YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Kirli Sermaye ve 28 Şubat
25 Eylül 2013 13:52

Türkiye’de milli bir burjuvazi yaratılması, bir devlet politikası olarak İttihat ve Terakki Partisi’nden Cumhuriyet’e tevarüs etmiş bir politikadır. Türk milli burjuvazisi varlığını doğrudan doğruya devlete borçlu olması dolayısıyla, bunu devam ettirebilmek için de hep iktidara yakın durmuştur. 2.Dünya savaşı sırasında Türk milli burjuvazisi çok kötü bir imtihan vermiş, savaşın olumsuz şartlarını lehine değerlendirerek, stokçuluk ve karaborsacılıkla servetine servet katmıştır. Devletle milli burjuvazinin yakın ve iç içe ilişkisi, uluslararası sermayeyle tanışmasına kadar devam etmiştir.

Milli burjuvazi, uluslararası sermayeyle tanışmasından ve sanayici işadamına dönüşmesinde sonra, bir yandan devletten özerkleşmeye diğer taraftan devlet bürokrasisiyle ve muhalefetle ittifak halinde hükumetleri değiştirmeye cesaret eder hale gelmiştir.

Milli burjuvazinin sanayici işadamı olma macerası, Türk Hükumetinin Marshall Planı’na dâhil olmasıyla başlamıştır. Türk sanayii burjuvazisi, Dünya Bankası’nın kurdurduğu Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) aracılığıyla zenginler arasından seçilmiş ve bu seçkin işadamlarına Dünya Bankası’ndan kaynak transfer edilerek özel bir sınıf oluşturulmuştur. Aşağıda anlatacağımız üzere, bizim sanayici işadamı sınıfını belirleyen, onun yatırım yapacağı alanları tayin eden, yatırımlarını kredilendiren ve teknoloji transfer eden doğrudan ABD olmuştur. Bu bakımdan, sanayi burjuvazimizi doğru tanımamız bakımından iş dünyasının, Türkiye hükumetlerinin ve ABD’nin 1947 yılında başlayan ekonomik ilişkilerine göz atılmasında fayda vardır.

Türkiye Marshall Planı’na Dahil Ediliyor

Marshall Planı, Truman Doktrini çerçevesinde, 2.Dünya Savaşından yıkımla çıkan Avrupa’nın yeniden inşası amacıyla oluşturulan bir ABD yardım organizasyonu olarak ortaya çıkmıştı. Türk Hükumeti ekonomik kalkınma programını gerçekleştirebilmek için Marshall Planı’na dâhil olmak istedi ve ABD’den 615 Milyon $ yardım yapılmasını talep etti. Ancak Amerikalı uzmanlar, Marshall Planı’nın ülkelerin kalkınma programlarının finansmanı için değil savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın kalkınması için hazırlandığı gerekçesiyle Türkiye’nin yardım talebini geri çevirmişti. Geri çevirmenin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin altın ve döviz stoklarının ve dış ticaret dengesinin bu yardım organizasyonundan faydalanan 16 Avrupa ülkesinin 15’inden daha iyi olmasıydı.

1947 yılında IMF, Dünya Bankası ve Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü’ne (OEEC) üye olan Türkiye, Marshal Planına dâhil olmak üzere tekrar ABD’ye müracaatta bulundu. Amerikan yönetimi, Türkiye’yi Marshall Planı içine almaya karar verdi. Söz konusu yardımdan yararlanabilmek için 4 Temmuz 1948 tarihinde ABD ile Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu dönemde Marshall Planı’nın Türkiye’den beklentisi tarımsal üretim kapasitesinin arttırılması ve Türkiye’nin OEEC üyesi ülkelerin hammadde ve yiyecek maddeleri talebini karşılamasıydı.

