YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Yeni Uluslararası Aktör Türkiye
25 Şubat 2008 15:51
Türkiye, son yıllarda siyasi istikrar, ekonomik büyüme ve kalkınma, sivil siyasetin öne çıkması,demokrasi anlayışının daha ileri bir noktaya ulaşması, özgürlüklerin önündeki engellerin azalması ve bağımsız politikalar üretip, uygulayabilmesi yönüyle, çok önemli mesafeler kaydetti.
Görüntü böyle. Ayrıca, görüntünün arka planına baktığımızda, bu saydıklarımızın arkasının dolu olduğunu, küçük ve orta dereceli sarsıntılardan etkilenmeyeceğini söyleyebiliriz.
Siyaset:
Türk siyaseti, ülkenin yaşadığı hadiselerden büyük dersler çıkararak, önemli bir olgunluğa ulaştı ve özgüven kazandı. Ancak bunun tam manasıyla yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü, siyasi partiler arasında, hala, askerin kamuflajı arasında, ülkeye vaziyet etmeyi hayal eden, halka dayanarak değil de, belli kurumlara dayanarak iktidar olmak isteyen, partiler var. Bu siyasi partiler, her şeye, sadece karşı çıkarak, ülkenin kurucusu ve herkesin ortak değeri olan Atatürk’ü ve onun ismini kullanarak, içi boşaltılıp dejenere edilerek, gerçek manasından uzaklaştırılmış bir laiklik söylemine sığınarak, siyasetin dolaylı yollarla vesayet altına çekilmesine yardımcı olmakta ve siyasetin, siyasetçinin, alanının genişlemesine engel olmaktadırlar.
Adına sivil toplum kuruluşu denilen bir çok organizasyonu da, buna, dahil edebiliriz.
YÖK ve üniversiteler:
Bütün dünyada üniversiteler, bilimin, özgürlüğün ve özgür düşüncenin kaleleri iken, bizim üniversitelerimiz, yasakların, yasakçılığın, statükonun ve halkı dışlayan devletçi siyasetin kalesi, bilim üretmek yerine millete karşı, devleti koruma refleksinin merkezi olmuştur. Diğer kurumlardaki müspet gelişmelerin aksine YÖK, ve onun yönetimindeki üniversiteler, yerinde saymaya ve dünyaya gözlerini kapamaya bilim yerine siyaset üretmeye devam ediyor. Türkiye, YÖK’ü ve üniversiteleri, baştan aşağı yeniden düzenlemelidir.

Asker:
Tüm eleştirilere rağmen TSK, ülkedeki gelişmelere ayak uydurma ve vatandaşın durumunu anlama konusunda kendini zorlayan kurumların başında yer alıyor. Üstelik bunu üzerindeki tüm antidemokratik baskılara rejim tehlikesi iddiaları üzerinden yürütülen, kışkırtma çabalarına ve kendi içinden gelen güçlü direnişe rağmen sürdürüyor.
2010’lu yıllarda ülkede, sivil-asker dengesi daha da normalleşecek, Türkiye’nin vizyonu da değişecektir. Tabularımızdan, komplekslerimizden, korkularımızdan sıyrılacağız. Ufku misak-ı millinin çok ötelerinde olan bir Türkiye, tüm vatandaşlarını da, dostlarını da mutlu edecektir. Sanal sebepler ileri sürerek, ama özünde kişisel veya kurumsal çıkar kaygıları taşıyarak, bu sürece engel olmaya çalışanlar ise hata ettiklerini o zaman daha iyi anlayacaklar.
Medya:
Türk medyasının, ülkenin bağımsız politikalarına destek, sivil siyasetin gelişmesi çabalarına katkı, özgürlüklerin ve demokrasinin gelişmesi istikametindeki çabalara, fayda sağlama konusunda, eskiye göre daha iyi durumda olduğunu kabul etmekle beraber, şu an için bunun sağlam bir zemin ve zihniyete oturduğunu söylemek, zor görünüyor. Çünkü, göründüğü kadarıyla, bazı istisnalar hariç, saydığımız olumlu gelişmeler, genel olarak bir zihniyet dönüşümünden ziyade bir takım menfaatlerin karşılığı olarak karşımıza çıkıyor. Bu ise tehlikeli ve güven vermeyen bir durum. Demokrasi, özgürlükler, ve sivilleşme konusunda, Türk medyasının gerçek bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacı var. Bu dönüşümü Türk medyası kendi içinde başarabilmelidir.
Yargı:
Ülkenin gelişmesinin ve kalkınmasının önündeki en önemli engellerden biri de, yüksek yargı organlarının içinde bulunduğu sarmaldır. Parlamento, anayasayı, kanunu, mevzuatı değiştirebiliyor. Fakat, yüksek yargı mensuplarının tutucu ve yasakçı zihniyetini değiştirmek, o kadar kolay olmuyor. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı başta olmak üzere, Yargıtay ve Danıştay’a da yeni bir yapısal düzenleme getirilmesi kaçınılmaz olarak gerekmektedir.
Bu kurumların devlet ve ülke güvenliği kadar, ülkenin kalkınması, halkın refahı, özgürlüğü ve vatandaşa güveni de ön planda tutan bir noktaya gelmesi gerekir.
TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

