YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Olan bitene dair...
14 Aralık 2015 11:36

Aslında bütün planları bağımsız hareket eden ve geçmişinden dolayı Dünya düzeninin efendileri için potansiyel tehlike olabilecek Türkiye'yi oyun dışı bırakmak ve ebediyete kadar kendi kontrollerinde etkisiz bir devlet olarak yaşamaya  mahkum etmekti.

Türkiye’nin oyun kurucu olarak sahada yeniden yer alabilmesi için enerji ihtiyacını gidermiş bir ülke olması bir mecburiyetti. O yüzden oyun kurucular açısından Türkiye’nin bu ihtiyacını gidermesinin engellenmesi hayati önemdeydi.

İlk aşamada Türkiye’yi yine eskisi gibi kendi kontrollerine almak için içeride eski Dünya düzenine baş kaldıran devleti ve ülkeyi yeniden yapılandırmaya çalışanları tasfiye etmek, hükümeti düşürmek üzerine plan yaptılar. İlk deneyecekleri buydu ve öyle de oldu.

Elbette planlarını bozabilecek bir Türkiye istemezlerdi, istemediler de. Eski vesayetin esaretinden kurtulmak için mücadele eden Türkiye için yeni mayınlı alanlar hazırlamışlardı. Hem de içimizden, yerli ve müslüman görünümlü bir yapı eliyle tekrar vesayetlerini kabul edecek, nereye çekerlerse oraya gidecek bir Türkiye’ye sahip olmaktı hayalleri. Bunun için her şeyi yaptılar. Ne yapsalar Yeni Türkiye engelleri aşarak koşar adım parlak geleceğine ilerliyordu. Engellenmeliydi hem de acilen.

Ülke içindeki Ergenekon, Balyoz vb. davalarla Gladyo yapılanması ile mücadele edildiği algısıyla ön verilmiş olan dini cemaat görünümlü yapının aslında yeni Gladyo olduğunu acı bir tecrübeyle öğrenecekti Türkiye. Aslında yaptıkları Gladyo ile mücadele değil, gerçek Gladyo yapısına ulaşılmasını engellemekti. Bunu da çok iyi yapmışlardı. Toplumsal desteği çok yüksek olan Ak Parti elbisesiyle açılan davalarla deşifre olan eski yapı elemanlarını tasfiye ederken yerine kendi elemanlarını ikame ediyorlardı. 2010’da yapılan Anayasa referandumuyla yeni HSYK yapısının kontrolünü eline geçiren paralel bir yapı daha önce polis teşkilatı ve devlet kademelerindeki yapılanmasının da desteğiyle çok büyük bir tehlike olarak karşımızdaydı. Kendilerine o derece bir güç vehmetmişlerdi ki artık her şeye hakim olduklarını düşünüyorlar ve önlerine kim çıkarsa ya itibarsızlaştırıyorlar ya da tehdit ederek etkisiz hale getiriyorlardı. Fakat maske yüzünden henüz deşifre olmamışlardı.

Deşifre olmaya giden ilk adım 31 Mayıs 2011 tarihindeki Mavi Marmara katliamı için İsrail’i otorite gören ve izin alınmalıydı denen açıklamayla geldi. Türkiye’nin hatalı olduğu birinci ağızdan ifade edilmiş ve ilk kez açık seçik hükümetten ayrı düşmüşlerdi. Ardından  Aralık 2011’de Uludere geldi. Hedeflerinde bu kez MİT vardı.

Elde ettikleri güç yeni talepleri getirdi. Artık devletin tamamını istiyorlardı. Açık açık 2007’deki 80. Kuruluş yılı vizyonuyla yeni bir döneme girildiğini cümle aleme ilan eden MİT’i istedikleri açıkça konuşuluyordu ve hatta atayacakları MİT müsteşarının ismi bile ortalığa yayılmıştı.  Fakat istedikleri olmadı. Olmadıkça daha çok istediler, hırçınlaştılar ve hata yaptılar. Perde arkasındaki yapı ve yapmaya çalıştığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı ve işin rengi değişti. Oyunun döndüğü an bu andı.

İstediklerini alamadıklarında yapmayacakları hiçbir pislik olmadığını gösteren olay 7 Şubat 2012’de MİT krizi diye kayıtlara geçen olaydı. Artık iyiden iyiye açığa düşmüşlerdi. Başbakan Erdoğan ameliyat masasına bir vatandaşımıza verdiği bir çay ziyareti sözü yüzünden yarım saat geç kalmasaydı bugün farklı bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık muhtemelen.

