YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Kerbela Hadisesi, Şiiliğin dönüşümü ve günümüze yansımaları
15 Ekim 2016 09:55

Hz. Hüseyin (R.A.) Efendimizin şehadetinin 1336’ncı yılını bu hafta idrak ettik. Bu şehadetin İslam alemini bölen ve Müslümanları derinden yaralayan büyük bir facia olduğu inkar edilemez bir gerçekliktir. Müslümanlar o günden beri bu hadisenin aksülamelini, acısını, fitneye alet edilişini büyük acılarla tecrübe ettiler. Bu sınama halen devam etmektedir.

Fitne, düşmanlık ve karışıklık doğmasında istismar edilen bu “acı ve kederli” günde, maalesef her yıl yüzlerce kişi Müslüman coğrafyanın muhtelif yerlerinde can vermektedir. Bu sene de sadece Afganistan’da yüze yakın Şii Müslüman öldürüldü. Bu fitnede köktenci sözde Sünniler (aslında bunlar çağdaş Hariciler) kadar, aşırı radikal Şiiler de sorumludur. Özellikle Aşure günü olmak üzere bütün matem ve yas günlerinde başta Hz. Ebubekir (R.A.), Hz. Ömer (R.A.), Hz. Osman (R.A.) ve Hz. Ayşe (R.A.) annemiz olmak üzere Sünnilerin değerlerine küfredilmesi ve kin kusulması, fitne peşindeki çağdaş Haricilerin ekmeğine yağ sürmektedir. Bu yüce insanlara neden küfredilmekte ve lanetler yağdırılmaktadır? Bunların Kerbela hadisesiyle ne bağları var? Halbuki bu yüce insanlar Hz. Hüseyin’in şehadetinden önce irtihal etmişlerdi. En geç vefat eden Hz. Ayşe (R.A.) annemiz bile Kerbela hadisesinden iki yıl önce vefat etmişti. Hz. Ömer (R.A.) 644’te İranlı Ebu Lü’lü tarafından ve Hz. Osman (R.A.) ise 656’da faili meçhul biçimde şehit edilmişti.

Çok kısa sürede dünya imparatorlukları Bizans ve Sasanilere karşı galip gelen ve büyük bir coğrafyada insanların kalplerini fetheden Müslümanların, birlik ve beraberliğinin bozulması için istismar edilen Kerbela hadisesi, daima iktidar ve güç peşindeki Şiiliğin doğmasına evrilmiştir. İslam dışı kimi fikir, adet ve eğilimlerle şekillendirilen Şiilik, kendi mitolojisini teşkil edebilmek maksadıyla vahim ve insanlık dışı Kerbela hadisesinden daha güzel bir fırsat yakalayamazdı.

Şiilikte yer alan Hulefa-i Raşidin ve Hz. Ayşe (R.A.) düşmanlığı, aslında büyük bir tezadı barındırmaktadır. Şiilerin kabul ettikleri İmamlarının hiç birisinin bırakın bu şahsiyetlere bir düşmanlığı, sevgisi ve muhabbeti vardı. Bunu çeşitli örneklerle ortaya koyalım.

Hz. Ali (K.V.), Medine’de Hz. Osman’ın evinin şakilerce kuşatılıp canına kast edileceğini fark edince, bizzat kendisi Hzç Osman’ın evine gelip kalabalığa çıkışarak ikazlarda bulunur. O, kalabalığın büyük kısmının dağılmasını sağlayıp Hz. Osman (R.A.) efendimizin koruması için oğulları Hz. Hasan (R.A.) ve Hz. Hüseyin (R.A.) efendilerimizi görevlendirir. Ama ne yazık ki, üç saldırgan kapıda nöbet tutan bu yiğitleri atlatır, komşu damlardan evin içine girerek Hz. Osman’ı (R.A.) şehit ederler. İktidar ve gücün insanı kör etmesinin somut bir misaline bu hadisede de rastlanılır. Saldırganlar arasında bulunan Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammed, Hz. Osman’ın babasıyla olan dostluğu ve arkadaşlığını kendisine hatırlatması üzerine nedamet duyup döner, ama kimliği meçhul iki şaki Hz. Osman’ı (R.A.) şehit ederler.      

