YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Sadık Yalsızuçanlar
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Dil Yaresi
15 Aralık 2014 15:04

Üniversiteyi, seksenli yılların ilk yarısında Ankara’da okudum. 1980 Darbesi henüz üzerimize karabasan gibi çökmemişti. Ankara, özellikle İstanbul’a, bir zamanlar payitahtlık yapmış olan Bursa ve Edirne’ye, sonradan sanayi ve ticaretin gürbüzleşeceği Kayseri, Adana ve Konya’ya göre dahi köy olarak bilinir ve sanılır. Değildir. Abdulkerim Erdoğan başta olmak üzre, Ankara’nın sosyal, siyasi ve kültürel tarihine ilişkin araştırmalar yapanlardan öğrendiğimiz kadarıyla, başkent, bir zamanlar –Osmanlı asırları özellikle- örneğin en çok vergi veren şehirlerdendir. İrfani birikimi bakımından oldukça zengindir. Erdoğan’ın belgelere dayalı tezine göre, Ankara’da sekizyüzü aşkın bilgenin kaydına rastlanıyor. Sadece Hacı Bayram-ı Veli, Bünyamin Ayaşi, Aziz Mahmud Hüdayi gibi ünlenmiş ariflerden ibaret zannedilir ve bu anlamda bir çoraklık olduğu sanılır. Yine değildir. Belirttiğim üzre, Ankara’da, başta Halvetiyye olmak üzre, irfani yolların birçoğunun seçkin yıldızları bir zamanlar oturmuş ve bu kenti şenlendirmişlerdir. Tiftik keçisi ve yünü, - ki beyaz altın olarak adlandırılır imiş ve bir tür yün borsası da oluşmuş- merkezi ürün olmak şartıyla, Ankara’da canlı bir zirai  ve ticari yaşam söz konusudur. Ahi zümresinin en güçlü olduğu şehirlerdendir Ankara. Öyle ki merkezi yönetimin dahi üzerinde bir egemenlik ve etkinlik halesi oluşturmuştur ahiyan-ı Rum burada. Fakat Cumhuriyet’e tedakküm eden dönemlerde ıssızlaşmış, bir zamanlar Hacı Bayram-ı Veli gibi yetkin bir arifin kalbinde bulunduğu, her açıdan capcanlı olan şehir tenhalaşmış, güçsüzleşmiş ve yoksullaşmıştır. Çeşitli nedenlerde başkent yapılan ve Müştak Baba’nın bunu ima eden bir şiirine de konu olan kent, İstanbul’a ve diğer bazı şehirlere nisbetle o dönemlerde gerilemiştir. Ankara’da kurulan bazı üniversiteler benim gibi taşradan çok sayıda öğrenci çekmiş, zamanla belleği değişmiş, dönüşmüştür. Edebiyat fakülteleri ve bölümleri açısından da zengindir. DTCF, Türkiye’de tarihi hayli eskimiş olan edebiyat bölümlerini barındırır. Hacettepe Üniversitesi’nde açılmış olan Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ise, özellikle seksenli yılların başlarından itibaren öğretim kadrosu ve devşirdiği ilgi açısından dikkate değerdir.

Cumhuriyet devrimleri arasında bugünlere de uç vermiş olan sonuçlarıyla en çok tartışılanı, harf inkılabıdır. Dile yapılan bu köktenci müdahale, toplumsal bellekte bir yırtılmaya yol açmıştır. Bir anda yabancılaştığımız ‘geçmiş’, bütün birikimi ile, bu dile aşina olamayan yeni kuşaklara gizlenmişti. Beyinde ve algıda adeta bir espas oluşturan bu değişimin sonuçlarını bugün daha derin biçimde yaşıyoruz. Akademyada çalışan personelin dahi, el yazması eserleri okumakta yaşadığı sorun, bilimsel çalışmaların, araştırmaların ve onlara dayalı yorumların güdükleşmesine yol açıyor. Örneğin bir Niyazi Mısri Divanı’nın o ‘dil’den okunması doktora konu edilmesine rağmen kemaliyle yapılamıyor.

