YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Sadık Yalsızuçanlar
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Darbeler dönemi kapandı
02 Şubat 2015 07:49

28 Şubat 1997 günü yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısıyla birlikte açıklanan kararlarla sözümona ‘irtica’ya karşı askerî bürokrasinin müeyyidelerini içeren süreç, yakın siyasal tarihimizdeki kirli ve kanlı yerini almıştı. Kanlı diyorum, çünkü işin özüne vâkıf ve arkaplanını bilenlerin beyanlarına göre, 28 Şubat sürecinde onbini aşkın kişinin öldürülmesine karar verilmişti. Bunun üçbini aşkın kısmı gerçekleştirildi. Sözümona Hizbullah evlerinden çıkarılan, betonlardan fışkıran cesetler bunun bir bölümü idi. Bir bölümünü PKK marifetiyle gerçekleştirdiler. Bir kısmını ise, trafik kazası süsü verilerek, gözaltılarla, işkencelerle, kayıplarla…Bu kanlı süreç devam etseydi onbini aşkın ‘zararlı’ kişi öldürülecekti. Ölenlere rahmet diliyorum. Birçoğunu yakinen tanıyordum. Rahmetli İzzettin Yıldırım onlardan biriydi. 29 Aralık 1999 gününün akşamı, teravih namazı için hazırlanırken ‘kimliği belirsiz kişiler’ce kaçırıldı. Günlerce haber çıkmadı. Nihayet, 28 Ocak 2000 günü Kartal’da bir evde ‘ölü’ bulundu. İzzettin Yıldırım, Ağrı-Patnos’luydu. 1946 yılında doğmuştu. Babası Tahir efendi imamdı. Genç yaşta babasını kaybetti. İlkokuldan sonra Doğu’nun çeşitli illerindeki medreselerde okudu. Güzel gönüllü bir insandı. Memleketini seven, etnik milliyetçiliğe karşı olan, İslam ve insanlık aşığı biri idi. Kendini, ömrünü, babadan kalma minik varlığını Hakk’a tasadduk etmişti. Etnik teröre de karşıydı. Ülkesine, milletine ve insanlığa karşı sonsuz bir muhabbet duyan bu güzel insanı, 28 Şubat’ın arkasındaki Üst yapı yok etti. Günlerce işkence gördüğü sonradan ortaya çıktı. Bu ülkeye Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çöreklenmiş ve damarlarına sirayet etmiş olan İngiltere ve sonradan ABD güdümlü Üst Yapı, İzzettin Yıldırım gibi nice güzel insanı yok etti. İnsanların bu ülkeye ve insanlığa ilişkin umutlarını da böylece yok etmeye çalıştı.

Yıldırım gibi nice güzel insan, 28 Şubat sürecinde öldürüldü.

28 Şubat için ‘postmodern darbe’ nitelemesi, sinsice ve ustaca yapılmış bir nitelemedir. Böylece bu ‘darbe’nin kanlı boyutu da gözden kaçırılmış oluyordu.