2.Dünya Savaşından sonra, ortaya çıkan yeni teknolojiler ve endüstriyel üretime geçiş dolayısıyla, sanayileşmiş batı ülkeleri sahip oldukları emek yoğun teknolojileri ve makineleri az gelişmiş ülkelere ihraç ederek elden çıkarmak istiyordu. Dünya Bankası az gelişmiş ülkelere sağladığı krediler ile bu teknoloji transferine öncülük etmekle görevlendirildi. Dünya Bankasından alınan borçların, borç anlaşmalarının kuralları gereği, sadece Dünya Bankası’na üye ülkelerden mal ithalatı yapılmasında kullanılması zorunluydu.

Dünya Bankası Türk sanayii burjuvazisini oluşturuyor.

Dünya Bankası, 1951 yılında Türkiye’nin ekonomik röntgeninin çekilmesi için bir heyet gönderdi. Yapılan çalışmanın sonunda, heyetin başkanının ismiyle anılan Barker Raporu hazırlandı. Söz konusu raporda; Devlet yatırımlarının özel sektör yatırımı için karlı olmayan ulaşım, haberleşme, enerji gibi alanlarda yoğunlaşması, atalet içindeki tarımın uyandırılması, sanayinin özel yatırımların ana gelişme alanı olması ve bu alandaki kamu yatırımlarının hızla azaltılması tavsiye ediliyordu. Türkiye’nin yabancı sermayeyi ülkeye çekmek yoluyla gelişmesinin hızlanabileceği, yabancı sermayenin ülkeye yalnız döviz değil, aynı zamanda, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu teknoloji ve yönetim bilgisini de getireceği vurgulanıyordu. Dünya Bankası, özel sektörün kalkınma faaliyetlerini yönlendirecek bir kurumun kurulması gerektiğini de hükümete iletmişti.

Bu talebe uygun olarak Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) devletten bağımsız özel bir banka olarak kuruldu. Bankanın ilk genel müdürü de Dünya Bankası Pazarlama Müdürü Amerikalı Norman M. Tucker oldu. Bankanın Yönetim Kurulu’nda Vehbi Koç, Hâzım Atıf Kuyucak, Hakkı Avunduk, Suphi Argun, Nuri Dağdelen, Mecit Duruiz gibi işadamları yer aldı. 1950 yılında 12,5 milyon TL sermaye ile kurulan bankaya Amerikalılar 9 milyon dolar kredi açtı. TSKB’nin Dünya Bankası’ndan temin ettiği bu krediler devlet garantisi taşıyordu. TSKB iç pazara dönük olarak döviz cinsinden kredi sağlayan tek kurumdu. Borç alabilmek için TSKB’ye başvuran kişilerin alınan borcu nerede ve hangi amaçlarla kullanacaklarına dair bilgi vermeleri zorunluydu. TSKB bu bilgileri değerlendirdikten sonra kredi tahsisi ediyordu. TSKB Dünya Bankası’ndan temin ettiği kredileri seçtiği kişilere vererek “sanayi burjuvazisi” olarak adlandırılabilecek yeni bir sınıf oluşturdu. Perde arkasında bu sınıfı seçen ve kredilendiren aslında Dünya Bankası idi. Böylece uluslararası sistem tarafından seçilen ve tahsis edilen kredilerle zenginleştirilen bir sanayi burjuvazimiz doğmuştu. TSKB’nin kuruluşuyla Dünya Bankası, Türkiye’deki iktisadi yapıyı değiştirme ve Türk burjuvazisini yönlendirme imkânını elde etmişti. Bizim burjuvazimizin IMF’ye ve Dünya Bankası’na olan geleneksel düşkünlüğünün kaynağı işte bu velinimet ilişkisidir.

Dünya Bankasından 1950-1954 senelerinde temin edilen toplam 63,4 milyon dolarlık kredinin 18 milyon dolarını Türkiye Sınai Kalkınma Bankası almıştı. Bu kredilere ilaveten ECA Karşılık Fonundan 1955 senesine kadar temin ettiği 26 milyon dolar değerindeki fonlarla sanayi erbabının ithali lüzumlu makineleri de Türkiye Sınai Kalkınma Bankasınca finanse edilmişti.