Dildeki değişime ilişkin, Derrida’nın, bir İstanbul ziyareti sonrası bir dostuna yazdığı mektubundaki belirleme bize ışık tutabilir. Derrida söz konusu mektubunda şöyle diyor : ‘(…) Sana Türkiye'den kart atacağıma söz vermiştim Catherine. Fakat kuşkusuz bu bir mektup olacak, yine de posta kartı tonunda ve ritminde yazıyorum. Aslında hep düşündüğüm tek şeydir bu, ki sen bunu bir semptom olarak okuyabilirsin:  Benim ile birlikte seyahat yolum. Sadece onu, yani harfleri düşünüyorum. Bu durumda, Türklerin harflerini, Türk tarihini derinden etkileyen harf devrimini, kaybolmuş harflerini, şiddetle değiştirmeye zorlandıkları alfabelerini düşünüyorum. Kısa bir zaman önce, senin de tanıdığın o yetenekli kahraman komutan K.A’nın, ‘modern zamanlar‘ın bu cüretkâr, sarih, fakat zalim kurtarıcısının, halkını modernliğin eşiğine taşıyan emirleriyle oldu bu. En route, ileri, büyük yolculuğa devam! İleri marş! Nasıl da travmatik. Bizde böyle birşey olduğunu düşün : Cumhurbaşkanı, yarından itibaren yeni bir yazı sistemi kullanmamız gerektiğine karar versin. Üstelik dili değiştirmeksizin. Ve dünün harflerine dönüş kesinlikle yasaklanacak! Bu harf darbesi, bu şans veya bu darbe belki de her olayda bize vuruyor : Kişinin sadece soyunması değil, gitmesi, çıplak halde tekrar yola koyulması, beden değiştirmesi; harflerin, işaretlerin, her tezahürün vücudunu değiştirmesi gerekir ve bunu yaparken aynı kalmış, yani kendi dilinin hâlâ efendisiymiş gibi davranmak zorundadır. Bu harf değişiminin şiddeti bütün İstanbul sokaklarını kuşatmış; deşifre ettiğim herşeyin üzerinde, işporta tezgâhlarında, yüzlerde, mimaride, yürüyüşe çıktığım her yerde veya birçok göstergenin Cezayir’le ilgili anılarımı canlandırdığı ve hatta Fas, Yunanistan, Filistin ve İsrail anılarımı da canlandırdığı her yerde yaralar açıyor. Türkiye farklı yine de, fakat buraya gelmeden önce bile buranın belli bir ‘anısı‘ vardı bende. Kaçınılmaz olarak her şeyi ‘tanıyorum‘, çünkü insan bilmediği şeyleri de tanıyabilir, seyahatin tam kalbindeki harabe ilkesi de buradan çıkmaktadır. İstanbul, 10 Mayıs 1997.’ Derrida’nın ‘travmatik’ olarak nitelediği bu değişimin etkileri bugüne değin uzandı ve daha da süreceğe benziyor. Adına Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi denilen dil, esasen, Türk dilinin Osmanlı çağlarındaki biçimi ve ismidir. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle, ‘Arap harfleriyle yazılan-okunan bir Türkçe’dir. Bizim, seksenli yıllarda okuduğumuz Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde nitekim, birinci sınıfta, ‘Osmanlıca’ adıyla bir ders vardı ve bu, bu ‘dil’in alfabesini, gramerini, sözlük bilgisini, köken ve anlambilim boyutlarını öğretmeyi amaçlıyordu. Merhum Prof. Dr. Amil Çelebioğlu’nun verdiği derste, konuya çok uzak olan arkadaşlarımız bile zorlanmamıştı. Osmanlı Türkçesi andığım boyutlarıyla öğrenildiğinde, kadim metinleri okuma ve anlama kolaylığı sağlıyordu. Zaten bu temel bilgiden yoksun olanlar için tarih bindokuzyüzyirmili yılların ikinci yarısında başlıyordu. Oysa, Köprülü’nün beyanıyla, Müslüman olan Türklere verilen genel adıyla Türkmen’lerin, İslamlaşma süreciyle birlikte bu harf sistemini kullanmaya başladığını biliyoruz ve bu alfabeden neşet eden Türkçe’ye de Osmanlıca diyoruz. Bu macera, yine belirttiğim gibi, ‘devrim’in hemen sonrasında nihayete ermedi. 12 Eylül darbesinin komutanı Kenan Evren, onunla mahkemelik olmuş olan Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, liselere Osmanlıca dersleri konulması gerektiğini, 1970’li yıllarda İzmir’de yayımlanan Demokrat İzmir gazetesinde günlük yazılar kaleme alan şair Attila İlhan, hatta daha yeni adlar dahi o alfabeyle yazdılar, özel notlarını tuttular, şiirlerini imla ettiler. Osmanlıca bilmenin bugün bir tarihçi, toplumbilimci, edebiyatçı hatta gazeteci ve diplomat açısından önemi daha da belirginleşti. Bu sorun da pek çok konu gibi idelojik körlüğe kurban edildiğinden ve serinkanlı biçimde tartışılamadığından zaman kaybına, kültürel ortamın çoraklaşmasına yol açtı. Bugün -pek çok kayba rağmen- Osmanlı arşivlerinde onbinlerce klasör okunmayı bekliyor. Kitaplıklarda ve özel arşivlerde binlerce Divan, risale, menakıpname, mektup vs. çeviriyazımı ve anlaşılmayı gözlüyor.