Şiilerin uydurduğu gibi Hz. Ali’nin (R.A.)  Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hemen ardından halife olma ve iktidara geçme niyeti yoktur. Eğer olsaydı, üç halifeye karşı çıkar ve onlara biat etmezdi. Nitekim kendisi Nehcu’l-Belağa kitabında bunu bizzat teyit etmektedir: “Andolsun Allah'a ki halifeliğe rağbetim yoktu; buyruk yürütmeye ihtiyâcım yoktu; siz beni bu işe çağırdınız; siz onu bana yüklediniz. Bu iş bana verilince de Allah'ın Kitâbına uydum, bize ne emretmişse onu hükmettim; ona tâbi' oldum; Peygamberin bize sünnet olarak bıraktığına iktidâ ettim. Bu hususta ne sizin reyinize kapıldım, ne başkalarının dileklerine. Bir hükümde ilgisizliğe düşmedim; böyle bir şey olsaydı sizden de yüz çevirmezdim, başkalarından da.” (Abdulbaki Gölpınarlı tercümesi s. 280).

Şimdi de Ehl-i Beyt imamlarının çocuklarına koydukları isimlere bir göz atalım.

-Hz. Ali’nin oğlu Ebubekir

-Hz. Hasan’ın oğlu  Ebubekir

-Hz. Zeynelabidin’in oğlu Ebubekir

- İmam Musa el-Kazım’ın oğlu Ebubekir

- İmam Rıza’nın oğlu Ebubekir

Ömer isimleri ise:

- Hz. Ali’nin oğlu Ömer

- Hz. Hasan’ın oğlu Ömer

- Hz. Hüseyin’in oğlu Ömer

- Hz. Zeynelabidin’in oğlu Ömer

- İmam Musa el-Kazım’ın oğlu Ömer

Ehl-i Beyt’te bulunan Osman isimleri:

- Hz. Ali’nin oğlu Osman.

- Hz. Akil b. Ebu Talib’in oğlu Osman.

Hz. Ayşe annemizin adına gelince:

- İmam Cafer Sadık’ın kızı Ayşe

- İmam Musa el-Kazım’ın kızı Ayşe

- Cafer b. Musa el-Kazım’ın kızı Ayşe

- İmam Ali Rıza’nın kızı Ayşe

- İmam Ali el-Hadi’nin kızı Ayşe

Sadece bu misallerin kendisi bile Şiiliğin nasıl muharref  biçimde bizzat Ehl-i Beyt yolundan saptığını ve bambaşka bir veçheye büründüğünü gösterir. Ehl-i Beyt’i sevip savunduğunu iddia edenler Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ayşe düşmanlıklarını nasıl açıklayacaklar? Aslında Ehl-i Beyt ulularının kendi çocuklarına koydukları isimler, İslam tarihinin ilk başlarında bir Sünni ve Şii ayrımcılığının olmadığına işarettir.

Ebubekir ve Osman b. Ali (R.A.) kardeşler Hz. Hüseyin ile birlikte Kerbela’da şehit düşmüşlerdir.  Ama muharref Şiilik bu isimleri Kerbela şehitleri arasından çıkarmış ve bunlar pek zikredilmezdi. Son zamanlarda bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, bu gerçekliğin artık örtülemeyecğinin anlaşılması nedeniyle bu isimlerden üstü kapalı biçimde bahsedilmesi zorunluluğunu doğurmuştur.

Abdülkerim Suruş’un deyimiyle hep iktidar arzsuyla yanıp tutuşan Şiilik, Büveyhoğulları döneminde (945-1055) Bağdat’ı ele geçirip Abbasi Hilafetine tahakküm kurunca Ehl-i Sünnet ile olan ayrılık ve düşmanlık had safhaya ulaşmış, bu mezhebe Fars ve Hint kültüründen esinlenmiş ritueller sokulmuştur. Kerbela günü dükkanların kapanması, geçit törenleri yapılması, zincir, bıçak ve usturalarla vücudun kanlar içine sokulması vs. bu dönemin icadıdır.