1948–1952 döneminde ABD, Türkiye’ye 687 milyon dolar da askeri yardımda bulundu. Truman ve Marshall Planı çerçevesinde verilen yardımların kabulüyle Türkiye artık Batı ittifakının bir üyesi, ABD'nin müttefiki olmuştu. Türkiye 1950'de, Kore'ye asker gönderdi. Truman Doktrini ile başlayan süreç, Türkiye’nin bu savaş sonunda NATO'ya kabul edilmesine kadar vardı.

Ne var ki, 1947’de 16 Avrupa ülkesinin 15’inden daha iyi durumdaki döviz ve altın stokumuz askeri yardımlar dolayısıyla hızla tükenecekti. 12 Temmuz 1947 tarihli “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Antlaşma” gereğince Türkiye’ye verilen bu askeri malzemenin (ki mülkiyeti ABD’ye aitti) bakım ve yedek parça giderlerinin Türkiye bütçesinden karşılanması icap ediyordu. Çoğu 2.Dünya Savaşı’nda kullanılmış, eski teknoloji ürünü bu savaş malzemeleri için her yıl Türkiye bütçesinden yaklaşık 145 Milyon $ ayrılması gerekmişti. Bu durum Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasında elinde bulundurduğu döviz stokunun kısa sürede erimesine neden oldu ve Türkiye’nin dış ticaret dengesi bozuldu.

Adnan Menderes Dünya Bankası temsilcisini kovuyor

1950-1953 döneminde, dış dünyanın talebine uygun olarak tarım sektöründe genişleme yaşanmış ve hükumette bunu desteklemiştir. 1950 öncesinde ihmal edilmiş bulunan ziraat, Ziraat Bankasından çiftçiler sağlanan kredilerle teşvik edilmiş, başta traktör olmak üzere tarım makinaları satın alınması için verilen kredilerle büyüme sağlanmıştır. 1948’de 1.756 olan traktör sayısı 1954’te 37.743’e çıkmış, 1950’de 11.3 milyon hektar olan ekili alan 1955’te 16.0 milyon hektara çıkarılmıştır.

Ancak1953 yılının sonlarına geldiğinde, dış dünyanın tarım ürünlerine olan talebinin düşmesi sonucu tarımsal üretim ve ihracat azalmıştır. Dünya Bankası tarafından gönderilen Hollis B. Chenery’in düzenlediği raporda, tarımın öncelikli alan olmaktan çıkarılması ve tüketim mallarının üretiminin desteklenmesi istenmiştir. Tüketime dayalı imalat sanayiini öne çıkaran, fakat DP’nin desteğini aldığı toprak sahiplerinin çıkarına ters gelen bu raporu Adnan Menderes uygulamadığı gibi, tartışılmasını da yasaklamıştır. Bu durum, Dünya Bankası ve Türk hükümetinin arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden oldu. Söz konusu gerilim Adnan Menderes’in Dünya Bankası uzmanını Pieter Lieftinck’i odasından kovması ve Dünya Bankası bürosunu kapatması ile zirve noktasına ulaştı. Adnan Menderes’le görüşmede Lieftinck’in devletin alacağı herhangi bir kararda kendisine başvurulmasını ve her konuda kendisinin bilgilendirilmesini istemesi, Demokrat Parti hükumetinin bazı uygulamalarını plan ve programlara aykırı bulması, yatırımların derhal disiplin altına alınmasını istemesi ve bundan da kendisine haber verilmesinde zorunluluk olduğunu söylemesi Adnan Menderes tarafından kovulmasının sebebini teşkil etmişti. Kovulma sebepleri arasında; Gediz Barajı’nın kredilendirilmemesi, acil yatırımları tamamlanması için ABD’den talep edilen 300 milyon $ kredinin verilmemesi, Dünya Bankası tarafından verilen kredilerle alınacak traktörlerin pamuk üretimine tahsis edilmesinin yasaklanması gibi sebepler de vardı.

