YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Sadık Yalsızuçanlar
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Modern edebiyat ve insani değerler
25 Şubat 2016 14:11

Geçtiğimiz iki hafta, Belarus ve Kahire’de gerçekleşen iki ayrı Edebiyat Festivali’ne katıldım.

Belarus’ta, 9 Şubattan itibaren 3 gün boyunca yapılan toplantılara, İtalya, Kazakistan, Rusya, Ermenistan, İsrail, Çin, Litvanya ve Belarus’tan yazarlar katıldı. Ulusal edebiyatların küreselleşen dünyadaki kaçınılmaz akıbeti, edebiyat ve zaman, modern edebiyat ve insani değerler kaybı gibi başlıkların tartışıldığı festivalde yaptığım konuşmadan bir bölümü aşağıya alıyorum.

rs2-207.jpg

Belarus’tan dönüp ertesi gün ise Kahire’de yapılan ve 5 gün süren Kahire Edebiyat Festivali’ne katıldım.

Festivale, Kahire’ye ve genel olarak Mısır’ın durumuna ilişkin izlenimlerimi daha sonra anlatacağım.

Şimdi, Belarus’un başkenti Minsk kentinde yaptığım konuşmayı sunuyorum :

Sadık Yalsızuçanlar’ın, 09 – 12. 02. 2016 tarihinde Belarus’un Minsk kentinde gerçekleştirilen Edebiyat Sempozmunda yaptığı konuşma :

Thomas Stearn Eliot, modern burjuva uygarlığına yönelik eleştirilerini içeren Çorak Ülke (The Waste Land) şiirini, 1923 yılında yayınlamıştı.

Keltçe kökenli olan Tamesa kelimesinden gelen Thames’ın köken anlamı, ‘karanlık’tır.

Bunu, kötülük olarak da okuyabiliriz sanırım.

Eliot, çoraklaşan ülke şiirini, Thames nehrinin suyunun azaldığı bir mevsimde yazdığını söyler.

İnsanlar da şiiri bu düz anlamıyla okurlar.

Ama böyle okumayanlar da vardır.

rs1-618.jpg

Çorak Ülke, gerçekte, Eliot’ın ironisiyle, modern Batı Uygarlığıdır. Sanayileşmenin getirdiği modern kapitalizmi ve onun yol açtığı derin krizi yansıtır Eliot.

Batı dünyası, insanî değerler açısından sürekli çoraklaşmaktadır.

Hayatın ürettiği sorulara ve krizlere hakiki cevaplar üretmekte zorlanan geleneksel Batı maneviyatı da krize girmiştir. Eliot, modern Avrupa’yı, çorak bir toprağa benzetir ve şöyle der :

“ (…)
Nazlı Thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm,
Nazlı Thames, usulca ak, sessiz ve kısadır sözüm.
Ama ansızın soğuk bir yel ve duyarım ardımda
Kemik takırtıları ve kikirdemeler, kulaktan kulağa.
Bir sıçan otların arasından usulca süzüldü
Yapış yapış karnını toprağa sürterek,
Avlanırken ben durgun sularında kanalın
Havagazı fabrikasının ardında, bir kış akşamı,
Aklımda kral kardeşimin uğradığı deniz kazası
Ve kral babamın ölümü…

(…)”

Bugün karşı karşıya kaldığımız insanî değer kaybının çarpıcı bir göstergesi budur.

İnsan, Nietzsche’nin dediği gibi ‘Tanrı’yı öldürdükten’ sonra yerine kendi egosunu yerleştirdi.

Bu, en somut biçimde modern edebiyatta kendini gösterdi.

Böylece evrensel hakikat yerine gerçeğin psişik deneyimleri ikame edildi.

Oysa edebiyat, bütün insanlık için geçerli olan evrensel / kozmik değerleri yansıtmalıdır.

Klasik Türk edebiyatının büyük şairi Yunus Emre, insanı ve varlığı en kapsamlı biçimde dile getiren bir şairdi.

rs3-090.jpg

Batı dünyasında, özellikle modern zamanlarda Hölderlin gibi şairlerin bir anlamda öncüsüydü.

O, hep manevî ve insanî olanı yansıttı ama aynı zamanda, örneğin Ortaçağda, Anadolu’da Moğol akınlarının yol açtığı zulme de kayıtsız kalmadı. Onu da dile getirdi.

Anadolu’nun kan ve gözyaşıyla sulandığı bir dönemde bunu şöyle tasvir ediyordu :

“Gitti beyler mürveti

Binmişler birer atı

Yediği yoksul eti

İçtikleri kan olısar…’

Yunus Emre’nin bu çarpıcı tasviri bugün yaşlı yerküreye baktığımızda fazlasıyla geçerli bir tasvirdir.