Bu tespitleri yaptıktan sonra, şimdi ve bundan sonrası için “Türkiye’nin yönü nereye” sorusuna cevap arayabiliriz. Türkiye, bir süredir sessiz sedasız dört boyutlu bir siyaset yürütmeye çalışıyor. Bu başlıkları, şu şekilde özetleyebiliriz.

1) Bağımsızlık hareketi
2) AB siyaseti ve Batı ile ilişkiler
3) Türk Dünyasına yönelik siyaset
4) Komşu ülkeler ve İslam Dünyasına yönelik siyaset.

Şimdi sırasıyla bu başlıkları biraz açalım:

1) BAĞIMSIZLIK HAREKETİ:
Bunun sessiz temelleri daha gerilere dayanmakla birlikte, 1 Mart 2003 Tezkeresinin TBMM’de reddi bu konuda önemli bir milat olmuş, Türkiye’nin bağımsızlık hareketini şiddetli biçimde tetiklemiştir. Kuruluşundan 1944 yılına kadar İngiltere’nin etkisinde olan, 1944 ortalarından sonra da ABD güdümüne geçen Türkiye, 1 Mart tezkeresinin reddiyle ABD rotasına isyan etmiştir. Bu tarihten itibaren Türkiye-ABD arasında yaşanan gizli savaşın önemli ve büyük bölümü topluma yansımadan sürmüştür. Topluma yansıyan olayların ise arka planında neler olduğu tam olarak ortaya konulmamış veya farklı gösterilmiştir. 15 Mayıs 2006 tarihi, ABD’ye bağımlılık anlamında Türkiye açısından neredeyse iplerin tamamen koptuğu miladi bir tarihtir. Geçen yıl yine burada yapılan kampta, bu tarihin ne anlama geldiği konusunda bazı açıklamalar yapılmıştı.

16 Mayıs 2006’dan itibaren başlayan Dolardaki yükseliş, borsa ve para piyasalarının sarsılması ve dalgalanması, 17 Mayıs Danıştay saldırısı, 2006 yazında yaşanan, siyasette sahte arayışların başlaması, TSK içinde bazı yanlışlara bulaşan ve hatta çeteleşen grupların deşifre olması gibi olayları, bu çerçevede düşünmek gerekir. Bu hadiseleri, Türkiye ile ABD’nin gizli savaşı olarak ifade edebiliriz.