1954 yılında Chenery Raporu yüzünden Dünya Bankası ile Türk hükümeti arasındaki ilişkiler kopmuş, Dünya Bankası tarafından Türkiye devletine sekiz yıl boyunca borç verilmemesiyle sonuçlanmıştır. Dünya Bankası’ndan gelen kredilerin kesilmesi imalat sektörüne yatırım yapan sanayi burjuvazisini güç duruma düşürmüştür. Öte yandan Dünya Bankası’nın tüketim malları imalatı sektörüne öncelik verilmesi politikasına karşı çıkan Adnan Menderes’in politikası sanayi burjuvazisinin onun aleyhine dönmesine sebep olmuştur.

Girilen ekonomik darboğaz 14 Temmuz 1958 günü Irak’taki ihtilal vesilesiyle aşılmıştır. Türkiye’yi kaybetmek istemeyen ABD devreye girmiş ve Menderes Hükumeti 1958 Ağustos’unda IMF ile bir istikrar programı üzerinde anlaşmaya varmıştır. 1958 istikrar programı içinde, ithalat ve ihracat rejimlerinde serbestleşmeye yönelinmesi, KİT’lerin ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatlarına zam yapılması, özel kesimin ürettiği mal ve hizmetler üzerindeki fiyat denetiminin kaldırılması, Merkez Bankası’nın kamu kesimine açtığı kredilerde ciddi kısıtlamalar getirilmesi gibi önlemler mevcuttu. Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü ülkelerine olan borçların ödenmesi 1959’dan 1970’e kadar yayılan bir takvime bağlanmıştı. Borç ertelemesine ek olarak, Türkiye’ye 359 milyon dolar değerinde yeni kredi açılmıştı.

1960 İhtilalini İstanbul sermayesi mi teşvik etti?

1960 İhtilalinden hemen sonra kurulan hükumetin yapısı ve ardından yapılan ekonomik düzenlemeler, bu ihtilalin İstanbul Sermayesi tarafından desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır. Dünya Bankası tarafından oluşturulan bu sermaye sınıfının ABD tarafından tertip edildiği ortaya çıkan askeri darbeye destek vermesi son derece tabiidir. ABD büyükelçisi Fletcher Warren 11 Ağustos 1960 tarihli mektubunda, Cihat İrem ile Daniş Koper’in isimlerini vererek kurulan kabinede Amerika’nın sağlam iki dostu ve hayranının yer aldığını belirtmiştir. (Cüneyt Akalın, Askerler ve Dış Güçler “Amerikan Belgeleriyle 27 Mayıs”, Cumhuriyet Kitapları, 2000, shf.351-352)

Sanayi burjuvazisi ile darbeciler arasındaki ilişkinin bir diğer göstergesi ilk kurulan kabineye sanayi bakanı seçilmesinde görülür. Devlet Başkanı Cemal Gürsel, darbe sonrası kurulan ilk hükumetin sanayi bakanı olabilecek üç ismin kendilerine bildirilmesini İstanbul Sanayi Odası’ndan istemiştir. Oda, Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı ve Şahap Kocatopçu’nun ismini bildirmiştir. Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın holding sahibi oldukları mazeretini beyanı etmesi üzerine bakanlığa Şahap Kocatopçu getirilmiştir.

DPT’yi kurduran Dünya Bankası geri dönüyor

Dünya Bankası, 1980’li yıllara kadar borç verdiği ülkelere devlet kontrolünde “planlı kalkınma” politikaları tavsiye eden bir kurum olmuştur. Bu tavsiye doğrultusunda, Türkiye’deki sermaye birikimini yönlendirmek amacıyla bir kalkınma planı hazırlaması için 1959 yılında Prof. Jan Tinbergen görevlendirilmişti. Dünya Bankası Türkiye’ye tekrar kredi vermeden önce, planlı kalkınmayı sağlayacak bir kurumun oluşturulmasını istiyordu.

Bu istek doğrultusunda, 30 Eylül 1960’da yürürlüğe giren 91 Sayılı Kanun’la Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu. Tinbergen’in müşavirliğinde kurulan DPT’nin görevi, bir yandan beş yıllık kalkınma planları hazırlamak diğer taraftan piyasanın ihtiyaç duyduğu dövizi temin ederek bu dövizin iş dünyasına dağıtımını gerçekleştirmekti. Solcu iktisatçıların güzelleme yaptığı gibi DPT sosyal devletin bir mekanizması olarak ortaya çıkmamıştı.