Abbasi Halifesi Kaimbiemrillah’ın yardım çağrısına icabet eden Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055’te Bağdat’a gelerek Büveyhoğulları’nı nihayetlendirmiştir. Ne büyük bir tevafuktur ki, bugün de İran, gönderdiği devrim muhafızları ve yetiştirdiği Şii milislerle Bağdat ve Irak’a hakim olup, Deaş terör örgütünü ortadan kaldırıyorum gerekçesiyle Diyala, Felluce, Tikrit ve Ğeyyara gibi şehirlerde Sünnileri öldürüp, cami minarelerine bağlı imamların havaya uçurulmasına sebebiyet vermektedir. Şii mollalar militan güruhları “Ali ve Hüseyin’in katillerini” cezalandıracaklarını açıkça izhar ederek Sünnilerin üzerine saldırtmaktadır. Şii milis lideri sözde Irak Başbakanı İbadi, İran ve ABD’nin Sünnilerin kalesi Musul’un Deaş’tan geri alınması gerekçesiyle uluslararası koalisyonda neden Türkiye’e itiraz ettiklerinin sebebi açık değil mi? Irak’taki Şii yönetimi olarak bir kurşun atmadan kendi eliyle Musul’u Deaş’a teslim edeceksin, sonra bir üst akılın yönlendirmesiyle (yani ABD ve İngiltere’nin), buradaki demografik yapıyı değiştirip Şiileştirerek zengin petrol kaynaklarına çökmek amacıyla bu kenti tekrar “kurtaracağım” diyeceksin, bizden de bu hadiselere sessiz kalmamız istenilecek... Irak halkı zengin petrol varlığına rağmen, yoksulluk ve sefillik içerisinde bir hayat yaşıyor. ABD ve İngiltere petrolü istediği gibi rahatça hortumlamayı sorunsuz gerçekleştirmek maksadıyla, güya düşman(!) olduğu İran’ın yardımıyla ülkeyi Arap Şiiliğinden Fars Şiiliğine dönüştürüyor. Ülkede elektrik yok, can ve gıda güvenliğinin esamesi okunmuyor, sağlık ve eğitim hizmetleri sıfır, ama Humeyni ve Hamanei’nin fotoğrafları her yerde. Şii egzoterizmi için de önemli olan bu. Ülke işgal altında ve halk perişan kimin umurunda... Bu durum dinin nasıl güce ve siyasete payanda kılındıktan sonra insanların bir şekilde körleştirdiğinin bariz göstergesi...

Safeviler döneminde Şiiliğin iktidarı tekrar ele geçirip Sünnilere karşı daha da bilenmesi düşmanlığı arttırmıştır. Şiilikteki dönüşüm  1979 Humeyni devrimiyle, yeni bir veçheye bürünmüş ve Velayet-i Fakih yorumunun eklemlenmesine yol açmıştır. Müslümanlar arasındaki mezhep kavgasına, ne acıdır ki ABD, Batı ve İsrail ile aşikar ve perde arkasında organik ilişkileri bulunan ve kendisine “İslam Devrimi” adını veren bir yapının İran’da iş başına getirilmesiyle ivme kazandırıldı. Birileri Şah yönetimi altında Fars Şiiliğin yayılamayacağını, daima Selçuklu ve Osmanlının, başka bir deyimle Sünnilerin  yanında yer almış olan Arap Şiiliğinin, yani Necef’in Fars emperyalizminin sultasına girmeyeceğini gayet iyi bildiğinden Humeyni’yi başa getirip militan Şiiliği her tarafa yaydılar. Batı, militan Fars Şiiliğini bilinçli biçimde kendi yedeğine alıp, çağdaş Haricilerin neşvünema bulmasına yol açacak kışkırtmayı, Sünni dünya arasına pimi çekilmiş saatli bomba gibi fırlattı. Böylece ahlaki, beşeri ilişkiler ve ekonomi bakımdan düşüşe geçen Batı, buhrandaki insanlığa İslam’ın kutlu çağrısının ulaşmaması için Müslümanları birbirine düşürmenin keyfini çıkarıyor. Bu üst akıl, İran ve Batının eseri olan çağdaş Haricilerin (Al Kaide ve Deaş vs) yardımlarıyla bir yandan Müslümanların medeniyetini ve coğrafyasını talan ederken,yeraltı ve yer üstü kaynaklarını sömürüp Irak, Pakistan, Afganistan, Suriye, Libya ve Yemen’de mezhep savaşlarıyla birbirine kırdırarak, insanlığa kurtuluş için gelen İslam’ın muazzez çağrısının önüne engeller koymaktadır. Keza Batı’daki Mesihçi Evangelist, Mehdici militan Şiilik ve Meşiyahçı İsrail kardeşliğinin yansımaları bu.