Türkiye’de, 1940’ların ilk yarısına değin İngiltere; 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren ABD’nin (bugünkü Neocon kanadına yakın) güdümündeki bir yapı bu türden kanlı ve kirli darbelerin arkasında aranmalıdır. Kendisini ‘Üst Yapı’ (bugünlerde Üst Akıl olarak niteleniyor) olarak adlandıran bu örgüt, Türkiye’nin damarlarını bloke etmiş, hücrelerine değin sirayet etmiş, iktisadi, askeri, siyasi ve kültürel alanları sürekli, millet aleyhine domine edegelmiştir. Sözümona ‘bağımsız Türkiye’nin serencanıma biraz olsun bakıldığında, durumun hiç de böyle olmadığı, ‘bağımsızlığın’ efsaneden ibaret olduğu görülecektir. Birinci Dünya Savaşı’nda sonra Devlet-i Âliyye’nin bölüşülen toprakları üzerinde onlarca ‘yapay’ ve güdümlü devlet kuruldu. Türkler, Araplar, Kürtler ve diğer unsurlar birbirine düşman edildi. Bu ülkelerin başına tiranlar, Firavunlar, Nemrutlar getirildi. Bu ülkelerin yer altı ve yerüstü kaynakları sömürüldü. Direnmeler katliamlarla bastırıldı. Afrika, Mağrib, ‘Orta Doğu’, Balkanlar, Türk-İslam dünyası ve nihayet Türkiye üzerinde yaşayan tarihdaşların kaderi aynıdır. Zulüm, sömürü, katliam ve darbeler…Türkiye sözümona bağımsız bir ülke olarak kurulmuştu, lakin, çok geçmeden örneğin yüzyıllardır kullanılan harfler bir darbeyle değiştirildi. Harf darbesi, Türk milletinin belleğinin silinmesi girişimidir. Bu bellek yitiminin, bu milletin kalbinde nasıl bir yıkıma yol açtığını sonraki yıllarda daha yakından gözleme imkanı bulabildik. Yine, örneğin Türkiye, İngiltere, Fransa veya ABD’nin sömürgesi olsaydı, yüzyıllardır minarelerde aslî şekliyle okunan ezan-ı Muhammedî  değiştirilebilir miydi? Türkiye’de, Tek Parti döneminde 17 yıl boyunca bir adet dahi Mushaf-ı Şerif yayımlanmadı. Vakıf malları olan camiler, mescitler, hanlar, medreseler, çeşmeler, diğer yapılar yağmalandı. Satıldı, yıkıldı, yakıldı, koyun ağılına dönüştürüldü, askeri veya sivil depo olarak kullanıldı. Kuran eğitimi yasaklandı. Dinî eğitim tümüyle kaldırıldı. Tarih kötülendi. Bütün bu uygulamalar, bize, aslında Türkiye’nin de ‘bağımsız’lığının efsaneden ibaret olduğunu gösterdi. Nitekim 1950 yılında halkın iradesinin tecelli ettiği ‘beyaz ihtilal’ olarak nitelenen DP iktidarı da kanlı bir darbeyle sonlandırıldı. Milletin üç aziz evladı asıldı. Birinci Meclis’e yapılan ustaca darbeden sonra 1960 kanlı darbesi yakın Türk tarihinin nasıl ipotek altına alınmış, askeri vesayete dayalı bir sistem olduğunu ortaya koyuyordu. Ardından 12 mart ve nihayet 12 Eylül kanlı darbesi. Darbenin şefgenerali (yıllar sonra yargılandı ve rütbesi söküldü) anılarında, darbeyi yaklaşık üç yıl önce planlamaya başladıklarını itiraf etmişti. Evren’in Milliyet gazetesinde tefrika edilen anıları, ‘şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler’in en ilginç örneklerindendir. 12 Eylül kanlı darbesi, bu milletin masum evlatlarının da kanına nasıl girildiğini ortaya koydu. Biloançosu tam olarak belirlenemeyen, yaklaşık tesbitlere göre : Bir milyon 683 bin kişi fişlendi, bir milyona yakın kişi gözaltına alındı. 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi asıldı. 71 bin kişi irtica ve komünizm propagandası suçlamasıyla, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. 50 binin üzerinde kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. Yaklaşık 300 kişi gözaltındayken öldürüldü. 171 kişi işkenceden öldü. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi…

Bunlar belirlenebilenler…Peki ya belirlenemeyenler? Ya da bütün bunların ebeveynlerin, kardeşlerin, kuzenlerin, çocukların ruhunda yol açtığı travmalar?

Ülkenin geleceğine olan etkileri?

Bunları ölçmek çok zor.

12 Eylül öncesi, adeta bir bedenin iki kolu, sağ ve sol kolu olan siyasal unsurlar sürekli birbirine vuruldu, çarpıştırıldı.

Bunu, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun Mamak acılarından söz ederken yaptığı bir belirlemeden de okumak mümkün :

“O dönemde okullar, köyler, şehirler, mahalleler bölündü. Biz okullara, mahallelere, şehirlere sığamadık. Ülkeye sığamadık. Ama cezaevine girince 2,5 metrekarelik hücrelerde birlikte yaşamak zorunda kaldık. Ben Dev Genç Genel Başkanı ODTÜ'lü Mehmet Ali Yılmaz ve Dev sol yöneticileriyle 2,5 yıl aynı hücreyi paylaştım. Yeni gençliğe tavsiyem şudur: Kini, nefreti, cezaevi hücrelerini paylaşmak yerine ülkenin nimetlerini paylaşmak lazım. Onun için farklı olacağız ama bir arada yaşayacağız. Aykırı düşünüyor diye karşımızdakini yok etmeye çalışmayacağız.”

Yazıcıoğlu’nun bu belirlemesi, bize, gerideki ‘Üst Yapı’nın nasıl yıllarca Türkiye’yi, onun insan varlığını manipüle ettiğini apaçık gösteriyor.

28 Şubat ile ilgili sonradan ortaya çıkan kriptolu ABD mesajları ile, 12 Eylül günü, okyanus ötesinden gelen, ‘bizim çocuklar başardı’ iletisini birlikte okumak gerekir.

Fakat bu kez, değişen Türkiye ve dünya koşulları, ‘post modern’ bir darbeyi gerektiriyordu.

Bu süreçte Türkiye’nin önceki darbelerdeki gibi, can, kan, zaman ve enerji kaybettiğini gördük.

Türkiye’nin sürekli boğazını sıkan bu küresel kanlı ellerin son kanlı hamlesi 28 Şubat’tır.

Bugün, artık darbeler dönemi kapanmıştır.

Türkiye, askerî vesayeti sona erdirmiştir.

Milletin evlatlarının millete namlu çevirmesi süreci artık bitmiştir.

Bunun için yıllar boyunca bedel ödeyenlere selam olsun.

Kanlarıyla, canlarıyla, enerjileriyle, varlıklarıyla Türkiye’nin özgürleşmesine hizmet eden, sağcı, solcu, Türk, Kürt, Alevi Sünni herkese selam olsun.