1954 yılında Dünya Bankası ile Türkiye devleti arasındaki kesilen ilişkiler DPT’nin kurulmasıyla yeniden tesis edildi. Dünya Bankası, 1962 yılında itibaren TSKB’ye aktarılmak üzere borç vermeye başladı. Böylece sanayi burjuvazisinin kredi açlığı, 27 Mayıs askeri darbesinin ardından giderilmeye başlandı. Dünya Bankası, 1962–1967 yılları arasında TSKB aracılığıyla sanayici burjuvaziye 887 milyon TL borç verdi. 1968–1971 yılları arasında TSKB’nin bu kesime yönlendirdiği borç miktarı 1.087 milyar TL’ye yükseldi. Bu kredilerin tamamı devlet garantisi taşıyordu. TSKB kredilerinin yönlendirildiği sektörler ağırlıklı olarak şunlardı: Tekstil, gıda, demir çelik, renkli gazozlar, taş toprak ile inşaat, buzdolabı beyaz eşya ve emaye, çimento, otomobil yan sanayisi, kamyon ve iş makinesi, otomobil lastiği, şasi ve karoseri, yeraltı elektrik kablosu, basım yayın, ameliyat ipliği, dondurulmuş salyangoz, transformatör, elektrik motorları, su sayacı, yatak ve mobilya döşemeleri, emaye mutfak eşyası, naylon çorap, kurşun kalem, radyo kutularının plastikleri, sınaî gaz, pil, kaynak elektrotları, LPG, kimya, kâğıt, plastik.

OYAK kuruluyor ve asker sermayenin bir parçası haline getiriliyor

27 Mayıs 1960 darbesinin bir diğer sonucu, OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) aracılığıyla askeri kesimin ticarileşmesi olmuştur. Darbenin hemen ardından Milli Birlik Komitesi'nin 3 Ocak 1961'de çıkardığı 205 sayılı Yasa ile OYAK kuruldu. Kendisine vergi muafiyeti tanınan bu holdinge bağlı şirketler, kuruluşundan bugüne kadar yerli ve yabancı büyük sermaye gruplarının yanı sıra kamu iktisadi teşekkülleriyle de çeşitli düzeylerde ortaklıklar kurdu. Renault, Axa, Goodyear, Elf gibi dünya sermaye devlerinin yanı sıra Saban­cı, Koç, Eti, Yaşar Holding, Gama, Yapı Kredi Bankası, Garanti Bankası, Kutlutaş Hol­ding, Alarko, Cerrahoğulları gibi yerli büyük sermaye grupları ve Halk Bankası, Ziraat Bankası, SSK, TPAO, Petkim gibi kamu iktisadi teşekküllerinin de yer aldığı sermaye gruplarıyla ortaklıklar kurdu.

Askerin ticari hayata girmesi ve büyük holdinglerle ortaklık kurması, ordunun sermaye sınıfının bir parçası ve tarafı haline gelmesi sonucunu doğurdu. Geleneksel vatan koruma görevinin dışına çıkan ordu, artık sermaye gurubunun muhafızlığını da üstlenecekti. Sermayenin ihtiyacı ve talepleri silahlı kuvvetlerin önceliği haline gelecekti. Bir sonraki yazımızda anlatacağımız üzere gerek 12 Eylül 1980 darbesinde, gerekse tam bir soygun şeklinde tecelli eden 28 Şubat postmodern darbede sermaye ve askerin ilişkisi tam da bu biçimde gerçekleşecekti. 28 Şubat sürecinde rol alan paşaların neredeyse tamamı, sermaye guruplarının sahip olduğu banka ve şirketlerinin yönetim kurulu üyeleri olacaklardı.