Dil anlamdır. Aracın mesaj olduğunu söyleyen doğru söylüyor. Dil ve alfabedeki değişim sadece biçimsel bir değişim olarak kalmamıştır. Giderek hem geçmiş birikimle aramızda bir engeli yükseltmiş hem de zihniyet dönüşümünde sağlıksız bir yanı beslemiştir. Tarihe yaklaşımın da ideolojik ve mitik arızaları dikkate alındığında zaten bu birikime ulaşamayanlar güç durumda kalmıştır. Demin andığım Attila İlhan, sadece yetmişli yıllardaki gazete yazılarında değil, ölümüne değin birçok kitabında ve konuşmasında okullarda Osmanlıcanın öğretilmesini savundu. Cumhuriyet modernleşmesinin ‘ulusalcı’ boyutunu düşünce evreninin merkezine yerleştiren İlhan bu yüzden ideolojik körlerce çok eleştirildi. Oysa, bir şair olarak geleneksel şiir bilgi ve birikimini edinmeyi zorunlu görüyordu. Geçmiş sadece geçmiş değildi, bugünde de yaşıyordu, ve gelecek zaman bugünü de kuşatmıştı, hatta Eliot’ın ifadesiyle, bugün, gelecek zamanı da içerirdi. Bu süreklilik bilincinde olanlar, Osmanlıca öğretiminin ne kadar önemli olduğunu hep vurgulayageldiler. Bunlar arasında Murat Belge’yi, Samiha Ayverdi’yi, Ahmet Kabaklı’yı, İlber Ortaylı’yı, Nihat Sami Banarlı ve Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ı özellikle anmak gerekir. Bu sorunu sadece ‘türkiyatçılar’ değil, farklı meslekten kişiler, ilgi alanları farklı olan birçok kişi dile getirdi ve öğretim önerisinde bulundu. Murat Bardakçı, sorunu şöyle özetliyordu : ‘Bugün Türkiye’de bir münevverin Osmanlıca okumayı bilmesi lâzım. Atla deve değil. Türkiye’de entelektüelliğin şartı Osmanlıca bilmektir. Bizde kendi kültürünü bilmez,İngilizceden okumaya çalışır. Batı’yı bilmez sadece kafa çekip ahkâm keser. Ben şunu söylüyorum: Türkiye’de Osmanlıca bilmeyen entelektüeller cahildir. 1928 öncesi yazılmış şeyleri okuyamıyorsanız eğer, hiç ‘okur-yazarım’ diye geçinmeyin. Bugün bir İngiliz entelektüeli Shakespeare’i, Shelly’yi okur, bilir. Bizimkiler Nedim’i, Fuzuli’yi anlamaz, Şeyh Galip’i utanmadan İngilizcesinden okurlar. Birçok tarih kitabı hâlâ Osmanlıcandır bizde. Kendi kültürünü bilmeyen entelektüel olamaz. (…)’