Türkiye’nin ordusu artık, milletin ordusu haline gelmiştir. Türkiye, yıllardır, 28 Şubat gibi kirli, kanlı ve sinsi darbelerle sıkılan boğazını da kurtarmıştır. Nitekim ülkede kısa sürede yaşanan atılımlar bunu göstermektedir. Bu düzlüğe erişen Türkiye’ye karşı hamleler eskisinden daha yoğun bir biçimde yapılmaya başlanmıştır, ama sürekli boşa çıkarılmaktadır. Türkiye, tarihdaşlarıyla o ulu çınarın altında buluşmaya başlamıştır.

28 Şubat’ın o kirli ve karanlık döneminde bendeniz TRT’de, yapımcı olarak çalışıyordum.

O günlere ilişkin traji-komik bir anımdan söz etmek isterim :

TRT’da (Ankara Televizyonu’nda) ‘prodüktör’ idim. Bizden yılda birkaç kez, ‘öneri’ vermemiz istenirdi. Bir program önerdim. ‘Işık Doğudan Yükselir’ İslam medeniyetinin, ortaçağda Batı medeniyetine etkilerini konu edinecektim. İbni Sina, İbn-i Arabi, Gazzali, İbn-i Rüşd gibi kişilikleri anlatacaktım. 13 bölümlük bu belgesel ilkin komisyondan çıktı. Yapım hazırlıklarına başladım. Uzman hocaları aradım, görüşmeler yaptım, kaynak metinler hazırlanmaya başlandı. Fakat bir gün TV Daire Başkanlığından arandım, dönemin yöneticilerinden birinin beni çağırdığını, görüşmek istediğini söylediler. Gittim. Biraz uzunca bir görüşme oldu. Yönetici, bana, belgeselin konusunun güzel olduğunu fakat bunun o dönemde gerçekleştirilemeyeceğini gerekçeleriyle anlattı. Bu arada, ürkmüş bir halde, ‘bu İbn Arabi’yi niçin seçtin, Arap değil mi bu? Bunun yerine başka isimleri seçebilirdin’ anlamında bir şeyler söyledi. Sonra, ‘bu öneriyi iptal ediyoruz’ dedi. ‘Sen bunun yerine Çin medeniyetini konu edinen bir öneri ver. Seni Çin’e göndereyim, dilediğin kadar çekimler yap…’ diye ekledi. Yapamayacağımı söyleyip, teşekkür edip ayrıldım. Televizyonun en üst yöneticilerinden biri, İbn Arabi’yi bilmiyordu. Korkuyordu. ‘Arap’ olmak, evrensel bir ârif, bir düşünür de olsa suç nedeni gibiydi. İmam Gazzali’den de haberi yoktu. İmam ve Gazzali…Bu da yeterince korku ve ürkün nedeniydi. 

28 Şubat’ın arkasındaki halk düşmanı Üst yapı başarılı olmuştu. Öylesine bir korku salmıştı ki, ABD’de dahi adına üniversitelerde kürsüler kurulmuş olan İbn Arabi gibi evrensel bir düşünür, dönemin bazı ‘şeytanlaştırılmış’ İslamcı aktörleri gibi görülüyordu. Ona İbn Arabi’nin 11-12 yıl Erzurum, Sivas, Malatya ve Konya’da yaşadığını, Sadreddin Konevî’yi yetiştüirdiğini, 37 defterden oluşan o güzelim eseri Fütuhat-ı Mekkiye’yi kendi el yazısıyla imla ederek Konevî’ye yadigar bıraktığını, bu eserin bugün İstanbul’daki Türk-İslam Eserleri Müzesi kitaplığında bulunduğunu, bir zamanlar Devlet-i Âliyye’nin sultanlarının bu esere nasıl hürmet ettiklerini, onun düşünsel derinliğini, irfani zenginliğini…anlatmak imkansız ve beynude idi. İşte 28 Şubat, sadece insanları öldürmekle, fişlemekle, zan altında bırakmakla, görevlerinden uzaklaştırmakla, başlarındaki örtüye düşmanlık etmekle, bu ülkenin asli değerlerini lanetlemekle kalmadı, aynı zamanda, yıllardır kendi kendini sömürgeleştiren bir yönetici güruhun nasıl bir hale evrildiğini de bize gösterdi.

 

Sadık Yalsızuçanlar

Yazarın Önceki Yazıları
Her yer Kerbela her dem Muharrem 12.10.2016“Sizin Çocuklar” Artık Başaramayacak 19.09.2016Allah ihmal etmez, mühlet verir 19.08.201615 Temmuz'un düşündürdükleri 02.08.2016"Ten Cehennemdir" 07.06.2016Medeniyetin kaynağı : Aşk ve İrfan 12.04.2016Modern edebiyat ve insani değerler 25.02.2016Suzan Anne de Göçtü 14.01.2016Üsküdar'dan dünyaya yeni bir yayın soluğu 02.11.2015İslam medeniyetinin kalbi: Doğu Türkistan 23.10.2015Üçüncü Dünya Savaşı 12.10.2015Terörün Meşrulaştırılması 27.09.2015Yeni Türkiye’nin gittikçe artan engelleri 27.08.2015Kısa Keseyim 03.08.2015Yunus Emre dizisi bağlamında televizyon - kutsal ilişkisi 10.07.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.