27 Mayıs darbesinden sonra, Kürt sermayesi tasfiye mi edilmek istendi?

27 Mayıs darbesinden dört gün sonra, 1 Haziran 1960’ta, Milli Birlik Komitesi’nin talimatıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan tutuklanan Kürt kökenli yaklaşık 485 kişi Sivas 5. Er Eğitim Tugayı'nda askerî garnizon içindeki kampta dokuz ay süren bir "zorunlu misafirliğe' tabi tutuldular. Bu sırada, tutukluların tümünün menkul ve gayrimenkullerine el konuldu. Dokuz ayın sonunda 55 Ağa’nın dışında kalanlar Sivas Kampı'ndan serbest bırakıldı, 55 Ağa ise Antalya, Isparta, Denizli, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Manisa ve Çorum'a sürgüne gönderildi.

Bu sürgünlerin dayanağı, 7 Ekim 1960 günü çıkarılan 105 No'lu Mecburi İskân Kanunuydu. Bu sürgün kanunun gerekçesinde; "Sosyal birtakım reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye'de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yok etmek... Vatandaşın sömürülmesine engel olmak gayesiyle” bu kanunun çıkarıldığı yazıyordu. Halbuki toprak ağalığının kralı batı bölgelerinde olmasına rağmen, onlar benzer bir muameleye tabi tutulmamıştı. Demek ki hedef alınanlar Kürt toprak ağalarıydı. Gayrimüslimlerin mal ve servetlerini üstlerine geçiren milli burjuvazi bu defa kendinden görmediği Kürt toprak ağalarının da tasfiye edilmesini istiyordu. Nitekim, 12 Aralık 1960 tarihli Times’de yayımlanan bir haberde sürgünün etnik boyutuna değil zenginlik kısmına vurgu yapılıyordu: “Yeniden iskana tabi tutulan 55 şahsın büyük bölümü Kürt kökenlidir ve Van ve Hakkari illerindendir. Kimileri 50 hatta daha fazla köye, büyük koyun ve sığır sürülerine sahiptir. Merkezi hükumetin yasaları bu yörelerde pek işlemez, yerel halk feodal toprak ağasının serfi gibidir…” (Cüneyt Akalın, age., shf.214)

Ama bu teşebbüs çok başarılı olmadı. Sürgüne gönderilen Kürt ağaları Ekim 1963'te çıkarılan "genel afla" serbest bırakıldılar.

TÜSİAD Kuruluyor

12 Mart 1971 Muhtırasından sonra sanayi burjuvazisi bir örgüt şemsiyesi altında toplanma ve güç birliği yapma ihtiyacı duydu. 1979 yılından itibaren bir baskı grubu olarak sürekli Türkiye’nin gündemini belirlemeye çalışacak olan TÜSİAD isimli bu dernek, 2 Nisan 1971’de, Koç Holding’in Fındıklı’daki ofisinde Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı, Sakıp Sabancı, Raşit Özsaruhan, Ahmet Sapmaz, Melih Özakat, Hikmet Erenyol, Muzaffer Gazioğlu, Feyyaz Berker, İbrahim Bodur, Selçuk Yaşar ve Osman Boyner’in kuruluş protokolünü imzalamasıyla kuruldu.

Kuruluşundan itibaren elitist bir yapıya sahip olan derneğin kuruluş amacı; sanayi ve hizmet alanlarında çalışan meslek, bilim ve işadamlarının bilgi, tecrübe ve faaliyetlerini ahenkleştirerek değerlendirmek suretiyle, Türkiye'nin demokratik ve planı yollarla kalkınmasına ve Batı uygarlık seviyesine çıkarılmasına yardımcı olmaktı. Zenginler kulübü olarak bilinmesine rağmen bu derneğe üye olmak için zengin olmak yeterli değildi. Dernek, adayın iş etiği koduna sahip olmasını ve derneğin fikirlerini benimsemesini şart koşuyor, adayın eğitim durumunu ve sosyal statüsünü önemsiyordu.