TSK’nın Ağustos 2006 Yüksek Askeri Şurası öncesi ve şura kararlarıyla yasa dışı işlere karışmış önemli sayıda personel tasfiye edildi. Bu süreçte Erenler ve Atabeyler çeteleri ile, Reha Taşkesen hadisesi dışında fazla bir gürültü çıkmadı. Diğer gelişmeler sessiz sedasız tamamlandı. 2007 Ağustos Askeri Şurasında ise çeteye bulaşan iki general ordudan ihraç edildi. Uzaktan veya yakından NATO ve ABD bağlantılı bazı çeteler, ne yazık ki vatan kurtaran kahramanlar edasıyla toplum karşısında boy gösterebiliyorlar.

İlişkilerimizin bağımsızlığı için Türkiye tarafından yapılan, 15 Mayıs hareketinden sonra, Türkiye ile ABD devlet adamları arasındaki kozmik görüşmeler çeşitli periyotlarla devam etti ve 2006 yılının Aralık ayının ilk haftası tamamlandı. Türkiye’yi, kontrolden kaçırmama konusunda, uzun süre direnen Washington, bu temaslar neticesinde, Ankara’nın, artık NATO ve ABD’nin yönlendirmesinden çıkıp, bağımsız politikalar üretme kararlılığını şeklen kabullenmek zorunda kaldı. Ama ABD’nin bu konuda tamamen umudunu kestiğini ve Ankara’yı hemen kendi haline bırakacağını düşünmek ise saflık olur. Bu mücadelenin, şu ana kadar başarıyla sürdürüldüğünü, rahatlıkla söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanı seçimi zemininde, bu yıl başından bu yana yaşanan siyasi mücadeleyi de bu eksende görmek daha doğru olur.

2) AB SÜRECİ VE BATI İLE İLİŞKİLER:

Türkiye’nin yarım asra yaklaşan AB macerası gündemdeki yerini koruyor. Netice olarak Türkiye, bu birliğe alınmasa veya sonunda kendisi girmekten vazgeçecek olsa bile, bu süreci yaşamak istiyor. Siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki açıdan, bu sürecin faydasına inanıyor. Bu süreç yaşanırken, “Türkiye, KKTC’nin kazanılmış haklarından vazgeçer mi”, “AB’ye girmek için Kıbrıs feda mı ediliyor” gibi kaygılar, son derece yersiz. Türkiye’nin Kıbrıs politikası belli. AB mevcut tavrını devam ettirdiği takdirde KKTC’nin önünde, bir tek yol var. Rumlarla veya AB ile çözüm arayışını unutup KKTC’nin devlet olarak tanınmasını sağlamak. Türkiye, son yıllarda, bu alternatifi öne sürmedi. Fakat, bu seçenek hazır ve zamanı geldiğinde çok güçlü bir şekilde sahneye sürülebilir.

3) TÜRK BİRLİĞİ PROJESİ:
Farklı boyutlarıyla düşünce temelleri çok eskilere dayanan, bazen ütopik, bazen de, belli kesimlerce, antipatik bulunan Türk Birliği projesi, son yıllarda gerçekçi bir zeminde yeniden gündemde. Bu projede Türkiye’nin yanında, KKTC, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve belki yadırganacak ama Gürcistan bulunuyor. Merkezi, İstanbul olarak planlanan birliğin, ortak parlamentosu, yatırım fonları, icra mekanizması bulunacak. Aslında 2007 yazı ortalarında ilan edilmesi planlanan ama yaşanan cumhurbaşkanı krizinden dolayı ertelenen Birliğin daha fazla ertelenmeden bu yıl sonuna kadar ilan edilmesi ve faaliyetine başlamasını bekliyoruz. Aslında THY’nın, 2007 Mayıs ayının sonundan itibaren Batum’a iç hat uçuşları başlatması, ve 2007 Temmuz ayı sonunda Orta Asya Türk devletlerine vize uygulamasının kaldırılması ile, projenin bazı aşamaları şimdiden hayata geçirilmiştir. Gürcistan ile ise vize uygulaması 2006 yılında karşılıklı olarak kaldırılmıştı.