Belli ki insanlık, yaşadığı iki büyük savaştan yeterli dersi almadı.

Şimdi dünyanın çeşitli coğrafyalarında, Ortadoğu’da, Afrika’da, Uzak Doğu’nun bazı yerlerinde, zaman zaman Avrupa’da, Ukrayna’da, daha pek çok yerde oluk oluk kan akıyor.

Çocuklar, kadınlar, yoksullar, yaşlılar da acımasızca öldürülüyor.

Son otuz yılda iki milyondan fazla çocuk yetim kaldı.

Açe’de yaşanan tsunami felaketinin karaya vurduğu çaresiz ve yetim çocuklar maalesef insan tacirlerinin, çocuk tacizcilerinin istismarına terkedildi.

rs4-035.jpg

Afganistan’da dört milyon masum insan öldürüldü, yedi milyon insan ileri derecede sakat bırakıldı. “Demokrasi getirme” yalanıyla saldırdığı Irak’ta, ABD, 1.7 milyon masumu katletti. Milyonlarca Irak’lıyı sakat bıraktı. Afrika’da sıtma ilacı üreten fabrikaları bombaladı, binlerce insanı katletti. Bosna’da yüzbinlerce insan öldürüldü, kadınlar tecavüze uğradı. Bununla da kalınmadı, yapıları, camileri, köprüleri yıktılar.

Ortadoğu bir kan gölü.

Suriye’de, mısır’da, Filistin’de insanlar öldürülüyor. Gazze boğuluyor.

Arakan’da insanlar diri diri yakılıyor, doğranıyor, etoburlara pazarlarda satılıyor…

Bu bir cinnet halidir…

Bütün bu trajediler karşısında Dostoyevski’nin sözünü hatırlamamız gerekir :

“Yeryüzünde tek bir çocuk bile acı çekiyorsa, Tanrı yoktur!”

Nietzsche’nin, Zerdüşt’te, Pazar yerinde dolaşan Meczub’u da aynı şeyi söylüyordu :

“Gündüz gözü fener yakıp sokaklarda durmadan: ‘Tanrı'yı arıyorum!’, ‘Tanrı’yı arıyorum!’ diye bağıran deliden söz edildiğini duydunuz mu? ‘Tanrı nereye gitti?’ diye bağırdı, ‘Bunu size söyleyeceğim!’ diye devam etti.

rs5-014.jpg

‘Biz onu öldürdük... Siz ve ben! Biz, biz hepimiz onun katilleriyiz! İyi de bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl boşaltabildik? Karayı denize bağlayan bu zinciri çözdüğümüzde ne yapmış olduk? Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hâlâ bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesini duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrı'yı gömen mezar kazıcılarının çığlığından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrı'nın çürümesinden başka bir koku duyuyor muyuz? Tanrı öldü! Tanrı öldü! O'nu öldüren biziz! (…) Bütün katillerin katili olan biz, nasıl avunacağız? Dünyanın bugüne kadar sahip olduğu en kutsal ve en güçlü şey kanlı bıçağımızın altında can verdi. Bizi bu kandan kim temizleyecek? Hangi su, bu kanı temizleyebilir? Bu suçun cezasını nasıl ödeyeceğiz?”

Evet…benim için asıl kahraman bu meczuptur.

O ürpertici gerçeği, Pazar yerinde insanların yüzüne bir tokat gibi indirendir kahraman.

Bunu, bizim modern  Türk Edebiyatı’nın büyük şairi Mehmed Âkif de yapmıştı. Çanakkale Savaşı için yazdığı epope’de, savaşçıları, yırtıcı hayvanlara benzetmişti… Charles Bukowski de benzer bir kahramandır. Şöyle demişti : Afrika'ya ilaç göndermeye karar vermiştik; fakat hepsinin üzerinde "tok karnına" yazıyordu... Aynı şekilde, yüzyılın başında Cezayir’de, iki milyondan fazla insanı haksız yere öldüren ve onları asimile eden Fransa’nın Cezayir politikasını acımasızca eleştirmişti. Fransa’nın en büyük devlet nişanı olan “Legion d’honneur”u elinin tersiyle itti, Nobel verilince şöyle dedi : “Bu ödülü bana teklif etme fikri Kapitalistlerin benden intikam alma isteğinden başka bir şey değil”. Ödülü elinin tersiyle itti.

Bütün bunlar, bize edebiyatın en değerli işlevini ve bir kahraman olarak edebiyatçının kimliğini anlatıyor.

