekirdek kadrolar arasındaki çok yoğun ve yakın ilişkiyi görmeden 28 Şubat’ı anlayamayız.” dedikten sonra, “Türkiye-İsrail işbirliği ve askerî ilişkileri 28 Şubat’la nereden nereye gitti, hangi rakamlara ve mali boyutlara vardı görmek gerekir.” diyordu.

Cengiz Çandar röportajında, 1999-2000 yıllarında Türkiye’yle ilgili müşterek bir kitap yazımı projesine katılmak üzer ABD’de olduğundan bahsettikten sonra, kitabın yazarları ile yapılan bir toplantıda ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ile İsrail lobisinin düşünce kuruluşu Washington Institute’ın Türkiye bölümünün başında olan Alan Makovsky’arasında geçen bir konuşmadan bahseder. Makovsky’nin anlattığına göre “12 Mart 1997’nin cumartesi günü Washington’da dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın çağrısı üzerine Bakanlık binasının yedinci katında Türkiye ile ilgili bir toplantı yapılmış. Bu toplantı, 28 Şubat kararlarının alındığı MGK toplantısından hemen iki hafta sonra düzenlenmiş. Hatırlayın... RefahYol, haziranda iktidardan gitti. Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle hepsi toplantıdaymış. Türkiye’ye ilişkin olarak ne yapılmalı, o toplantıda konuşulmuş. O toplantıdan çıkan genel eğilim, ‘doğrudan askerî bir darbe olmadan bu hükümet gitmeli’ olmuş.”

O toplantıda hazır bulunmayan Abramowitz, “Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde yazılı olmayan bir kod vardır. Erbakan bu kodu bozdu. Amerika, ne yapacağı kestirilemeyen, kontrol edilemeyen müttefikten hoşlanmaz” demiş. Cengiz Çandar röportajında, Erbakan ilk dış gezisini, kendisine yapma dendiği halde İran’dan başlattığını, ikinci gezisini Mısır, Libya ve Nijerya’ya yaptığını ifade eder.

28 Şubat'ın 10. yılında Saadet Partili yöneticilere değerlendirmelerde bulunan Necmettin Erbakan, 28 Şubat’ın ABD'nin düşünce kuruluşu American Institute'un Ortadoğu uzmanı Alan Makovsky'nin raporları doğrultusunda Türkiye dışında, ağırlıkla Siyonist çevrelerce planlandığını, içerideki işbirlikçi rantiyeciler aracılığıyla uygulamaya konulduğunu açıklamıştı (Yenişafak, 28.02.2007).

[4] Cengiz Çandar’ın kankaları olan ve kendilerini Türkiye’nin sahibi gören aynı neoconlar bu defa Recep Tayyip Erdoğan’ı iktidardan indirmek üzere, ‘From Rhetoric to Reality- Reframing U.S. Turkey Policy’ başlıklı bir rapor hazırlayıp Amerikan yönetimine sundular. Raporu hazırlayan 9 kişilik ekip içerisinde iki eski Ankara büyükelçisi Morton Abramowitz ile Eric Edelman da yer almaktadır.

[5] 28 Şubat'ı tetikleyen bu belge mi?

Yazarın Önceki Yazıları
27 Mayıs Darbesi, TSK’ ya Yönelik Bir Operasyon muydu? 02.08.2016ABD Irak savaşında istediğini elde etti mi? 19.05.2016Kirli Sermaye ve 28 Şubat III 19.10.2013Kürtler-Şii Araplar: İttifaktan Çatışmaya 07.10.2013Kirli Sermaye ve 28 Şubat 25.09.2013Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
20:23
 // Hasan
Emeğinize sağlık çok güzel bir yazi.Bu vatan kimlerin elinde ve yıllarca kimlere peşkeş çekiliyormuş.Ati alan Uskudari geçti.Allahin izniyle onların oyunu kendi baslarini yakacak.Bu ülke bizim dis mihrakli iç düşmanlara kesinlikle bu ülkeyi bir daha teslim etmeyeceğiz.Allah yar ve YARDIMCINIZ olsun....
22 Şubat 2014 20:23
20:20
 // Rasim DUMAN
Bugun cereyan eden hadiselerin tahlilini yapabilmek için, bu makalelerin dikkatlice okunması ve anlaşılması gerekir. Tebrikler Sinan TAVUKÇU Bey kardeşim....
13 Ocak 2014 20:20