YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Sadık Yalsızuçanlar
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Din ve Samimiyet
12 Nisan 2014 11:19

Geçenlerde aziz bir dost, Sabahattin Âli'nin Yapı Kredi Yayınları’nca yayımlanan toplu Şiirler’inde yer alan bir şiirinden söz etti.

Şiir, Nefes başlığını taşıyor ve Kadirîyye yolunun pîri Abdulkadîr Geylânî için yazılmış.

Tek Parti döneminde öldürülmüş olan Sabahattin Âli’nin bu şiirini sizinle paylaşmak isterim :

Nefes

Sabahattin Âli

Abdülkadir Geylanî Hazretlerine

Kalplere serptiği kıvılcımlardan

Bir ışık yanıyor ya Abdülkadir...

Gönüller zâtını bize aşk sunan

Bi ilâh tanıyor ya Abdülkadir...

 

Bilirsin gönlümün ne duyduğunu

Karşında tekrara hacet yok bunu

Benliğim önünde ululuğunu

Daima anıyor ya Abdülkadir...

 

Başımız önünde geliyor yere

Işıklar dağıttın sen gönüllere

Pak tarikatına giren bir kere

Seni nur sanıyor ya Abdülkadir...

 

Ulviye nuruyle bizleri besle

Uğrunda ölelim biz de hevesle

"Sabah"'ın kalbi bu taze "nefes"le

Beraber kanıyor ya Abdülkadir...

(Sabahattin Ali, Toplu Şiirler, YKY.)

 

Diyanet İşleri Başkanlığı, Kutlu Doğum’un bu yılki temasını “Samimiyet” olarak belirledi.

Dünya yeni bir dönüşüm yaşıyor.

Bu değişim ve dönüşümün, İslam’a ve Müslümanlar’a ilişkin boyutuyla ilgili neler söylenebilir?

Dinin nasihat yani samimiyet olduğunu beyan eden Peygamberimiz’in bu hikmetinin bugüne bakan yönü nedir?

Acaba İslam, modernleşmek için dönüşüm geçirmek zorunda mıdır? Müslümanlar, tersine çevrilemez bir akış halindeki modernleşme süreçlerinin en azından çekim kutbunu tersine çevirebilir mi?

Bu ve benzeri zor soruları bu vesileyle sürekli sorup tartışmak durumundayız.

Kitlesel ve küresel karakterdeki modernleşme karşısında Müslümanların maruz kaldığı ve kalacağı manevî krizler nelerdir? Belki de soruları bu cümlede bir araya getirebiliriz.

Kutlu doğum yıldönümünü idrak ettiğimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamberimizin, dinin samimiyet olduğuna ilişkin hikmetini bu vesileyle yeniden konuşmanın da zamanıdır.

Bugün, yeryüzünde çeşitli coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar son derece zengin malî kaynaklara sahipler. Bunlar arasında yüzmilyarlarca doları olan ülkeler bulunuyor. Savunma sanâyiinden toplu konuta, uzay teknolojisinden bilişime farklı alanlarda hatırı sayılır bilgi ve finans birikimi oluşmuş durumda. Sayıca hayli artan eğitim-öğretim kurumları bulunuyor. Müslümanlar, muazzam bir hız ve yoğunlukta üretmeye başladılar. Üretim-tüketim ilişkileri açısından son derece karmaşık ve ileri noktalara gelmiş bulunuyoruz. Bu nicel ‘gelişim’in beraberinde toplumsal ve psişik sorunlar da ürettiğini belirtmek durumundayız.

Dinin samimiyet olduğuna ilişkin düşüncenin kıymeti bugün daha çok anlaşılmak durumundadır.

Peki nedir dinin özünü oluşturan ilkeyi nasihat yani samimiyet kılan şey?

Veya şöyle de sorabiliriz : Dinin samimiyet olduğu fikri, neden bugün daha çok önem kazanıyor?

Kuşkusuz, modernleşme, insanla insanın, insanla doğanın ve insanla yaratıcı’nın ilişkilerinde çeşitli krizlere yol açtı.

İnsanın başkasıyla, doğayla ve Yaratıcı’yla ilişkisini düzenleyen alemşümul değerleri vaz etmiş olan İslam’ın bu temel ilkesi, bu kriz sürecinde daha da önem kazandı.

Bu krizleri, Müslüman seçkinlerin yüzeysel bir biçimde kavrama eğilimi de belirginleşti. Geçen yüzyıl bu topraklarda daha çok Doğu-Batı gerilimine dayalı bir toplumsal algı üretmişti. Bu, her tepkisel tutumda olduğu gibi belirli ölçüde hastalıklı bir yapı da içeriyordu.  Müslüman seçkinler, Batılı toplumların kalbindeki krize işaret ederken, kendilerini genellikle dışta bırakmaya özen gösterdiler. Bu özenin, Batılı toplumların krizini anlamada belirli ölçüde bir zaaf ürettiği sonradan fark edilebildi. Bunu söylerken, Batılı toplumların modernleşme macerasında düştükleri adaletsizlik ve duyarsızlığı göz ardı edelim demiyorum. Ama, maceraya insanı katamayan bir ‘İslam düşüncesi’ ne kadar çelişkili, toptancı bir yaklaşımla başkalarını mahkum ederek kendi sorunlarımızı görmezden gelmek o kadar tutarsızdır.

