YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
İktidar kimin elinde?
03 Temmuz 2015 19:25

Sure-i Neml-34 cü ayet-i celileyi genellikle içinde geçtiği kısanın örgüsü içinde okur geçeriz de, arka planında işaret ettiği fevkalâde hikmeti çoğu kez fark edemeyiz. Mevzu kıssayı hatırlayacak olursak özetle, hüthüt Belkıs'ın hükümranlığını Süleyman Aleyhisselama’a iletmişti ve Süleyman Aleyhisselam onları Hakk’a davet eden mektubu üzerine, Belkıs büyük bir feraset örneği bir davranış sergilemişti. Önce hediyeler göndererek Süleyman Aleyhisselamı denemiş, eğer hediyeleri kabul ederse o bir kral, geri çevirirse o bir peygamberdir, diye akletmiş ve hem kendinin hem de halkının selameti için muazzam bir ön gürü ile bu hakikati dillendirmiştir:

"Şüphesiz hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler ve halkın ulularını en alçak hale getirirler. İşte onlar, hep böyle yaparlar"

El-hak, her halükârda da öyle olmuştur ve ola gelmektedir. Bu gün dahi el’an iktidarlar değiştiği zaman, iş başına gelen hükümet kendi tebaasını kilit noktalara yerleştirir bir önceki hükümetin elemanlarını lağv etmektedirler. Bu tüm zamanlar ve âlemler için genel geçer bir kuraldır. Aile içi hukuktan tutunda, iş yerlerindeki şirket yönetimlerine kadar bu kural yürürlüktedir. Nitekim çok yakın zaman içinde Amerika, Irak’ı işgal ederek halkın tüm ulularını, yönetim kademelerini alçak hale getirerek halkı perişan etmiştir.

Resulü Ekrem Sallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin getirdiği öğretiyi bütünlük içinde ele alacak olursak, Bedir harbi dönüşünde buyurdukları o çok hikmetli hadis-i şerifi hatırlamakta fayda var. O zaman Allah Resulü: “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” derken çok hayati bir inceliğe dikkat çekmiştir.

Kendi üzerimizde kesintisiz süre gelen bir hak-batıl savaşının altı çizilmiş, asıl cihadın, büyük mücadelenin, kendi üzerimizde olduğunu bize bildirmiştir. Ayet-i kerimenin sonunda “işte onlar hep böyle yaparlar” diye olayın tasdik edilmesi, müfessirler göre bu hakikate dikkati çekmek, düşünmeye sevk etmek içindir.

Yaşadığımız memleketimizden tutunda, bu gün artık global dünya içinde ve bireyler olarak kendi vücut ülkemize kadar bir iktidar sorunu üzerinde önemle durulması gereken bir durumdur. Şu halde hangi padişahın hükümlerinin kendi üzerimizde yürürlükte olduğunun sorusu, bu ayet-i kerimeye muhatap olduğumuz andan itibaren sorulmalıdır.  Vahiy ile de tescillendiğine göre idareyi ele alan, kendi kurallarını koyuyor. Bu durumda  kimin kanunları vicdanımıza hükmetmektedir.

İnsaf ile baktığınız zaman, dünyevi yönetimler için söz konusu olan bu hüküm, âlemin gerçek maliki olan Allah-u Teâla için, pekâlâ çok daha olması gerekendir. Vücut ülkemizi memleket olarak tasavvur edersek, âlemlerin padişahı, gerçek hükümdar olan Allah Azimüşşan’ın  kalbe yerleşmesi ile nefsin, varlığımız üzerindeki hâkimiyetinin sultasının sonunun gelmiş olması lazım gelir.

Kendi kimliğimizi karakterimizi belirleyen bizi biz yapan unsurların, tüm ünitelerinde söz sahibi olarak etken olan, belirleyici olanın sadece iman esaslarının olması gerekir. Öyle hem nefsi hevesler, malayaniler hem de iman davasında olmak, pek de geçerli olmayan bir kuru gürültüden ibaret demek ki.

Azıcık oradan, azıcık buradan la iş yürümüyor. Kur-an’ı Kerim de müminleri tasvir ederken: “Onlar malayani ile boş söz ile karşılaştıkları zaman vakar ile başlarını çeviriler.” Buyurarak çok net, çok kesin çizgilerle iman ehli ile batılın arası belirlenmiştir. 

Yüzeysel olarak, iman ehliyiz elhamdülillah deyip, biraz da İslami imajla şekil yapıp,  sonrada nefsi dürtülerle yaşayarak, bir yere varılamayacağını aslında bir başka cenahtan dillendiriyor, bu ayet-i kerime…

Bütün bu anlattıklarımızı ya da söylemeye çalıştığımız şeyi büyük mutasavvıf Beyazıt Bestami Hazretleri çok güzel özetlemişler. Beyazıt Bestami’ye “marifet nedir” diye sorulduğunda: "Şüphesiz hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkın ulularını en alçak hale getirirler." (Neml-34) meâlindeki ayeti kerimeyi okuyarak cevap vermiştir.

En kestirme yoldan en keskin cevabı vererek, hak ile batılın aynı kalbde asla yer edemeyeceğini net bir şekilde ifade etmiştir. Yani Mevla Telâla' nın feyzi ve sekineti, kalplere girdiği vakit, bütün kötü sıfatları oradan çıkarır.

İşte o zaman nefsine süslü gelen masiyetler hor hakir olur, manevi haller yüce olur, buyurmak istemiştir... Tıpkı güneş doğduğu zaman karanlığın hükmünün kalkması gibi, insanın kalbine iman yerleşince, dünyevi değer yargılarının tümü Rabbani hükümlere yerini bırakır.

Bir takım kıyamlar için tetikleyici olmuş, motive etmiş “Yıkmaya gönlün yoksa yapmaya da yok demektir” diye hikmetli bir söz hatırlıyorum. İnsanın hakka doğru bu yol alma serüveninde, Rabbani esasları tesis edebilmesi için, önce nefse hoş gelen, ya da süslü gösterilen durumları izale etmesi gerekmektedir. Kendini oluşturmaya azim etmiş insan için, tasavvuf da ilk düstur kalbin tavsiyesi, nefsin tezkiyesi  gereklidir.

“Temiz tut haneyi, na-pak olan haneye, sultan gelir mi hiç?

Yazarın Önceki Yazıları
Darbelerin darb ettikleri!.. 01.03.2017İmam-ı Şafii 22.02.2017Osmanlı'nın hakimiyet sırrı!.. 13.02.2017Rahman'ın nefesi Mevlana'dan inciler 19.12.2016Din mi, devlet mi?.. 24.11.2016En yakın komşumuz Amerika!.. 10.11.2016Peygamberimiz sinemada... 24.10.2016Her gece meydanlarda nöbet tutanlar... 20.07.2016Bir rüya Ayasofya 11.07.2016Savaş zamanlarında yaşamak!.. 18.02.2016Bebek katili PKK ve terörist seviciler!.. 22.01.2016Büyük millet, güçlü devlet!.. 06.11.2015Alışacaklar!.. 22.10.2015Tetikçiyi geçip, emri vereni görmek!.. 12.10.2015Ufak Haçlı saldırıları... 17.09.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.