YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Mustafa Aydoğan
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Sebepsizlik ilkesi ve insan
08 Ocak 2015 17:30

Şems-i Tebrizî, Makâlât'ında şöyle bir ifade kullanıyor: "Allah'ın işi sebepsizdir. Bir adam vardır ki, dervişler için iki yüz dirhem sarf eder hiçbir tesiri olmaz. Başka birinin verdiği beş dirhem daha faydalı olur" (Makâlât, Ataç Yayınları, 2013, Sh.79)

Bu ifadelerden anlaşılması gereken her ne ise onu anlamamızın yolunun nereden geçtiğini açıklamak kolay değil. Lâkin, üzerinde düşünmemiz gereken bir durumla karşı karşıya olduğumuz da açık.

Bir sebebe dayanmadan gerçekleşen birçok hadise, insanın günlük yaşamı içinde de vukubulur. Hem duygu dünyamızda hem de ilişkiler ağımızda izah edilmesi bizim için mümkün olmayan durumlar yaşayabiliriz. Sebepler, hadiselerin arkasında öylesine kaybolur ki adeta bize aklımızın bir sınırı olduğunun açıklanmak istendiği sonucuna varırız.

Tebrizî'nin ifadesini, ihlas kavramıyla izah etmeye kalkışarak şöyle bir açıklamaya teşebbüs edenler olacaktır: "İki yüz dirhem vermiş olan kişinin niyeti halisane değildi, bu nedenle de hiç bir tesiri olmadı. Oysa beş dirhem veren kişinin niyeti halis bir niyetti, bu nedenle de faydalı oldu." Bu izahın temelinde, Tebrizî'nin sözüne bir sebep bulma gayretinin yattığı çok açıktır. Eğer durum böyle bir izahla aydınlatılabilseydi Tebrizî de bu açıklamayı yapardı ve her şeyden önce ilk cümle olan "Allah'ın işi sebepsizdir" cümlesini kurmazdı. Bu nedenle, Tebrizî'nin ifadesindeki iki yüz dirhem ve faydasızlık ilişkisi ile beş dirhem ve faydalılık ilişkisinin bir sebebe dayanarak değil de başka bir şekilde kavranabileceği sonucuna varmamız gerekiyor.

İnsan aklı, sebepler zincirine bağlı olarak kavrar. Yani, sebebe dayanmayan hiç bir şey, aklın karşısında kendine esaslı yer bir edinemez. Aklın evi, sebeplerin birbirleriyle bağına göre düzenlenmiştir ve oraya gelecek her konuk kendini sebepler zincirinin bir halkası olarak izah etmek zorundadır.

Ne ki, 'her şeyin bir sebebi olduğu' genel kanaatini ya da genel ilkesini esas aldığımızda, aklın sınırlarını nihai sınır olarak görmemiz gerekeceği açıktır. Çünkü sebep, bir şeyin akli sınırlar içinde vuku bulması veya akli sınırlar karşısında kabul görmesi için mevcuttur. Mesela, bir insanın dünyaya gelişini, ancak onu doğuran bir kadının ve o kadınla ilişki kuran bir erkeğin mevcudiyeti hususundaki sebepler ağına müracaat ederek kabul edebiliyoruz. Yani, bir erkek ve bir kadının bir araya gelmesi hadisesini bir çocuğun doğması için olmazsa olmaz şart olarak kabul ediyoruz ki bu, bizim sebepler ağına mecbur olduğumuzun en büyük göstergesidir. Bunun aksi bir durum, yani erkek olmaksızın sadece bir kadının herhangi bir ilişkiye muhatap olmaksızın çocuk doğurabileceğini, sebepler ağıyla kavrayabilen aklın kabul etmesi oldukça zordur. Oysa İsa Aleyhisselamın doğum şekli tam da böyledir. Bu doğum şekli, sebepler zincirini kıran bir hadisedir. Daha da ileri giderek, kadını da ortadan kaldırıp annesiz ve babasız olarak doğumun mümkün olduğunu söyleyebiliriz ki bu durumda, sebepler ağı bütünüyle imha olacaktır. Mesela, Hz. Âdem'in yaratılışı, doğarak var olmaya ilişkin bütün akli sebepler ağımızı imha edecek bir örnektir. Buradan anlıyoruz ki, bir anne ve babadan doğuyor olmamız Allah için bir mecburiyet değil, sadece varoluşa ilişkin durumları insanın akli sınırları içinde anlaşılır kılmak içindir. Yani anne ve baba, bir çocuğun dünyaya gelmesi için sadece bir sebeptir, yaratılış için asıl unsur değildir. İşin özüne inebilmemiz için bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor: Esas ilke  "sebepsizlik ilkesi" midir, "sebepler ağı ilkesi" midir?

Bir insanın deniz üzerinde yürümesi, sebepler ağı ilkesine göre mümkün değildir. Denizin üzerinde durabilmek için ya batmayan bir şeye tutunmak ya da yüzmek gerekir. Aynı şekilde havada durmak için de yer çekimine meydan okuyan bir sisteme tabi olmak gerektiğini düşünürüz. Çünkü insana verilmiş akıl, derin sular ile geniş boşlukların bir takım fizik hadiselere dayandığını, ancak ve ancak bu fizik hadiselerle uyumlu sebeplere tutunarak su ile ilişki kurabileceğimizi veya hava boşluğunda durabileceğimizi, aksinin mümkün olmadığını söyler. Yine aynı şekilde, insanın mekâna ve zamana bağlı olduğunu, mekânı ancak bir süreye bağlı olarak kat edebileceğimizi, zamanın da kendine ait kaideleri olduğunu kabul ederiz. Musa Peygamberin denizi geçmesi hadisesi ile Peygamberimizin Miraca çıkma hadisesi yine bu kabullerimizi ortadan kaldıran ve aklî bir sebebe bağlı olmaksızın hadiselerin zamana ve mekana bağlı olmadan gerçekleşebileceğini gösteren örneklerdir.