Müslümanların, modernleşmenin kısırlaştırıcı ve aslîyeti bozucu tehditlerine karşı, bütün geçici değerlerin üstünde olan sonsuz ve değişmez değerlere bağlı kalmak dışında bir yolları yok.

İnsan, tabiat ve Yaratıcı’yla ilişkiler bağlamında, Müslümanların ısrarcı olması gereken belki de budur.

İslam’ın kozmik ilkelerini ısrarla uygulamak.

Bu, kişinin, bizatihi kendini maceraya katmasıyla mümkündür.

Bu krizin farklı boyutlarıyla ilgilenmiş olan büyük düşünür ve sanatkar Sezai Karakoç’un ifadesiyle, ‘Allah’a teslim olan, eşyayı teslim alır.’

Samimiyet’in bu teslimiyette belirleyici olduğunu tekrar ifade etmekte yarar görüyorum.

Bugün, biz Müslümanlar doğaya uyumlu bir şehir mimarîsi, varlığa ilişkin söz söyleyen bir sanat, Saadet Asrı’nın ufkuna layık bir adalet düzeni ve yankısı yeryüzünün her yanına vuran, ikna edici bir barış çağrısı üretememişsek, öncelikle suçu kendimizde aramalıyız.

Samimiyet buradan başlar.

Çünkü İslam Hakk’a, Hakikat’e tam teslim olmaktır.

Teslim olmak ise ancak samimiyetle ve aşkla mümkündür.

“Aşksız âlemde Âdem olmanın imkânı yok” diyen ârife kulak vermenin tam zamanıdır.

Allah’a inanmaktan daha güzel ve övünülecek ne olabilir? Ama O’na inanmak, O’nun nerede, nasıl tezahür ettiğini bizatihi nefsinde tadarak idrak etmekle mümkündür.

Bu yakîn ile ancak, bugün maruz kaldığımız samimiyetsizliği aşabiliriz.

Şüphesiz, Hakk’a inanmanın ve kulluğun en güzel şekli, tasvir veya imaja ihtiyaç duymayanıdır. Bu, varlıkla içimizde yaptığımız konuşmadan kaynaklanabilir.

Varlık, müslimdir.

İslam ise, kul ile Allah arasında bir vuslattır. Kul, kul olarak…Yaratılmış, mekan ve zamana bağlı bir varlık olarak…Allah ise Allah olarak, Yaratıcı, zamanın ve mekanın sahibi olarak…

Bu vuslatın sahih, samimi biçimde gerçekleştiği dönemlerde, bizim kadim medeniyetimizin en güzel örnekleri belirmiştir.

Bugün, hem, Batı kaynaklı bir buhranın içindeyiz, hem de böylesi güzelim bir mirasın üzerindeyiz.

Paranın, çıkarın, tabiata karşı sahiplik duygusunun beslediği bir pervasızlığın, gündelik yaşamdaki özensizliğin, başkasına karşı duyarsızlığın, aşksızlığın, merhametsizliğin, zulmün, özetle benliğimizin en negatif yanlarının yıkıcı tehdidiyle karşı karşıyayız.

Hakikat iştiyakıyla kıvranan dünya, evrensel bir hidayet çağrısı olan İslam’a her zamankinden daha çok muhtaç.

Bizler sadece kal ile değil hal ile bu çağrısı dünyaya duyuramadıkça da o iştiyak susuzluğu artarak devam edecektir.

Bugün hakikatin en sahte formlara tercih edildiği bir zamandayız.

Sahte olan şey, insanların onu bilinçli veya bilinçsizce, sanki hakikiymiş gibi tekrarlamasıyla daha güçlenir.

Her şeyin kolayca kaplandığı bir cilaya dönüşür.

Bizler, İslam’ın samimiyet olduğunu yeniden tatmalıyız.

Samimiyet, aşk ve sadakat en güzel çelenkleri örer.

Bu bağı yenilemenin tam zamanıdır bugün.

Birbirimizi maskesiz, gerçekten, sevmenin, birbirimizin acısını derinden hissetmenin, paylaşmanın, sadeliğin, tevazunun, diğergamlığın, nefsinden çok ötekini öncelemenin, tabiata, insana ve Yaratıcı’ya karşı sonsuz bir muhabbetin ve hürmetin zamanıdır.

Sevgiyi ancak sevgi yaratabilir. Muhabbet bir varlıktır.

Türk dilinin büyük bilge-şâiri Yunus Emre,

‘bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı’ diyor.

Bu darlıktan kurtulmak için, muhabbet ve yokluğun en güzel yol olduğunu  söylüyor.

Bu çağrıyı yeniden, kendi hayatımızın merkezinden yapmanın zamanıdır.