Seksenli yılların ilk yarısında Türk Dili ve Edebiyatı okurken, Osmanlıca metinleri bir gazete bulmacası gibi çözdüğümüzü bugün hüzünle hatırlıyorum. Arada yaptığım ihmalden de bugün utanıyor ve sıkıntısını her daim çekiyorum. Bir Osmanlıca kitabı elime aldığımda, Derrida’nın mektubundaki hüzünlü ve ironik belirlemesi aklıma geliyor. Sorun sadece alfabenin değişmesi de değildi. Cumhuriyet tarihimiz boyunca birkaç kez, Türk dilinde abartılı biçimde arılaştırma çabası görüldü. Bunun kısmen gerekli hatta zorunlu olduğuna inanıyorum. Çünkü Osmanlı medeniyetinin ve imparatorluk yapısının pörsüyen, köhneyen yanlarının budanması, düşünceyi sarmalayan kalın teolojik  yırtılması gerekiyordu. Düşünmenin dinamik iç yapısı ile dışta oluşan kireç arasındaki çelişkinin giderilmesi gerekiyordu. Ne ki işin şirazesi biraz kaçtı ve neredeyse çivisi çıktı. Sonradan dengelendi ve dil büyük oranda kendi asli-doğal yatağına döndü. Bu türden müdahalelerin dilin kendi iç yasaları açısından hem anlamsız hem de sakıncalı olduğu anlaşıldı. Attila İlhan, 2005 yılında, Cumhuriyet’teki bir yazısında, ‘zurna neden zırt diyor?’ biçiminde soruyor ve şöyle cevaplıyor : ‘...zaten, 'özleştirme 'den filân vazgeçilip, olay, 'Türk halkının konuştuğu dil Türkçedir' esasına bağlandığı anda, sorun da halledilmiştir; iyi de, zurna sonradan neden zırt diyor; neden 40'lı, 50'li yıllarda, 'özleştirme' nin gemi azıya aldığını, bu yüzden de, Falih Rıfkı Bey 'in (Atay) Dilde istikrar istiyoruz, diye yazılar yazması gerekiyor.’

Özetle, yüzyıllar boyu kullandığımız ‘dil’de yazılmış kaynakların okunabilmesi ve anlaşılabilmesi için Osmanlıcanın bilinmesi zorunlu. Bunun artık siyasi-idelojik bir çatışmaya kurban edilmeksizin, bilimsel ve nesnel biçimde konuşulması, karara bağlanması ve bu yönde adımlar atılması gerekiyor. Yoksa zaman ve güç kaybı devam edecek. Başta akademya olmak üzere, hayatımızın bütün alanlarını bir biçimde etkileyen bu tatsız sorun bitmeyecek.

 

Sadık Yalsızuçanlar

Yazarın Önceki Yazıları
Her yer Kerbela her dem Muharrem 12.10.2016“Sizin Çocuklar” Artık Başaramayacak 19.09.2016Allah ihmal etmez, mühlet verir 19.08.201615 Temmuz'un düşündürdükleri 02.08.2016"Ten Cehennemdir" 07.06.2016Medeniyetin kaynağı : Aşk ve İrfan 12.04.2016Modern edebiyat ve insani değerler 25.02.2016Suzan Anne de Göçtü 14.01.2016Üsküdar'dan dünyaya yeni bir yayın soluğu 02.11.2015İslam medeniyetinin kalbi: Doğu Türkistan 23.10.2015Üçüncü Dünya Savaşı 12.10.2015Terörün Meşrulaştırılması 27.09.2015Yeni Türkiye’nin gittikçe artan engelleri 27.08.2015Kısa Keseyim 03.08.2015Yunus Emre dizisi bağlamında televizyon - kutsal ilişkisi 10.07.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.