YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Mustafa Aydoğan
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
TV, dizi, program vs.
29 Haziran 2015 09:20

Televizyon, yaygınlaşmaya başladığı ilk yıllarda, yani 1970'lerin sonu ile 80'lerin başlarında, dindar insanlar tarafından genellikle kötülük kaynağı olarak değerlendirildi ve uzun yıllar evlere sokulmadı. Öyle ki evinde televizyon kullanan insanlar gizli ya da açık bir şekilde kınandı, eleştirildi. Bunun nedeni üzerinde o yıllarda çok duruldu, tartışıldı ve dindar insanların kabul ve retlerinin mahiyeti üzerinde fikirler ileri sürüldü. Zamanla bu tartışmalar önemli ölçüde unutuldu ve hemen herkes televizyon kullanmaya başladı. Şimdilerde ise televizyonun gerekliliğini tartışmak neredeyse abesle iştigal anlamına geliyor. Hatta televizyonun "kötülük kaynağı" olduğu yönündeki kanaat, yerini, artık televizyonun etkin, verimli ve doğru bir şekilde kullanımı için ne yapabiliriz sorusuna bıraktı. Bir zamanlar televizyona karşı tavır alan insanların çocukları veya bizzat kendileri, televizyon kanalları kurmaya ve işletmeye başladılar. Böylece, bir zamanlar kınanan durum, artık bizzat içinde yer alınan bir duruma dönüştü.

İşin başından beri, galiba, şöyle bir gerçeklik vardı: Televizyon kullanımına yönelik ilk yıllarda yapılan eleştiriler ve takınılan olumsuz tavırlar, dindarlıkla ilişkili olduğu kadar, belki de daha fazla, modern dünyaya karşı yabancılıkla ilgili bir durumdu. Yani, bazılarının söylediği şekliyle söylersek "köylülükle" ilişkili idi. Toplum, geçen süre zarfında televizyona "alıştı" ve onunla ilişkisini kendince bulduğu bir takım gerekçelerle "mantıklı" bir zemine oturttu. Bu zeminin doğruluğu ya da yanlışlığı noktasında bir şey söylemek istemiyorum. Benim bu konudaki fikrim başka. Karşı karşıya kaldığımız durumun işlevi üzerinden değil, mahiyeti ve kökeni üzerinden bir sonuca varılabileceğini düşünüyorum.

Televizyon izlemenin iyiliği ya da kötülüğü noktasında kimseye bir öneride bulunacak değiliz. Zaten böyle bir öneri, abesle iştigal olarak değerlendirilecektir. Çünkü, televizyonunda içinde bulunduğu kitle iletişim araçları ve sosyal medya, örümcek ağı gibi insanı öylesine sarmış durumda ki içinden çıkabilmek hayli güç.

Televizyon, hem izlenmesi hem de bizzat işletilmesi ya da bir vesile kılınarak kullanılması anlamında bir sorun olarak görülmeyebilir. Televizyonu sadece "kendisi" olarak değerlendirdiğimizde, yani bir takım programların izlenmesi, yapılması, işletilmesi ve kullanılması durumunda bir sorun teşkil etmeyebilir. Hatta, iyi ve doğru bir şekilde kullanıldığında "bir hizmet göreceği" de düşünülebilir. Benim bunlara şimdilik bir itirazım yok. Öyle ki başka bir çaremizin olmadığını bile düşünebiliriz.

Ne ki, televizyonun ya da genel olarak da teknolojinin, üzerinde düşünmeyi bırakmaya ve dikkatimizi soğutmaya gelmeyecek bir tarafı da var.

Televizyon da dahil bütün iletişim araçları ile sosyal medya araçları Batı düşüncesinin ürettiği teknolojinin bir ürünüdür. Bu araçları, kendi başına işlevi olan, hangi ele geçerse o elin sahibine hizmet edecek araçlar olarak görmek bir yanılgı da olabilir.

Allah'ın adaleti şaşmaz bir adalettir ve adalet, sadece iyinin (ya da Müslümanın) lehine işleyecek diye bir kural yoktur. Adalette birinci kural, sanırım, çalışanın çalıştığının karşılığını alması kuralıdır. Düşüncenin sınırı, ürettiği fikirler yumağının sınırı olarak kalmaz. Düşüncenin sınırı, ürettiğinden daha geniştir. Dahası, düşüncenin, ürettiği fikirden çok bu fikrin sonuçlarının ruhuna sirayet eden bir tarafı vardır.

Düşünce kime ait ise, bütün sonuçları ile onun ruhundan ve inancından kuvvet alır ve sonuçta sadece ona hizmet eder. Mutlak adaletin gereği de budur. Bir şeyin maliki, onun sonuçlarının da malikidir. Tarla sahibi, tarlada yetişen her şeyin sahibi olur. İşin özeti, her düşünce ameliyesi, bütün sonuçlarıyla, nihayetinde o düşüncenin sahibine ve kaynağına hizmet eder. Çünkü, düşüncenin sonuçları, esas olarak, insanı elinden, gözünden ya da bedeninden değil, ruhundan yakalar. Ruhundan yakalanmış insanın dönüp kendine bakması, kendi durumları üzerine fikretmesi için öncelikle bütün sonuçlarıyla bu yakalanmadan kurtulması, yani özgürleşmesi gerekir.

Teknolojinin her türlü ürünü, eninde sonunda, genel çerçevede Batıya hizmet eder ve mutlak adalet de bu hizmetin gerçekleşmesi için yolu açar.

Müslümanın, Müslüman olmayanın düşünce ameliyesi ile ürettiği şeylerle kendi inandığı hakikatlere hizmet edebilmesi hem ilahi adalete uygun değildir hem de hakikate uygun değildir.

Müslümanların, eğer kendi inançları doğrultusunda bir sonuç elde etmek istiyorlarsa, her şeyden önce, kendi düşünce dünyalarını kurmaktan, bu yolda gerekiyorsa beyinlerini kanatmaktan başka şansları yoktur.

Düşünmenin bedelini ödemeyenin, ne sözünün ne de eyleminin bir hükmü olmaz.

Yazarın Önceki Yazıları
Hayır! Bu biriciktir 07.11.2015Duygu ve Kader 28.10.2015Kıyıya vuranlar 04.09.2015Kültür, Duygu bütünlüğü ve Türkiye'nin sorunu 23.08.2015Masal 13.08.2015Yaz günleri 03.08.2015Tarih ve Zaman 27.07.2015Yunus'un aşk yolculuğu 18.07.2015Oruç geceleri 13.07.2015Güneş donanması 22.06.2015Siyasetin ve siyasetçinin dili 15.06.2015Yaza/bilmek 09.06.2015Okumak, bir aşk işidir 29.05.2015Noktanın sırrı 13.05.2015Acıklı olan, acıma ve gerçek 07.05.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.