Müslümanlar, Hakk’ın Habîbî’nin bu evrensel çağrısını, “din, samimiyettir” hikmetini yeniden keşfetmek zorundadır.

Bu bağlamda, sadece modern Batı’yı, içinde bulunduğu krize sürükleyen süreçlerin derin bir analizini yapmak yeterli değildir.

Belki başka dünyalara bakarken, merkezden muhite doğru genişleyen bir perspektifle ve öncelikle kendi halimize bakmak, ders çıkarmak durumundayız.

Peygamberimiz, ‘hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz’ buyuruyor.

Kişi, nefsini vicdanında yargılamaksızın, yarınki Yüksek Mahkeme’ye hazır olamaz.

Muhasebe, belki de bugün gündelik sözlüğümüzden çekilmekle kalmamış, ahlakımızdan da uzaklaşmış durumdadır.

Hırs, tutku, sınır tanımazlık, küstahlık, kibir, hased, her türden asabiyet ufkumuzu sislendirmiştir.

Oysa okunması mutlaka gereken kitapların en güzeli, muhabbet, sadakat, tevazu ve samimiyet kitabıdır.

Dostluğun ve aşkın kitabıdır.

Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun yıllar önce yaptığı uyarıyı hatırlamanın vaktidir :

“Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şâh-ı Velâyet denir.

Dost ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağında, mübârek bir emânet vardır.

Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır.

Kucağındaki mübârek emânet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebûbekr’i yılan sokar.

Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.”

Aziz bir şâir ne güzel söylüyor :  ‘Dost yüzünü görmezsem, bu gözlerim nemdir benim”.

Baktığımız her yüzde Dost’u görme yeteneğine tekrar ulaşmanın zamanı bugün.

Müslümanlar için dinin özünün samimiyet olduğu gerçeği bugün yeniden kendisini hatırlatıyor.

İslam toplumları, kaygı verici olan çözülme tehdidine karşı yenilenmek istiyorlarsa, bu ancak, kutsala dayalı hayatın yenilenmesi olmalıdır.

Yoksa manevî hayatın en değerli desteğinden sapma ve gerileme artarak devam edecektir.

Kendi nefsani varlığımızda İslam vahyinin ilkelerini ahlaka dönüştürmedikçe krizler sürecektir. İslam’ın hakikatlerini dış dünyada görünür hale getirebilmek, ancak, bunları kendi hayatımızın kalbinde yaşamamızla mümkündür.

Dış dünyayı ihya etmenin biricik yolu, kişinin kendini manevî olarak yenilemesiyle mümkündür.

Bu yüzden neyi yitirdiğimizi hatırlamalıyız.

Hakikatte dirilmeyenler, dünyayı diriltemezler.

Biz, sanırım, bu samimiyeti kaybettik.

Bu muhasebeyi, bu murakabeyi yitirdik.

Bu yıl, Kutlu Doğum’un, başlık olarak “samimiyet”i seçmesini, bu yönde atılmış, samimi bir gayret, bir dua ve niyaz olarak görüyorum.

Unutmayalım, İslam, dış dünyaya hegemonik bir ele geçirme, çıkar ve hükmetme perspektifinden bakmaz. Çünkü böylesi bir yaklaşım, insanı tabiatın ve dünyanın hâkimi yapmamakla kalmaz, giderek kendisini de yok edecek olan bir yıkıma dönüşür.

Sınırsız ve denetimsiz kalkınma, varlığa hürmeti olmayan bir gelişme modeli, insanlığa felaketten başka bir şey getirmez.

Şehirlerimizi, tabiatı ve insanı, bu yaldızlı, sahte ideallere kurban etmek istemiyorsak, kendi varlığımızın kenarında yaşamaktan vazgeçmeliyiz.

Göksel olana isyan içindeyiz fakat farkında değiliz.

Neyi yitirdiğimizi hatırlamakta dahi çaresizlik içindeyiz.

Vahyin diriltici soluğuna kulak verelim.

Kendimize dönelim.

Kalbimizin ışığına...

Ruhumuzu kuşatan hakikate...

Varlığı çevreleyen kutsal hâleye yeniden bürünelim...

 

Yazarın Önceki Yazıları
Her yer Kerbela her dem Muharrem 12.10.2016“Sizin Çocuklar” Artık Başaramayacak 19.09.2016Allah ihmal etmez, mühlet verir 19.08.201615 Temmuz'un düşündürdükleri 02.08.2016"Ten Cehennemdir" 07.06.2016Medeniyetin kaynağı : Aşk ve İrfan 12.04.2016Modern edebiyat ve insani değerler 25.02.2016Suzan Anne de Göçtü 14.01.2016Üsküdar'dan dünyaya yeni bir yayın soluğu 02.11.2015İslam medeniyetinin kalbi: Doğu Türkistan 23.10.2015Üçüncü Dünya Savaşı 12.10.2015Terörün Meşrulaştırılması 27.09.2015Yeni Türkiye’nin gittikçe artan engelleri 27.08.2015Kısa Keseyim 03.08.2015Yunus Emre dizisi bağlamında televizyon - kutsal ilişkisi 10.07.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.