4)KOMŞULAR VE İSLAM ÜLKELERİ İLE İLİŞKİLER:

Komşularımız ve diğer İslam ülkeleri ile ilişkiler, aslında görünen ve bilinenden daha ilerde yürüyor. Türkiye, demokratik seçimlerle İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliğini devraldıktan sonra, bu oluşuma yeni bir kimlik kazandırmaya çalışıyor. Teorik kararların yanında, pratikte de işe yarayacak bir uluslar arası teşkilat için, yoğun çaba harcanıyor. Tüm İslam ülkelerini daha geniş manada temsil için harcanan çabalar sonuç vermeye de başladı. Ama hedeflenen oluşumun esas hüviyeti, daha sonra netleşecek. İslam dünyasındaki dağınıklık bu sayede azalacak gayr-i Müslimler de, İslam kimliğine rahatça saldıramayacaklar. Müslüman ülkelerin, şimdiye kadarki kontrolsüz gücü, Dünya’da olumlu manada daha iyi anlaşılacak ve daha etkin olacaktır.

İslam Konferansı Teşkilatı, Müslüman ülkelerdeki yardım Kuruluşlarını tek çatı altında toplamak için harekete geçti. İslam ülkelerindeki kriz bölgelerinin, normale dönmesi ve barışın tesisi için görev yapmak üzere bir “İslam Barış Gücü” kurma çabası devam ediyor. İslam ülkeleri “istihbarat teşkilatlarının merkezi bir koordinasyona” kavuşması maksadıyla, Türkiye’nin öncülüğünde çeşitli toplantılar ve çalışmalar yürütülüyor. Yine bu ülkeler arasında “Tercihli Ticaret” için yoğun çabalar sürdürülüyor.

Türkiye büyük güç olma yolunda:

Türkiye, uluslar arası ilişkiler konusunda, son yıllarda baş döndürücü bir trafiğin içinde. Bu konuda Ankara, bölgenin en yoğun başkenti. Ankara’nın yoğunluğunun bir mislini de Türkiye’nin, dış temasları oluşturuyor. Bu temasların çoğu, sonuç alınabilen gelişmelerden oluşuyor. Ancak Türkiye’nin öncülük ettiği konuların bir kısmı, Türkiye’nin değil, başka ülkelerin hanesinde görünüyor.

Filistin’de milli mutabakat hükümeti kurulmadan önce Hamas ve El Fetih liderlerinin Suudi Arabistan kralının sarayında anlaştırılması olayının altını birazcık kurcaladığınızda, Türkiye’yi görürsünüz. Bu mutabakat bozulmuş ve Filistin’de durum iyice karışmıştır. Ancak güçlü bir Ankara, bundan sonra da gerektiğinde uluslar arası alanda önemli adımlar atma potansiyeline sahiptir ve bunu göstermektedir. Pakistan devlet başkanı Pervez Müşerref’in 2007’nin Şubat ayının ilk haftası Ankara’ya gelişi sırasında “Önemli İslam ülkelerinin bir araya gelerek Ortadoğu’daki kriz bölgeleri için inisiyatif alıp probleme el atması” çağrısıyla dile getirdiği girişimin, ardında da Türkiye yer almaktadır. Bu konuda yine 2007 Şubat ayı sonunda Pakistan’ın başkenti İslamabad’da, bir toplantı yapıldı. Önemli yedi İslam ülkesinin dış işleri bakanları bir araya gelerek bazı kararlar aldılar. Türkiye’nin yanı sıra Pakistan, Malezya, Endonezya, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün’ün dışişleri bakanlarının hazır bulunduğu toplantıda, İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu da yer aldı.

İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, İK֒nün vizyonunu ve rolünü yeniden şekillendiriyor. İslam ülkelerindeki yardım kuruluşlarının tek çatı altında toplanması için girişim başlatıldı. 2007 Şubatında açıklanan “İslami Yardım Forumu” böylece resmi bir hüviyet de kazanmış olacak ve merkezi de Türkiye’de olacak. Ayrıca çok önemli bir proje daha başlatılıyor. “İslam barış gücü” veya “İslam Ordusu” diye adlandırabileceğimiz yeni bir adım. Bu, Pervez Mişerref’in ifadelerine de somut anlam kazandıracak bir girişim. Müslüman dünyadaki problemli bölgelerde görev yapacak olan bu güç, Irak’taki tablo, Lübnan’daki problem, Filistin meselesi, Afganistan ve Etiyopya’daki sıkıntılar konusunda, etkin görevler yapabilir. Bu gelişme İslam ülkelerinin problemler karşısında çözümü dışarıda değil içerde aramaları konusunda da ciddi bir işaret olacaktır.

Yine Türkiye, son zamanlarda Arap Birliği Teşkilatı ve İslam ülkeleri ile sıcak ilişkiler kurmaya ve geliştirmeye başlamıştır. Artık Türkiye, 2006 yılının Mart ayında olduğu gibi Arap Birliği toplantılarına davet ediliyor ve büyük rağbet görüyor. İlave olarak buralardan siyasi ve ekonomik anlamda Türkiye’ye ciddi destek mesajları geliyor. Yirminci yüzyılın başından bu yana var olan ve cumhuriyet dönemi ile birlikte, mantıksız biçimde iyice artan Arap düşmanlığı, Türkiye’de dostluk havasına dönüşmeye başladı. Aynı şekilde karşı tarafta da, suni şekilde oluşturulmuş olan Türkiye karşıtlığı, dostluğa ve özentiye dönüşmeye başladı.

Ortalama bir asırdan bu yana, tam bir uyuşukluk ve teslimiyet içinde olan İslam ülkeleri yönetimleri nazarında son yıllara kadar, dost olarak görünen ABD’nin, ani bir manevra ile bu ülkeleri hedef alan politika ve icraatlara başlaması, bu ülkelerin gözlerinin açılmasını sağladı. Dünyanın tek süper gücü bilinen Amerika’nın Afganistan ve Irak’ta işlediği vahşet, vahim hatalar ve hezimetler, ABD’nin aslında büyük devlet olmadığı gerçeğini gözler önüne serdi. “ABD süper güç” miti, sarsılmaya başladı.

Şimdiye kadar hep birilerine sırtını dayayarak ayakta kalmaya alışmış olan Ortadoğu ülkeleri, ABD’ye olan güvenin yıkılması üzerine son zamanlarda kendilerini, sahipsiz ve çaresiz hissediyorlar. Tam bu noktada yeniden yükselmeye başlayan Türkiye yıldızı beliriyor. Tarihte yüzyıllarca üç kıtadaki geniş topraklara hükmetmiş olan Türkler, yeniden umut oluyor. Osmanlı mirası, farklı şekillerde yeniden canlanabilir. ABD’nin bölgede ve dünyada yaptığı hatalar aslında bu işi, olduğundan daha da kolaylaştırıyor. Amerikan yangınından kaçmaya, kurtulmaya çalışan ülkeler ve halklar, kendileri için güvenli sahiller arıyorlar. Bu sahil, neden Türkiye sahilleri olmasın? Türkiye, tarihi tecrübesi, manevi-kültürel mirası, ve Osmanlı’nın bu coğrafyada bıraktığı pozitif imajla bunu, fazlasıyla hak ediyor. Sadece, Türk entelektüeli ve devlet adamlarının da bu gerçeği görebilmeleri, irade beyan etmeleri ve bu istikamette adımlar atmaları gerekiyor.