Üniversitelerimizin, şekillenen bu yeni duruma göre durum belirleyip gerekli hazırlıkları yaparak, Şiilik ve İslam düşmanlarının maalesef yedek lastiği rolünü üstlenen militan Humeyni Şiiliği üzerine hummalı biçimde araştırmalar yapmaları hayati zorunluluktur. Rahmetli Ali Şeriati, “Ali Şiiliği ve Safevi Şiiliği” diye kitap yazmıştı. 1979 devriminden önce gizemli biçimde ülke dışında öldürülen Şeritai, bugün yaşasaydı eminim “Humeyni Şiiliği” diye bir kitap yazar, canını kurtarabilse Abdulkerim Süruş gibi İran dışına çıkar, aksi halde Ayetullah Muntazari gibi ev hapsinde, yada öğrencisi (Hüccetülislam) Ahmet Kabil gibi hapishanede ölürdü.

Şurayı açıklamak zorundayım ki, amaç Hz. Cafer Sadık’ın vazettiği Şiiliğe değil, İslam ordularınca fethedilmeyi bir türlü benimseyemeyen Fars milliyetçiliğinin Katolik dini yapılanmayı Safeviler zamanında kendine düstur kabul edip, Humeyni Şiiliği ile evrilip Müslüman coğrafyasında felaketlere ve savaşlara neden olmasına karşı uyarmaktır. Şii olan Abdülkerim Süruş bile Humeyni Şiiliğine “Gulat-ı Şia” demektedir. Bendeniz çocukluğundan beri Aşure günü oruç tutan ve bu sene de Muharrem’in ilk 10 gününü oruçla geçirmiş aciz ve hakir bir kuldur. Her Sünni gibi Ehl-i Beyt’e karşı muhabbeti hiç bir zaman eksilmez. İmamımız Ebu Hanife Hazretlerinin, Ehl-i Beyt uluları Zeyd b. Ali, İmam Bakır ve İmam Cafer Sadık’ın öğrencisi, Ehl-i Beyt mensuplarına zulüm yapmalarından ötürü Emevi ve Abbasi sultanlarına direnen ve Abbasi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur’un başkadılık görevini kabul etmeyişinin bedelini zindana atılıp işkenceler altında canını vermekle (767) ödeyen yüce bir şahsiyet olduğunun bilincindedir. Şiay-ı Gulata’nın Sünnileri Ehl-i Beyt düşmanı olmakla itham etmesi, cahillikten öte bilinçli bir düşmanlığın göstergesidir.

Kısmet olursa önümüzdeki yazılarda Hz. Hüseyin (R.A.) Efendimizin Kerbela’dan önceki altı ayı ve Şiiliğin dönüşümü kaleme alınmaya çalışılacaktır.

Yazarın Önceki Yazıları
Savaşa Çekilmek İstenen Türkiye ve Şeytanlaştırılan Barzani 22.09.2017Türkiye’nin PKK/PYD, ABD, İran ve Irak’la Mücadelesi 26.04.2017DEAŞ-PKK-FETÖ ve İsrail Medya Okuması 05.01.2017İran: Açılan Şehitlik Kapısı ve Düşmana Vatanında Saldırmak 17.12.2016Halep’in Düşmesi ve Çeçen Kuvvetleri Suriye’de 14.12.2016Kerbela Bir Kıyam Değil Can Güvenliği Hadisesidir 08.12.2016Perez: Filistinliler onu hep tartıştı... 10.10.2016İsrail Ordusunun Strateji Belgesi 09.09.2016FETÖ’cü 15 Temmuz Darbe Kalkışması ve dünya basını... 20.07.2016Suriyelilere vatandaşlık... 14.07.2016Avrupa’da Sağın Yükselişi ve İslam Düşmanlığı 23.06.2016Humeyni – ABD İlişkileri..Mergber Amerika mı? Beri Gel Amerika mı? 11.06.2016Ramazan Ayı ve Namazın Hatırlattıkları 06.06.2016Taliban ve İran.. Mansur’un öldürülmesi ve Afganistan’ın geleceği... 27.05.2016Erdoğan, Davutoğlu ve İmam Maverdî 07.05.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.