YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Mustafa Aydoğan
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Noktanın sırrı
13 Mayıs 2015 10:22

Muhammed Nûr'ul - Arabî, Mısır'da doğmuş (1813), Ustrumca'da vefat etmiş (1884). Mısır, sadece dünyaya geldiği bir mekan görevi görmüş, asıl doğuşu diyebileceğimiz manevî doğuşu Rumeli'de gerçekleşmiş. Hayatının çoğu Rumeli'de geçmiş. Ana dili Arapça, gönül ve ilim dili Türkçe. Bütün ilim hayatı Türkçe'nin bir irfan diline dönüşmesi için, irfanı ise Türkçe telaffuz etmek için geçmiş. Son derece zeki, son derece irfana düşkün, son derece insanlık için ve İslam için yaşama gayretinde.

7 yaşından itibaren ilim ile meşgul olmuş ve "kendini bilen rabbini bilir" hadis-i şeriflerinin manasını bir hayat formuna dönüştürmenin gayreti içinde olmuş. Bu gayret onu, mekandan mekana taşımış; Kahire'den Yanya'ya, Yanya'dan Mekke'ye, Bağdat'a, Üsküp'e, Medine'ye, İstanbul'a yolculuklar yapmış. Bir ilim ve irfan gezgini olarak mananın ve kalbin dirilişinin peşinde açmış, açıklamış, açıklanmış ve en sonunda manevi iklime Pîr olmuş. Realiteyi olduğu kadar rüyayı da hakikatin bir açıklanma alanı olarak keşfetmiş, bütün erenler gibi. Rüyalarını Peygamber efendimiz şereflendirmiş ve ona aşk çeşmesinden su vermiş.

Bilgi başka, irfan başka. Ama bilgi ile irfan arasında bir yol vardır. Bu yol, insandan insana değişiyor. Kimine kısa, kimine uzun. Kimine kolay, kimine zor. Kimine mümkün, kimine imkansız. Bilgi, bazı insanlarda, bütün eksiklik ve çürüklerinden arınarak sağlam bir irfani mayaya kavuşuyor. Okuyarak ve duyarak öğrenilenlere yepyeni ve geniş bir zenginlik alanı açan, kirli noktaları arıtan, temizleyen ve manayı derinleştiren tuhaf bir gönül ve kader eğitiminden geçen insanlardan bahsediyoruz. İlim tarihi, özellikle de tasavvuf tarihi bize bu konuda bir çok örnekler sunmuştur. Ebu'l Hasan Harakanî'den Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye, İbn-i Arabî'den Niyâz-ı Mısrî'ye bir çok irfan ehlinin hem bıraktıkları eserler itibariyle hem de yaşadıkları bir takım manevî durumlar itibariyle insanın normalini son derece zorlayan ve ona ebedî bir hüviyet kazandıran bir ilme sahip olduklarını görüyoruz. Bazı noktaları itibariyle şaşırtıcı ve idrakimizi zorlayıcı tespitler ve durumlar içinde görüyoruz onları. Mekanı ve zamanı parmak ucuyla öteye iterek, hakikatle aralarındaki sınırı ve süreyi silikleştirebiliyorlar. Mana alemden bahsediyorlar; gecenin ve gündüzün dışında, tıpkı çizginin bir noktada birikmesi gibi, zamanı yekpare bir 'an'da keşfedebiliyorlar. Böylece,  bir oluş ve onarılış süreci başlıyor. Bir eğitim sürecine tabi tutuldukları kesin ama eğitilen kim, eğiten kim? Bir gönül eğitimi, diyebiliriz buna. Ne ki bazı yönleriyle gönülü de aşıyor sanki. Belki de bir gönül eğitimi olmanın ötesinde bir kader eğitimidir söz konusu olan. Kader eğitiminden kastım, ariflerin insanlığa bir öğretmen misalinde gelmiş (veya gönderilmiş!) olduklarıdır. İnsanlığı ve ilmi yeniden diriltme ve arıtma görevini üstlenmiş, son derece zeki ve bir manevi soyluluğa sahip insanlardır.

Muhammed Nûr'ûl Arabî'nin de bu zekaya ve bu manevi soyluluğa sahip olduğunu görüyoruz. Diğerleri gibi o da, bizzat yaşanmadığı sürece inanılması güç ve bazılarına garip gelebilecek haller içinde manevi ilimleri edinmiş ve seyr-i sülûkunu tamamlamıştır.

*

Muhammed Nûr'ûl Arabî, hakikatin anlaşılmasına bir başlangıç noktası olmayı arzu etmiş ve nokta'nın içindeki varlık nefesini kurcalamış.  Bu çabası ona rüyasında peygamberi görme imkanı hediye etmiş. Böylece, ilim, bir sır olarak bütün vücudunu nokta nokta mühürlemiş. Nasıl ki Allah Resulünün sözleri de Hz. Ali'nin vücudunu nokta nokta mühürlemişse... Allah Resulü'nün "Allah'ın bütün sırları semavî kitaplardadır. Semavî kitaplarda olanların hepsi Kur'an'dadır. Kur'an'da olanların hepsi Fatiha'dadır. Fatiha'da olanların hepsi Besmele'dedir. Besmele'de olanların hepsi "b"nin altındaki noktadadır" sözleri karşısında bir tür cezbeye kapılan Hz. Ali, "'b'nin altındaki nokta benim" diyerek acele ile sır içindeki sırrı ortalığa serivermişti. Böylece, kainatın ortasına mübarek bir sofra açılmış oldu.  Muhammed Nûr'ûl Arabî, bu sofranın her an ve mekanda taze bir halde durduğunu görüp başına oturan nadir insanlardan biridir.