Paralel Yapı kendini göstermiş olsa da tam adı konulmamıştı henüz. Devlet Recep Tayyip Erdoğan medyadaki dar bir grup haricinde ya farkında değildi tehlikenin ya da ihanet içindeydi. Ve operasyonlara tam gaz devam ettiler. Mayıs 2013’ün sonunda patlayan Gezi olaylarını da onlar organize etmişti. 3-5 ağaç diye başlayan olaylar hükümeti yıkmaya çalışılan bir darbe girişimi halini almış ve o yöne evrilmişti. Bazıları Türkiye’nin tüm büyük projelerini ‘’istemezük’’ diye bağıran Taksim Platformu üyelerinin mesajını aldığını mikrofonlar önünde ilan ederken Başbakan Erdoğan yine dimdik durdu ve Fas gezisi dönüşü havaalanında binlerce vatandaş tarafından coşkuyla karşılandı. Paralel yapı polisiyle, personeliyle, sosyal medya organizasyonuyla perde arkasından çapulculara destek veriyordu ve bazı üyeleri saklanma gereği bile duymuyordu artık. Fakat yine olmamıştı, hükümet yıkılmamıştı. Yıkamamışlardı.

Üstelik medyaya Haziran 2013’te Türkiye'nin Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile imzaladığını duyurduğu 50 yıllık petrol anlaşması yaptığı yansıdı. İşte bu artık yeni bir evreye geçtiğimizin kıvılcımının çakıldığı andı.

Türkiye Kuzey Irak'tan ihtiyacı olan petrolü alacak ve petrol bedeli Halkbank'taki hesapta 1 yıl süreyle toplanacak ve gelirden payı olanlara Halkbank üzerinden paylaştırılacaktı. 1 yıl boyunca birikecek paradan Halkbank'ın alacağı komisyon yanında o paranın Halkbank tarafından işletilmesinden kazanılacak meblağ da iştah kabartıyordu elbette.

İlk itirazlar petrol parasının yatırılacağı bankanın bir ABD bankası olması gerektiği üzerinden yapıldı. Oysa daha önce öyle olduğu için Merkezi Irak Hükümeti, Kuzey Irak'a ödemesi gereken payı ödemiyor ve Kuzey Irak petrol gelirinden mahrum kalıyordu. Bu durumu ortadan kaldırmak için Halkbank formülü düşünülmüştü. ABD duruma itiraz etti, Halkbank'ı engellemek istedi ama Kuzey Irak Yönetimi kararının arkasında durduğu için başarılı olamadı.

21 Nisan 2013'te Halkbank'a yaptırım istedi. İsrail ise boş durmadı! 21 Ekim 2013'te İran ve Türkiye arasında yapılan gizli ortaklık nedeniyle Halkbank'ı ABD'ye şikayet etti.

Baktılar ki olmuyor, engelleyemeyecekler. Yeni plan devreye sokuldu.

Halkbank'ın da içinde bulunduğu hatta Başbakan Erdoğan'ın direkt hedef olduğu, Türkiye'nin yürüyen en büyük projelerinin müteahhitlerinin de hedef olduğu sözde yolsuzluk ama gerçekte bir darbe girişimi olan 17/25 Aralık kumpası yürürlüğe konuldu. 

Paralel örgüt, 17 Aralık'ta İran ticaretiyle gündeme gelen Halkbank'a operasyon yaptı. Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarattan Sorumlu Müsteşarı David Cohen ise 20 Aralık 2013'te İran'a yönelik ambargonun mali açıdan delinmemesi gerekçesiyle soluğu Türkiye'de aldı.

ABD'nin hedefinde ise Halkbank vardı. Cohen, İran ile sürdürülen ticaretten duydukları rahatsızlığı dile getirdi. 21 Aralık 2013'te İsrail'e gitti. Halkbank bilgilerini İsraillilerle paylaştı. Halkbank'a yönelik mali operasyon, ABD'de "para ajanı" Cohen'in başarısı olarak öne çıktı. Finansal istihbaratçı, "Halkbank ekarte edildi. Paralar artık Amerikan bankasına yatacak" diyerek sevincini paylaştı. Fakat öyle olmadı. Ne yaptılarsa Kuzey Irak Yönetimi kararından dönmedi.
Amerika ise kirli operasyonun ardından Cohen'in başarısını ödülsüz bırakmadı. Finans operatörü David Cohen, Türkiye'de Halkbank'a yönelik operasyonun karşılığı olarak CIA Başkan Yardımcısı oldu.

Artık her şey açığa çıkmış, paralel yapının  ABD ve İsrail güdümünde bir darbe taşeronu olduğu netleşmişti. Devlet gerekli tedbirleri alarak darbe girişimini boşa çıkardı. En büyük kırılma buydu ve paralel yapının FETÖ’ye evrildiği sürecin de başlangıcıydı. Gezi olaylarından itibaren savunmada olan devlet artık mücadele etmeye başlamış ve gitgide artan bir ivmeyle paralel yapının üzerine gitmeye başlamıştı.