Verdiğimiz örneklerin istisnai örnekler olduğunu ileri sürmek, 'sebepler ağı ilkesi'ne sıkı sıkıya bağlı olduğumuzun bir kanıtı olacaktır. Bu örnekleri istisnai örnekler olarak görmekle aslında bir anlamda "sebepsizlik ilkesi'ne karşı direnç gösterdiğimiz sonucu da çıkarabiliriz. Bu direnç gösterme durumunu bir karşı çıkış anlamında değil de, kavranması güç durum veya kavranması imkânsız durum olarak ifade ettiğimizi belirtelim. Zaten Şems-i Tebrizî, yukarıya alıntıladığımız ifadesinin devamında şöyle diyor: "Bu mânaları, öğrenmekle, tartışmayla anlamak mümkün olsaydı, âlemin toprağını başında taşımak yaraşırdı." Yani bir anlamda "sebepsizlik ilkesi"nin bilgi ile elde edilebilecek bir durum olmadığını ifade etmiş oluyor.

Mucize, menkıbe, efsane ve hurafe kavramalarını, genel olarak insanın "sebepsizlik ilkesi"ne bütünüyle direnç göstermediğini veya sebepsizlik ilkesiyle bağ kurma kabiliyetinin mevcut olduğunu gösteren kavramlar veya durumlar olduğunu söyleyebiliriz. Mucize, sebepler zincirinin Peygamber vasıtasıyla; Menkıbe, veliler vasıtasıyla; efsane, beşer vasıtasıyla, hurafe ise cahiller vasıtasıyla kırılmasıdır. Mucizeden hurafeye kadar kırılmış bütün sebepler ağı, aslında Allah'ın sebepsiz yaratışının bir göstergesi olarak da görülebilir. Yaratılışın her türünün yaratıcının bir eylemi olduğunu düşündüğümüzde,  yaratılmış olanın varlığını bir sahihlik ya da aklîlik veya nitelik meselesi olarak göremeyiz. Varlık bulan her durum yaratıcının izni ile vukubuluyorsa eğer, ki öyledir, hurafe de yaratıcının izni dahilinde vukubulmaktadır. Bu nedenle hurafe, her ne kadar cahilane olsa da "sebepsizlik ilkesi" dairesinde bir oluştur. Hurafe, çoğu zaman sebepler ağını unutarak bir sebepsizlik durumu oluşmasına yol açar. Basit gerçeğin gerisindeki sebep birden kayboluverir.

Sebepler ağı, aslında, insanın bilebileceği bilgilerin birbirleri ile ilişkili olması durumudur. Diğer bir ifade ile sebep, insanın akıl sınırları içine sığabilecek bilgilerin birbirleri ile ilişkililik durumudur. Oysa yaratılmış olan bilgi toplamını ve mahiyetinin ne olduğunu bilmiyoruz. Yani bir yaratılmış bilgi toplamı var, bir de insanın bunlar içinden bilebilecekleri var. Denilir ki, insanın bilebileceği bilgi toplamı ile yaratılmış olan ve insanın bilmesinin mümkün olmayacağı bilgi toplamının birbirine nispeti, dünyanın bir topluiğne ucuna nispeti gibidir. Buradan çıkarak şunu diyebiliriz ki ‘sebepler ağı ilkesi’ olsa olsa insanın bilebileceği bilgi ağı için geçerlidir. Peki insanın bilmesinin mümkün olmadığı o devasa bilgi toplamı bir sebepler ağına göre mi, yoksa "sebepsizlik ilkesi"ne göre mi varlık bulmaktadır. Ki, bahsettiğimiz devasa bilgi toplamı, insanın bilmesi mümkün olan o minik toplamı da belirlemekte ve ona hükmetmektedir.

Allah, yaratışında bir sebebe mecbur değildir. Peygamber ise, tebliğini sebepler ağına bağlı olarak sunar. Çünkü onun sunduğu tebliğ doğrudan, akletmek için sebepler ağına muhtaç olan insanı muhatap almaktadır.

Bu durumda şunu diyebilir miyiz acaba: Yaratılışın ve yaratışın ana ilkesi "sebepsizlik ilkesi"dir. Yaratıcı ile insan arasındaki ilişki ise insan açısından "sebepler ağı ilkesi"ne bağlıdır. "Sebepsizlik ilkesi"ne ancak ve sadece 'iman' aracılığıyla ulaşılabilir. "Sebepler ağı ilkesi" de, insanın imanın gereklerini (daha genel tanımıyla söylersek ‘beşeri gerekleri’ diyebiliriz) yerine getirmesi için gerekli olan kurallar bütünüdür. Tevhid kelimesi "sebepsizlik ilkesi"ne kavuşturur, şeriat ise "sebepler ağı ilkesi"yle insanı terbiye eder.

Yazarın Önceki Yazıları
Hayır! Bu biriciktir 07.11.2015Duygu ve Kader 28.10.2015Kıyıya vuranlar 04.09.2015Kültür, Duygu bütünlüğü ve Türkiye'nin sorunu 23.08.2015Masal 13.08.2015Yaz günleri 03.08.2015Tarih ve Zaman 27.07.2015Yunus'un aşk yolculuğu 18.07.2015Oruç geceleri 13.07.2015TV, dizi, program vs. 29.06.2015Güneş donanması 22.06.2015Siyasetin ve siyasetçinin dili 15.06.2015Yaza/bilmek 09.06.2015Okumak, bir aşk işidir 29.05.2015Noktanın sırrı 13.05.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.