Biz modernler, elbirliğiyle sanayileşme denilen canavarı yarattık. Tabiatla akıl arasındaki bağı kopardık. İnsanî ve ahlakî olanı çürüttük. Daha çok tüketmek için daha çok ürettik. Ve bilginin teknolojide kullanımını çok ileri düzeye ulaştırdık. Sonuçta noldu? Daha çok çocuk yetim kaldı. Kadınlar tecavüze uğradı, erkekler kimyasal ve nükleer silahlarla yok edildi, doğa kirletildi, barış yerine düşmanlık derinleşti, yaygınlaştı.

Bilgi’ye gelince… Modernlerin ürettiği bilgi, enformasyon denilen sabun köpüğüdür.

Bu, gerçek anlamda bir iletişim sağlamaz. Bu yüzden modern insan konuştukça daha çok yalnızlaşıyor. İki insan enformasyonla iki kişilik bir yalnızlığa dönüşüyor. Modern edebiyat, bu krize ilişkin sorular sormalıdır. Türkçemizde bir deyim vardır, bu modern yazarların çoğunun yaptığını güzel ifade eder : “Topu taca atmak…” Bir anlamda modern edebiyatın da yaptığı budur. Genelleme yapmıyorum. Bu da modernlerin bir özelliğidir. Ama yaygın olarak benim modern edebiyatın çeşitli örnekleri üzerinden gözlediğim bu. Bir düşünür, modern zamanlarda insanın, özellikle de modern burjuva uygarlığı içinde yaşayan insanın gerçeğini şöyle dile getirmişti : “İnsan insanın kurdudur.” Buna karşılık, ben,  insan insanın yurdudur, diyorum. Bunu hem, Jack Derrida’nın, politik konukseverlik tezine dayandırıyorum, hem de Türk dilinin bilge şairi Yunus Emre’nin öğretisine…

Yunus Emre bize, ‘bütün varlığın birliğinden ve kardeşliği’nden söz etti.

“Hakkı gerçek sevenlere

Cümle alem kardeş gelir…”

Diyordu…

Bu, bir merhamet ve adalet çağrısıdır.

Şimdi, burada, pek çok yazar dostumun, özellikle de genç yazar dostlarımızın aynı çağrılar içinde olduğunu görüyorum. Ve umutlanıyorum. Biz, dünyanın efendisi değiliz, dünyanın, varlığın bir parçasıyız. Bütün varlık ahenkli bir bütündür, bir armonidir. Edebiyat umuttur. Barış çağrısıdır. Hikmet’in, Hakikat’in yeniden canlanmasıdır…Eliot ile başladım, onunla bitirmek isterim : Eliot, yazılarında Avrupa hatta dünya birliğinin temellerini araştırmıştı. Avrupa Birliği bugün krizde… Şimdi olsaydı, Yunus Emre gibi, insanlığın hatta bütün varlığın birliğini ve kardeşliğini yani barışı dile getirirdi.

Şöyle diyordu :

“Sanatın amacı, insana kâinatta ezelden beri var olan düzen ve ahenk duygusunu tattırmak, dış dünyanın kargaşasına bir düzen getirebilmek ve insanı kendisiyle ve toplumla barıştırmaktır…”

rs73.jpg

rs6-005.jpg

Yazarın Önceki Yazıları
Her yer Kerbela her dem Muharrem 12.10.2016“Sizin Çocuklar” Artık Başaramayacak 19.09.2016Allah ihmal etmez, mühlet verir 19.08.201615 Temmuz'un düşündürdükleri 02.08.2016"Ten Cehennemdir" 07.06.2016Medeniyetin kaynağı : Aşk ve İrfan 12.04.2016Suzan Anne de Göçtü 14.01.2016Üsküdar'dan dünyaya yeni bir yayın soluğu 02.11.2015İslam medeniyetinin kalbi: Doğu Türkistan 23.10.2015Üçüncü Dünya Savaşı 12.10.2015Terörün Meşrulaştırılması 27.09.2015Yeni Türkiye’nin gittikçe artan engelleri 27.08.2015Kısa Keseyim 03.08.2015Yunus Emre dizisi bağlamında televizyon - kutsal ilişkisi 10.07.2015Büyük Yürüyüş Devam Edecek 02.07.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
 // Faruk Bulut
Hocam yüreğine, ağzına sağlık. Milyonlarca masumun duygularını o sağır kulaklara bağırarak söylemişsiniz. Nerede o sesi duyacak vicdanlar....
25 Şubat 2016 22:24