Nokta'daki Sır, görünmesinin imkansızlığında mı, yoksa apaçıklığında mıdır? Muhammed Nur'ul Arabi'nin gönlü bu soru karşısında hep med-cezir halindedir. Dahası, onun gönlü, cevabın içinde bir salıncak gibidir. Gider-gelir, anlar-susar, yapar-saklar. Böylece, Melâmîliğin nihai şöleni onun manevî gölgesi altında yeniden başlamıştır. Saklı olanın saklı olduğu yerde kalması için kendini açıkta bırakmıştır. İnsan-ı Kamil, hep açıktadır. Kendi vücudunu adeta bir bıçak ucuyla oyarak gönül gözüne bakış aralığı açan her insan bu açıkta duranı görebilir.

*

Nokta'nın Sırrı  (Noktatü'l Beyan) adlı risalesinde çoğu paragraf nidalarla başlar; "Ey âşık kardeş", "Ey yar" gibi. Zaman zaman "Ey talip", "Ey biçare", "Ey birader", "Ey sadık dost" şeklinde seslenirse de çoğunlukla iki ifade biçimine yer verilir: "Ey âşık kardeş" ve "Ey yar". Şu örneklerde  olduğu gibi:  

"Ey âşık kardeş, bu ilmin sırrı, yakıcı ve aydınlatıcıdır." (Sh. 38)

"Ey yar, sabit ol ki, kalp Allah'ın mazharıdır, şahın aynasıdır." (Sh. 76)

"Hakiki Aşk" faslında şöyle diyor Arabî : "Müdrik âşıka derler. Müdrek maşuka derler. Ve idrak aşka derler." (Sh. 84).

"Ey âşık kardeş" nidası, hakikati idrak etmeyi arzu edenlere, buna meyli olanlara söylenmiş olmalı.

Nokta'nın Sırrı adlı risale, insanın kendini bilme noktaları üzerinde durur ve insanın varlık içindeki konumunu izah eder. İlim ve insan arasındaki sırlı kavşaklara uğrar ve oralardan işaretler verir. Bu işaretleri görüp anlayabilecek kişinin ancak hak âşığı kişi olması gerekir ki söylenenler karşılığını ve yerini bulsun. Âşıklık yeteneği olmayan kişinin önüne varlığın hepsi konsa ve bütün izahlar eline tutuşturulsa çare olmayacağı açıktır. Çünkü "Her kimde hangi sıfat galipse elbette dirilme günü o suretle haşr olur." (Sh.107). Arabî, bir sır'dan bahsediyor. Sır, sevgilidir. Sevgiliyi bulmak için aramak gerekir. Aramak için ise aşk gerekir. Aşk yoksa, kim neyi arayacak ve neyi bulacak?

Dervişin evi, dert evidir. Çareler ise bir nokta sandığının içine konmuş. Sandık açılmayı arzuluyor; her an açılmaya hazır ve sevinçle kendini açacak eli bekliyor. Ne ki, bütün arzuladığı birazcık arayış telaşı. Aramaya başlayanı görse kendisi bulunmak için harekete geçecek. Aramak için ise dert lazımdır. Kişinin bir derdi olmalı ki ona çare için kalksın orayı burayı yoklasın. Arabî, aramak için ayağa kalkmışlara ve arayış istidadı olanlara sesleniyor: "Ey âşık kardeş" diyor, "sana acayip bir hikaye anlatacağım, aklını topla, iyi anla, hafıza kuvvetine ver, iyi saklasın, ebedler ebedî sana ölümsüz hayat sebebi olsun." (Sh.35)

İnsan, anladığıdır. En mükemmel anlayış ise, hak âşıklarının anlayışlarıdır. Onlar böylece bizatihi hakikatin aynası olurlar. "Her nesne ki, idrak ettin, o dem sen osun. Ve o dem o idrak ettiğin senin aynındır."

Muhammed Nûr'ûl Arabî, 20. yüzyılın kulağına hakikati fısıldamak üzere görevlendirilmiş bir ilim ve irfan sahibi. Melami geleneğini yeni bir yoruma kavuşturmuş, ona kendi mührünü vurmuş, Niyâzi Mısrî'nin Divan'ını şerh ederek bu geleneğin kaydını düşmüş. Bu kayıtlar bundan böyle de bilinmeye ve takip edilmeye devam edilecektir. Çünkü hakikat geleneğinin âşıkları hep olacaktır.

Kaynak

Noktatü'l Beyan (Noktanın Sırrı), Muhammed Nûrû'l Arabî, Haz. H.Rahmi Yananlı, Büyüyenay Yayınları, İstanbul, 2012

Yazarın Önceki Yazıları
Hayır! Bu biriciktir 07.11.2015Duygu ve Kader 28.10.2015Kıyıya vuranlar 04.09.2015Kültür, Duygu bütünlüğü ve Türkiye'nin sorunu 23.08.2015Masal 13.08.2015Yaz günleri 03.08.2015Tarih ve Zaman 27.07.2015Yunus'un aşk yolculuğu 18.07.2015Oruç geceleri 13.07.2015TV, dizi, program vs. 29.06.2015Güneş donanması 22.06.2015Siyasetin ve siyasetçinin dili 15.06.2015Yaza/bilmek 09.06.2015Okumak, bir aşk işidir 29.05.2015Acıklı olan, acıma ve gerçek 07.05.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.