1970’li yıların sonuna kadar fazla göz önünde olmayan TÜSİAD, 1979 yılında Ecevit hükumetini uyaran muhtıra niteliğindeki dört ilanla siyaseti belirleme noktasında gün yüzüne çıkmıştır. Bu ilanlarda, ithal-ikameci ekonomi modelinin tıkandığı ve dışa açılmacı yeni bir ekonomi sisteminin benimsenmesinin gerekliliği ihtar ediliyordu. Deneğin amacı kapalı bir ekonomiden, serbest pazar ekonomisine geçişi sağlamaktı. Dernek bir çıkar grubunun temsilcisi hüviyetinden sıyrılıp Türkiye’nin en etkili baskı grubuna dönüşmeye başlayacak, serbest piyasa ekonomisine geçişin öncülüğünü yapacak olan 24 Ocak Kararları’nı ve 12 Eylül Darbesi’ni destekleyecektir.

İthal ikameci dönemde Türk halkının görevi sanayi burjuvazisini palazlandırmaktı

1960 ihtilalinden sonra, ithal ikameci sanayi politikasına geçilmişti. Bu dönemdeki sanayileşme politikası, borca dayalı ve iç pazara yönelik tüketim malları üretimine yönelikti. Bu politikanın öncülüğünü yapma ve büyük burjuvazinin sürekli önünü açma görevi Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)’na verilmişti.

Türkiye’de büyük sermaye grupları, 1960’lar ve özellikle de 1970’lerde hızlı bir holdingleşme sürecine gittiler. İç pazarda birbirleriyle rekabet etmeyecek şekilde faaliyet konularını belirleyerek sahalarında tekelci bir yapı oluşturmaya yöneldiler. Bu dönemde özel sektör en büyük borçlanmayı TSKB üzerinden Dünya Bankası’ndan yapıyordu. 1962–1967 yılları arasında TSKB, 887 milyon TL borç kullandırmıştır. Borçların %35,4’ü tüketim malları sanayiine, %64,6’sı ara ve yatırım malları sanayisine yönlendirilmiştir 1968–1971 yılları arasında TSKB’nin verdiği borç miktarı 1.087 milyar TL’ye yükselmiştir

Büyük sermayenin yurtiçi piyasa için dayanıklı-dayanıksız tüketim malı üretmesi demek olan ithal ikameci sanayi modelinde, büyük sermayenin ara girdi ve yatırım malı ihtiyacının ithalatla karşılanması gerekiyordu. Bu sanayileşme modeli ister istemez teknoloji ve döviz bağımlılığına yol açıyordu. İç piyasaya üretim yapan fakat ihracatı hedeflemeyen ithal ikameci politikanın bitmek tükenmek bilmeyen döviz talebi devleti sürekli dış borç bulmaya ya da yeni döviz temin etme arayışlarına sokuyordu. İhracatçı temel sektör olan tarım kesiminin sağlamış olduğu dövizler sanayi burjuvazisinin ithal ihtiyacına tahsis edilmişti. Bu dönemde dövize çevrilebilir mevduat (DÇM) uygulamasıyla bu sektöre yeni borçlanma imkanları yaratılmaya çalışılmış, özel işletmelerin dış kredi ile getirdikleri dövizin Merkez Bankası’nda tutulması karşılığında işletmelere kur garantisi ile TL verilmişti. Hazinenin kur garantisi ile sağlanan bu uygulamalar ile özel sektör finansman açığının bütün risklerini Hazine üstlenmiş, özel sektörün kısa vadeli dış borçları devlet borçlarına dönüştürülmüştü. Yurdışından gönderilen işçi dövizleri de özel sektörün ithalat taleplerine tahsis edilmişti.

Döviz ihtiyacını karşılayabilmek için, eurodolar piyasalarından, Avrupa bankalarından devlet garantisi altında yüksek faizli borçlar alındı. Ancak, 1970’li yılların sonuna gelindiğinde, borçların sürekli artmasına rağmen, geri ödemelerin yeterli olmaması kredi kurumlarını Türkiye devletine borç vermemeye, borçları yenilememeye yöneltmiştir. Bu durum ağırlıklı olarak tüketim malı üretimine dayanan ithal ikameci sermaye birikiminde krizin oluşmasının temel sebebi olacaktı.