Türkiye’nin son dönemde en dikkat çekici ilişkileri İran’la gelişiyor. ABD’nin hedefinde yer alan İran, Türkiye ile ilişkilerine stratejik derinlik kazandırmak için elinden geleni fazlasıyla yapıyor. 2007 Temmuz’unda Türkiye ile İran arasında enerji protokolü imzalandı. Mutabakat zabtına göre İran gazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlanacak. İran, bazı kuyuların işletmesini, ihalesiz olarak Türkiye’ye verdi. 2007 Ağustosunda ise, İran’la termik santraller, barajlar kurulması ve elektrik üretimi konularında önemli anlaşmalar sağlandı.
Yeni uluslar arası harekat planı:
Son yıllarda Orta Asya’dan Ortadoğu’ya, Afrika’dan, Pakistan, Endonezya ve Malezya’ya kadar uzanan bir ağın içerisinde yeni bir “uluslar arası harekat planı” yapılmaktadır. Ülkelerin artık suya sabuna dokunmadan kendi başlarına yaşayabilme lüksleri kalmamıştır. İslam ülkeleri de bu gerçeği önemli ölçüde anlamışlardır. O nedenle de, dayanışma konusunda, istek ve arzular yeterli düzeydedir. Tarihi tecrübeye sahip Türkiye, bu birikimini harekete geçirirse, tüm taraflar kazanır.
Bunları söylerken bir taraftan da “acaba sadece biz mi yöneliyoruz doğuya” diye baktığımızda, “ABD ne arıyor bu doğuda” sorusunun cevabını aramamız gerekiyor. Ezberler üzerinden değil, yaşanan gerçekler üzerinden düşünmeliyiz. Artık tüm devlet mekanizmalarının, geleneksel tutumlarını bırakarak, bu vizyona ortak olmalarını ve ileriye doğru ülkemizi taşımalarını bekliyoruz.
Geleceğin Türkiye’si:

Türkiye, bu faaliyetlerde aktif ve doğal lider konumunda rol almaktadır. Bu, Türkiye’den ziyade çevresinin ve tarihi geçmişinin ona yüklediği bir rol beklentisinden kaynaklanmaktadır. Geleceğin Türkiye’sini anlayabilmek için, bu temel dinamikleri tespit etmek gerekir. Kimileri bu anlatılanları hayal veya boş umut olarak görebilir. Böyle düşünenlere, Türkiye’nin hızla milli bir dönüşüm süreci yaşadığını hatırlatır öncelikle bunu anlamak için çaba harcamalarını tavsiye ederiz. Bu dönüşüm sürecini, bir siyasi partinin değişim veya dönüşüm süreci ile karıştırmamak gerekir. Bu dönüşümü devlet kurumlarının ve toplumun özüne dönüşü şeklinde görmek, daha doğru olur. Bazı siyasi partiler de aslında bu durumdan etkileniyorlar.

MİT müsteşarı ne demek istedi?

MİT Müsteşarı Emre Taner, 2007’nin ilk haftasında çok önemli bir çıkış yaptı. Emre Taner’in açıklamalarını, yukardan beri anlatmaya çalıştığımız vizyon ve strateji çerçevesinde düşünürsek, daha iyi anlayabiliriz. Bu açıklama, sadece MİT’in değil, devlet içindeki, yerli-milli çizginin görüşlerinin dışa vurmasıdır. Türkiye’nin sadece içe dönük ve halkıyla uğraşan çizgiden kurtulması, dışa dönük, reaktif değil proaktif, dışlayıcı değil, kuşatıcı ve liderliğe oynayan, bunun için kendine ve köklerine güvenen iradesinin yansımasıdır. Afganistan, Irak gibi konular ve bizimle doğrudan ilgili olan Kıbrıs konusunda, son derece başarısız bir politika yürüten, daha doğrusu ABD’nin hatalarına meşruiyet kazandırma gayreti dışında bir beceri gösteremeyen NATO, BM gibi uluslar arası sistemlere, Türkiye’nin güvenmesinin yersiz olduğu vurgulanmakta, ülkedeki statükoya ve bunun katı savunucularına, ciddi ve tutarlı bir eleştiri getirmekte, aslında onları uyarmaktadır.
Sayın Emre Taner’in şu sözlerini, yukarda anlatmaya çalıştığım vizyon ile birlikte değerlendirmek gerekir. O noktadan bakıldığı takdirde, bu sözlerin ne kadar önemli olduğu bir kat daha iyi anlaşılacaktır.
Bakın ne diyordu Emre Taner: (Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu). “Bu üç bölgenin ve Orta Asya'nın birçok bakımdan küresel politikaların ve "rol" savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum, Türkiye'nin gittikçe genişleyen bir alanda, merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir.”
“Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma, ya da "bekle-gör-tavır al" taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi, ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır.”

