YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Mustafa Aydoğan
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Acıklı olan, acıma ve gerçek
07 Mayıs 2015 08:52

Kerem adında, aynı sırada oturduğumuz bir sınıf arkadaşım vardı. İlkokul dört veya beşteyiz. Yetiştirme Yurdu'nda kalıyordu. Anne ve babası yoktu ve bedensel özürlüydü. Başını sürekli hareket ettiriyor ve kollarından birini rahat kullanamıyordu. Küçük ve sempatik bir yüzü vardı.

Kerem'in çaresiz, masum ve sahipsiz olduğunu düşünüyordum. İçinde bulunduğu şartların ona acıdan başka bir gerçeği hediye etmemiş olduğunu hissediyordum. Bu küçücük yaşında evsiz, yetim ve öksüz kalmış bir çocuk için kim aksi bir düşünceye sahip olabilir ki! Doğal olarak ona çok acıyordum. Elime fırsat geçse Kerem'e dünyaları verirdim. Kerem benim gözümde, yürüyen ve konuşan bir 'acı yumağı'ndan başka bir şey değildi.

İnsan evladının başkalarına acımakta son derece cömert olduğunun pek farkında değildim o zamanlar. Yeter ki acınması gereken bir durumla karşılaştığımızı düşünelim, anında merhamet heykeli kesiliriz. İnsanın kendi acılarını kapatmasının, onların üstünü örtmesinin en pratik yollarından biri, acıma duygusunu başkaları üzerine çevirmesidir. İnsan, başkasının içinde bulunduğu yaralı gerçeğin, sadece onun için mevcut olduğunu hatta sadece ona has olduğunu düşünür, kendi gerçeklerinin gerisindeki ağır sancıyı bir süreliğine unutuverir.  Böylece, kendi acınası durumuna gözleri kapanır ve acıma duygusunu başkaları üzerinde hoyratça kullanır.

Hemen söylemeliyim ki, Kerem'e duyduğum acımanın benim için ağır sonuçları oldu. Acıdığım çocuk, bir müddet sonra, bütün acısını üstüme boşaltmak istercesine üzerimde işkence teknikleri denemeye başladı. Kerem, bir acı yumağı olmaktan çıkıp, bir işkenceci haline dönüştü. Yüzündeki saflığın gerisinde sınırsız bir  ezme tutkusu olduğunu fark ettim.

Çaresiz sandığım Kerem'in karşısında bir müddet sonra ben çaresiz hale düşmeye başladım. Ne tür önlem alırsam alayım, Kerem'in o önlem karşısında yeni işkence taktikleri geliştirdiğini gördüm ve böylece iyiden iyiye köşeye sıkışmaya başladım. Köşeye sıkışmakla birlikte karşı atağa geçemiyordum çünkü Kerem'in acınacak durumda olduğunu düşünüyor ve ona zarar vermek istemiyordum. Sadece bana acı vermesini engellemekle sorunun çözüleceğini düşünüyordum. Bu da Kerem'e sınırsız bir işkence yapma imkanı veriyordu.

Hayatta acı çekmek dışında başka bir gerçeğe sahip olmayan birisinin, kolayca bir işkence kaynağına dönüşmesini anlayamıyordum. Acı çekmiş olmanın acı vermeye engel olacağına ilişkin bir varsayımdan hareket ediyordum herhalde. Sanıyordum ki acı vermek, acı çekmemiş olanların tanımadıkları bir duygu durumunu başkaları üzerinde uygulamasından ibarettir. Tabii, bunları çok bilinçli ve teorik olarak düşünüyor değildim; bugünden geriye baktığımda tanımlamaya en uygun ifadelerin bunlar olduğunu görüyorum. Yoksa on bir veya on iki yaşında olduğum o yıllarda, acıya ilişkin bir teorimin olduğunu sanmıyorum.

Kerem ile yaşadığım fiili durumu bir düzene koymam gerekiyordu. Bunun için iki şansım vardı. Birincisi, Kerem'e cevap vererek ona misliyle acı çektirmek! Bu imkansızdı, çünkü ona çok acıyordum. İkincisi ise, üzerimde yürütülen işkenceye tahammül etmek! Bu ise zulme ortak olmak anlamına geliyordu. Evet, zulüm şahsımıza bile yapılsa, eğer o zulme karşı (imkanlarımız ölçüsünde) önlem almıyor, engel olmuyor, sadece katlanmakla durumu idare ediyorsak zulme ortak oluyoruz demektir. Çünkü zalime zulmü için imkan veriyoruz.

Kerem'e acımamın büyük bir hata olduğunu geç de olsa anladım. Gerçek şuydu: Kerem, acınması gereken bir durumda değil, sadece benden farklı bir durumdaydı. Hayat ona farklı, bana farklı şartlar hazırlamıştı. Mesele buydu. Benim acıma duygumu harekete geçiren şey, görünene ilişkin tasavvurlarımın yanlış bir zemine oturmuş olmasıydı.  Ben, ona ait durumların acınası, kendime ait durumların ise normal olduğunu düşünmüştüm.

*

Acımak üzerine kurulu ilişki, acıyana tuhaf ve boş bir üstünlük duygusu verir. Çünkü eşitler arasında merhamet (acıma) ilişkisi olmaz. Merhamet ilişkisi, eşitsizlik durumunda geçerlidir: Acıyan (merhamet eden), üstün şartlara sahiptir veya böyle olduğu düşüncesindedir.

Bir durumun acıklı olduğuna ilişkin kararı, duyguların değil, "dikkat"in vermesi gerekir. "Dikkat"in peşinden gitmek, bir durumun acıklılığına ilişkin tespitlerimizdeki haklılık payını artırır.

Bir durumu acıklı hale getirin şey, acının o duruma ne kadar hakim olduğuna ilişkin düşüncelerimizden çok, acıya muhatap olanın bu acıyı nasıl algıladığı ile ilgilidir. Bize acıklı görünen bir durum içinde bulunan kişi, kendisini hiç de acıklı bir hal içinde hissetmiyor olabilir. Dahası da var: Bize acıklı görünen haller içinde bulunan insanların, bizlerden daha derin bir maveraya veya daha özgün yeteneklere sahip olabileceğini her zaman hesaba katmak gerekir.

Esas olarak acıma duygusu üzerine kurulu her eylem, hem acıyanı hem de acınanı parçalayıp değersizleştirebilir. Çünkü acıma duygusu, acıyı ortadan kaldırma teşebbüsüne genellikle dönüşmez. Bu nedenle, acıma duygumuzu kontrol etmek ve ona doğru bir yön çizebilmek için, bu duyguyu "anlama duygusu" içinde çay içindeki şeker gibi eritmek ve orada taşımak gerekir.  Acıma duygumuz ancak bu halde kendi gerçekliğine kavuşmuş olur. 

Yazarın Önceki Yazıları
Hayır! Bu biriciktir 07.11.2015Duygu ve Kader 28.10.2015Kıyıya vuranlar 04.09.2015Kültür, Duygu bütünlüğü ve Türkiye'nin sorunu 23.08.2015Masal 13.08.2015Yaz günleri 03.08.2015Tarih ve Zaman 27.07.2015Yunus'un aşk yolculuğu 18.07.2015Oruç geceleri 13.07.2015TV, dizi, program vs. 29.06.2015Güneş donanması 22.06.2015Siyasetin ve siyasetçinin dili 15.06.2015Yaza/bilmek 09.06.2015Okumak, bir aşk işidir 29.05.2015Noktanın sırrı 13.05.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.