İthal ikameci dönemde neredeyse ülkenin bütün kesimleri büyük sermayenin sermaye birikimi için seferber edilmişti. Sanayici burjuva, tekelci ve oligopolist nitelikte şirketleriyle faaliyet gösteriyor, bu yapısıyla ürettiği tüketim malların fiyatını (kalitesine bakmadan) dilediği gibi belirliyordu. Tüketici, yerli sanayicinin ürettiği tüketim mallarını, çoğu zaman yurtdışındaki muadillerinin fiyatının çok üstünde bir bedelle almak mecburiyetinde kalıyordu.

İthal ikameci sanayi yapısı, tekelci ve oligopolist şirketlere ara girdi üreten çok sayıda imalathane ve küçük ölçekli firmadan oluşan rekabetçi bir küçük sanayinin de doğmasına sebep olmuştu. Bu küçük sanayi, rekabetçi yapısı dolayısıyla düşük karlarla çalışan, vergi maliyetinden kurtulmak için kayıtdışı faaliyet gösteren, düşük ücretli ve sigortasız işçi çalıştıran bir sektör olarak ayakta kalmaya çalışıyordu.

Ucuz ve fazla emeğin mevcudiyeti, maliyetlerini düşük tutmak isteyen imalat sektörünü yeni teknolojileri takip etmek yerine emek yoğun teknolojileri sürdürmeye yöneltiyordu. Zira, maliyetleri düşürecek olan yeni teknoloji transferleri ilave maliyet demekti. Sanayi burjuvazisine en düşük maliyetli girdiyi sağlama görevi, toplumun diğer kesimlerine kalmıştı. Bu süreçte KİT’ler de, karlılığın düşük olması sebebiyle özel teşebbüse “çekici gelmeyen” ara malların üretimini yapmak ve özel sektöre düşük fiyatlarla girdi temin ederek, onların sermaye birikimine katkı sağlamakla vazifelendirilmişti.

Kısaca, büyük burjuvanın üretim maliyetlerinin düşük tutulmasının bedeli tüm toplum kesimlerine yayılmıştı. Rekabetin olmadığı, fiyatların bu kesim tarafından keyfi olarak belirlendiği, devletin uyguladığı kur ve faiz politikaları ile sürekli desteklediği bir ekonomik yapı oluşturulmuştu. Bütün sistem bu sanayici burjuvanın menfaatlerinin en üst düzeyde korunması üzerine kurulmuştu. Ancak, sanayi üretiminin dövize bağımlı olması, ihracatın artırılamaması dış borç geri ödemelerini sürdürülemez hale getirmişti. Üretim darboğazları, yatırımların yavaşlaması, büyüme oranlarının düşmesi, dış açıkta artış, yüksek enflasyon ve toplumsal muhalefetin tırmanması ithal ikameci birikim rejiminin 1970’lerin sonunda iflas etmesine sebep oldu.

1970’li yılların sonunda hem Dünya Bankası’nın desteklediği içe dönük sermaye birikimi politikaları hem de kapitalizm genel bir krize girmişti. Politika değişikliğine giden Dünya Bankası, artık sınaî ve tarımsal kapasitesinin kullanımını geliştirmeyi ve orta vadede sınaî ve tarımsal ihracatını arttıracak önlemler aracılığıyla ödemeler dengesini iyileştirmeyi sağlayacak strateji ve ilkelerin uygulanmasını isteyecektir. TÜSİAD’ın 1979 yılında Ecevit hükumetini uyaran dört ilanı Dünya Bankası’nın yeni politikası ile uyum belgesi niteliğindedir.

Bundan sonraki yazıda, Beyaz Türk sermayesinin askeri darbelerle iç içe geçmişliğini ve Anadolu sermayesine karşı yok etme mücadelesini yazacağız.

Yazarın Önceki Yazıları
27 Mayıs Darbesi, TSK’ ya Yönelik Bir Operasyon muydu? 02.08.2016ABD Irak savaşında istediğini elde etti mi? 19.05.2016Kirli sermaye ve 28 Şubat 16.11.2013Kirli Sermaye ve 28 Şubat III 19.10.2013Kürtler-Şii Araplar: İttifaktan Çatışmaya 07.10.2013Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.