Vazgeçmeye niyetleri yoktu. 17/25 Aralık darbe girişimleri engellenmiş olsa da yargı, polis, asker ve medyadaki uzantıları eş güdümünde 19 Ocak 2014 tarihinde Suriye’ye Türkmenlere yardım götüren MİT tırlarını durdurdular. Afişe etmeye çalıştılar. Niyetleri Türkiye’yi terör örgütlerine yardım yapan bir ülke olarak lanse etmek ve yöneticilerini Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılatmaktı. Fakat bugüne kadar bu görevlerini başarabilmiş değiller.

Taşeronlar darbeyle başaramadıklarını medya ve sosyal medya üzerinden yapılan müthiş bir yalan kampanyası ile hükümeti ve Ak Parti’yi yıpratarak başarmak istediler. 30 Mart 2014 Yerel seçim ve 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarıyla bir kez daha Anadolu insanının ferasetine takılarak hüsranı yaşadılar.

Ak Parti Genel Başkanlığı’na Ahmet Davutoğlu’nun gelmesiyle Cumhurbaşkanı ve parti arasına nifak sokabilmek ümidiyle uğraştılar ama nafile. Surda bir türlü gedik açamadılar. O gedik açılmadıkça ilk başlarda Cumhurbaşkanı’na karşı kışkırtabileceklerine inandıkları ama onları hayal kırıklığına uğratan Ahmet Davutoğlu’nu da hedefe koydular. Atanmış dediler, stajyer dediler. Dediler de dediler ama yine olmadı.

Bundan sonraki sınavları 7 Haziran 2015’teki genel seçimlerdi. Strateji değişti. Oyun kurucu üst akla göre Ak Parti’nin zayıflatılabilmesi için Meclis’e 4. siyasi partinin girmesi gerekiyordu. Neredeyse tüm medyaları ile HDP’nin barajı geçmesi için tüm güçlerini ortaya koydular. 40 yıllık PKK için ne güzellemeler yapılıyordu. PKK Kandil’de yerlere bile izmarit atmamıştı. Selahattin Demirtaş ekranda bağlama çalıp türkü bile söylüyordu. Strateji iyi uygulandı ve Ak Parti’nin de hataları sebebiyle başarılı oldu. Seçim sonucunda Ak Parti %41,4 oy aldı ama tek başına iktidar olamadı. Türkiye sallanmıştı ama yıkılıp yıkılmayacağını ileriki günler gösterecekti.

Daha seçim sonuçlarının açıklandığı 7 Haziran akşamı CHP Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç darbe yapmış general edasıyla konuşarak hükümeti CHP,MHP ve HDP’nin içinde yer aldığı  %60’lık blok kurmalı diye konuştu. Artık Türkiye’yi yolundan döndürebilirlerdi. Ama bekledikleri olmadı, olamadı. Planını uyguladıkları ve bir türlü başaramadıkları üst aklın istediği bir kez daha Yeni Türkiye’nin devlet aklına yenilmişti.

MHP lideri Devlet Bahçeli ülke için 2002’deki seçim kararı kadar kıymetli bir karar vermiş ve yapılan tüm baskılara saldırılara karşı direnmiş, Meclis Başkanlığı seçimlerinde de aynı tavrı sürdürmüş ve blok siyasetini tarihe gömmüştür. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu seçim hükümetiyle 1 Kasım seçimlerini yapmıştır. Yaklaşık 5 ay süren bu geçiş sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun uyumlu çalışmasıyla gemi rotasında tutulmuş ve yönetimde bir boşluk oluşmasına izin verilmemiştir. HDP Meclis’e giremezse musluklarınızdan kan akacak diyenler, Meclis’e girmelerine rağmen Çözüm Süreci’ni bozarak geçiş sürecini kullanmaya çalıştılar ama tarihlerindeki en büyük darbeyi yediler. Yeni Türkiye’nin bağımsız politikaları ve savunma sanayiindeki millileşme oranı başarıyı da getirdi. Terör örgütünün Kandil’i söndürüldü. Artık dağlarda barınamayacak ve yeni stratejiyle sivil halkın arasına saklanarak hendek siyasetine geçtiler.

1 Kasım2015’teki %85’lik bir katılımın olduğu seçim sonucunda %97’lik temsil oranı olan Meclis ortaya çıktı.

Meclis yine 4 partiden  oluşmasına rağmen bu kez hatalarından ders aldığını gösteren ve teröre karşı taviz vermeyen Ak Parti %49,4 oy oranıyla tek başına iktidar oldu.