Bu açıklama başbakan Erdoğan’ın bilgisi ve tasvibi dahilinde yapılmıştır. Emre Taner’in ağzından yapılan açıklama satır satır ve tekrar tekrar okunmalı ve iyi anlaşılmalıdır. Bu vizyona itiraz eden/edecek olanları da ona göre değerlendirmek gerekir.

MİT Müsteşarı Emre Taner’in de isabetle ifade ettiği gibi, edilgen, “bekle-gör” yaklaşımı geride kalmaktadır. Türkiye’nin muhtemel hadiseler karşısında proaktif hareket etmesi bunun için taktik, stratejik ve yüksek stratejik yaklaşımlar geliştirmesi gerekiyor. Tabi bunun uygulanabilmesi için de, “güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika, caydırıcı bir askeri yapılanma ve çağa uygun bir istihbarata” ihtiyaç duyulmaktadır. Çok önemli olan toplum desteğini de buna ilave etmeliyiz.
Başkanlık sistemine doğru:

2010-2020 yılları arası, Türkiye için çok önemli bir dönem. Enerjisini, son yıllardaki çabalardan alacak olan bu dönemde ülkemizin büyük dönüşümler yaşayacağını tahmin ediyoruz. Peki bu dönemde neler bekleyebiliriz?

Öyle anlaşılıyor ki Türkiye başkanlık sistemine geçmeye hazırlanıyor. 2012’den itibaren başlama ihtimali bulunan bu değişim için şimdiden sağlıklı bir tartışma zemininin oluşmasında fayda var. Türklerin Osmanlı döneminden alışık oldukları ve yüz yıllarca başarılı şekilde uygulanan yerinden yönetim anlayışı, mevcut Türkiye şartlarına nasıl adapte edilebilir? Bunu, ön yargısız olarak ve konuyu saçma sapan noktalara çekmeden, tetkik etmemiz gerekiyor.
Yoksa saydığımız müspet projeleri veya hedefleri kendi içinde rejim ve yönetim krizi yaşayan, veya her yeni gelişmeyi krize dönüştürme hevesinde olan bir Ankara ile gerçekleştirmemiz mümkün olmaz. Kendine güvenen, geçmişine sahip çıkan, geleceği gören güçlü bir Türkiye için, güçlü bir “milli devlete” ve sağlam bir yönetim sistemine ihtiyaç var.
12.09.2007
Yazarın Önceki Yazıları
Krizden fırsat çıkarma vakti 04.10.2017Doğu-Batı savaşında zihinlerin işgali... 21.09.2017Büyük hesaplaşmaya doğru... 18.09.2017Batı dünyası nereye yuvarlanıyor? 04.08.2017Mübarek beldelerimizi korumak iman meselesidir 25.07.2017Yüceltilen evrensel hukuk nedir? 14.07.2017Olaylar, tehditler ve biz 05.07.2017Aslında neler oluyor? 28.06.2017"Bizim medya" kimin veliahtı? 22.06.2017Yürüyen CHP Boğaz'ı nasıl geçmeli? 20.06.2017Katar'ı sevmek için Arab'a sövmek mi lazım? 13.06.2017Büyük patlamaya az kaldı 30.05.2017ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.