Bir dönem kapanmıştı. Baştan beri anlattığımız ve Türkiye’yi yeniden vesayete teslim etme, içe kapatma ve eski coğrafyasıyla ilgilenemeyecek hale getirmeye çalışanların planları 1 Kasım 2015 seçim sonuçlarıyla çöp oldu.
1 Kasım sonuçları sadece içeride değil dışarıda da etkisini gösterdi. Türkiye’nin umut olduğu coğrafyada yüzler yeniden gülmeye başladı.

İçerideki taşeronları maşaları başarısız olduğu için maşaları tutan eller açığa çıkmaya başladı. Maşalarının yapamadığını onlar açıktan yapmayı deneyeceklerdi. Fakat artık Yeni Türkiye’nin eli daha güçlüydü. İçerideki mücadeleyi büyük oranda kazanmış. Vesayetin belini kırmış, taşeronlarını sistemden temizlemeye başlamıştı. 2007’den beri İslam ülkelerinde yaptığı çalışmaların karşılığını görmeye başlamıştı. Belki de Müslümanlar ilk kez bu kadar eş güdümle hareket ediyordu. Başta İran ve darbeyle yönetilen Mısır hariç.

Yükselen ve yüzünü kendi coğrafyasına dönen Türkiye tehlikesi daha da yaklaşıyordu eski sitemin sahipleri için. Üstelik Dünya 5’ten büyüktür diyor ve yeni bir sistem istiyordu. Engellenmeliydi, neye mal olursa olsun

Türkiye enerji kartında oyun dışı bırakılmalı ki büyüyemesin. Bu onlar için hayati derecede önemliydi. Suriye'nin kuzeyinden geçerek Akdeniz'e ulaşacak bir PKK koridoru ile Türkiye'yi by pass ederek ilk etapta Irak petrollerini, uzun vadede tüm Ortadoğu, İran, Azerbaycan ve hatta Orta Asya petrol ve doğal gazını Avrupa'ya, ihtiyaç sahibi ülkelere ulaştırmak istiyorlardı. Türkiye denklemde devre dışı bırakılmalıydı. Bugün giderek yükselen kavga da buradan başladı.

Türkiye sadece enerji koridoru olup Avrupa'ya ulaşacak enerji hatlarının vanasını elinde tuttuğu için değil, aynı zamanda enerji açığını giderdiğinde bağımsız, güçlü, muktedir ve İslam ümmetinin bayraktarlığını yapabilecek bir ülke sıfatıyla tarih sahnesine oyun kurucu olarak geri dönme riski taşıdığı için hedefteydi. 

Suriye’de danışıklı bir dövüşün içine düşmedi Türkiye, direndi. Onların oyun planına dahil olup kırk yıllık PKK’nın PYD kılığında  IŞİD’e karşı savaşan özgürlük savaşçıları olarak meşrulaştırılmasına göz yummadı. Önceliğini kendi belirledi. Kendi politikasını uyguladı. Hatta tarihte hiç kimse tarafından uçağı düşürülememiş Rusya’nın uçağını düşürecek kadar kendi politikasını uyguladı. An itibariyle de PKK hattının tamamlanmasına izin vermedi, vermeyecekte.

Rusya’yla yaşanan krizde verilen tepkilere bakılırsa gerçek büyük devletin kim olduğu görülebilir. Türkiye sakin ve kendinden emin. Tüm senaryolar çalışılmış ve alternatifler hazır.

Türkiye Müslüman ülkelerle dayanışma ve eşgüdüm içinde hareket ediyor, edecek te. Her şey bitti denildiği anda uçağı düşürülen Rusya’nın yaşadığı şaşkınlığın benzerini yaşatmaya devam edecek. Tıpkı bir gece ansızın suyun başına yani hala oluşturamadıkları PKK koridorundan geçirmeyi planladıkları petrolün yanı başına askerlerini kimseye duyurmadan gönderdiği gibi.

Film bitmedi, devam ediyor. Üstelik senaryoyu yazan onlar değil. Ya da şöyle diyebiliriz. Biz onların senaryosunda rol almıyoruz.

Türkiye hiç olmadığı kadar güçlü, güvenin ve izleyin.

http://fahrettindamga.blogspot.com.tr/

09.12.2015
Çarşamba

Yazarın Önceki Yazıları
Uyumayın İslam İttifakı kuruldu 18.12.2015Şafak bizim için sökmek üzere 15.12.2015Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
Varolasın.
 // Faruk
Fahrettin bey, Rabbim kalemine kuvvet versin.

İnşaallah, bundan sonra top patlasa Müslümanların yararına olacak....
17 Aralık 2015 Perşembe 11:07