YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Türkiye Nereye Gidiyor?
25 Şubat 2008 14:02
Türkiye bir süredir sessiz sedasız beş boyutlu bir siyaset yürütüyor. Bu başlıkları şu şekilde özetleyebiliriz.
1) Bağımsızlık hareketi
2) AB siyaseti
3) Türk Dünyasına yönelik siyaset
4) İslam Dünyasına yönelik siyaset.
5) Güneydoğu sorunu
Şimdi sırasıyla bu başlıkları biraz açalım:
1) Bağımsızlık hareketi:
Bunun sessiz temelleri daha gerilere dayansa bile 1 Mart 2003 Tezkeresinin TBMM'de reddi bu konuda önemli bir milat olmuş, Türkiye'nin bağımsızlık hareketini şiddetli biçimde tetiklemiştir. Kuruluşundan 1944 yılına kadar İngiltere'nin etkisinde olan, 1944 ortalarından sonra da ABD güdümüne geçen Türkiye, 1 Mart tezkeresinin reddiyle ABD rotasına isyan etmiştir. Bu tarihten itibaren Türkiye-ABD arasında yaşanan gizli savaşın önemli ve büyük bölümü topluma yansımadan sürmüştür. 15 Mayıs 2006 ise ABD ile bağımlılık anlamında neredeyse iplerin tamamen koptuğu miladi bir tarihtir.
16 Mayıs 2006'dan itibaren başlayan Dolardaki yükseliş, borsa ve para piyasalarının sarsılması ve dalgalanması, 17 Mayıs Danıştay saldırısı, siyasette sahte arayışların başlaması, TSK içinde bazı yanlışlara bulaşan ve hatta çeteleşen grupların deşifre olması gibi olayları bu çerçevede düşünmek gerekir. 15 Mayıs 2006'da neler olduğunu başka bir yazıya bırakıp devam edelim.
TSK'nın Ağustos 2006 Yüksek Askeri Şurası öncesi ve şura kararlarıyla yasa dışı işlere karışmış önemli sayıda personel tasfiye edildi. Bu süreçte Erenler ve Atabeyler çeteleri ile Reha Taşkesen hadisesi dışında fazla bir gürültü çıkmadı. Diğer gelişmeler sessiz sedasız tamamlandı.
İlişkilerimizin bağımlılığı veya bağımsızlığı üzerine Türkiye tarafından yapılan 15 Mayıs hareketinden sonra Türkiye ile ABD devlet adamları arasındaki kozmik görüşmeler 2006 Eylül ayında yeniden başladı. Aralık ayına kadar çeşitli periyotlarla devam eden bu görüşmeler Aralık ayının ilk haftası tamamlandı. Uzun süre direnen ABD bu temaslar neticesinde Türkiye'nin artık NATO ve ABD'nin politikaları ekseninden çıkıp bağımsız politikalar üretme kararlılığını kabullenmek zorunda kaldı. Gerisini zaman gösterecek.
2) AB süreci:
Türkiye'nin yarım asra yaklaşan AB macerası son dönemlerde yoğun bir şekilde gündemde. Netice olarak Türkiye bu birliğe alınmasa veya kendisi girmekten vazgeçecek olsa bile bu süreci yaşamak istiyor. Siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki açıdan bu sürecin faydasına inanıyor. Bu süreç yaşanırken "Türkiye KKTC'nin kazanılmış haklarından vazgeçer mi", "AB'ye girmek için Kıbrıs feda mı ediliyor" gibi kaygılar son derece yersiz. Türkiye'nin Kıbrıs politikası belli. AB mevcut tavrını devam ettirdiği takdirde KKTC'nin önünde bir tek yol var. Rumlarla veya AB ile çözüm arayışını unutup devlet olarak tanınmasını sağlamak. Türkiye son yıllarda bu alternatifi öne sürmedi. Fakat bu seçenek hazır ve çok gülü bir şekilde sahneye sürülebilir. AB böyle devam ederse, Türkiye 2007 baharından itibaren KKTC'nin tanıtılması için atak başlatacak. Bu sürecin alt yapısı büyük ölçüde hazır. O zaman AB ve Rumlar, Kıbrıs takozunu Türkiye'nin AB yoluna yerleştirmiş olmalarına sevinebilecekler mi merak ediyorum.
3) Türk Birliği Projesi:
Farklı boyutlarıyla düşünce temelleri çok eskilere dayanan, bazen ütopik, bazen de belli kesimlerce antipatik bulunan Türk Birliği projesi son yıllarda gerçekçi bir zeminde yeniden gündemde. Bu projede Türkiye'nin yanında KKTC, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve belki yadırganacak ama Gürcistan bulunuyor. Merkezi İstanbul olarak planlanan birliğin ortak parlamentosu, yatırım fonları, icra mekanizması bulunacak. Birliğin 2007 ortalarında ilan edilmesi düşünülüyor.
4)İslam Ülkeleri ile ilişkiler:
Bu ülkelerle ilişkiler de görünen ve bilinenden daha ilerde yürüyor. Türkiye demokratik seçimlerle İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliğini devraldıktan sonra bu oluşuma yeni bir kimlik kazandırmaya çalışıyor. Teorik kararların yanında pratikte de işe yarayacak bir uluslar arası teşkilat için yoğun çaba harcanıyor. Tüm İslam ülkelerini daha geniş manada temsil için harcanan çabalar sonuç vermeye de başladı. Ama hedeflenen oluşumun esas hüviyeti daha sonra netleşecek. İslam dünyasındaki dağınıklık bu sayede azalacak. Gayr-i Müslimler de İslam kimliğine rahatça saldıramayacaklar. Müslüman ülkelerin şimdiye kadarki kontrolsüz gücü Dünya'da olumlu manada daha iyi anlaşılacak ve daha etkin olacaktır.
Geleceğin Türkiye'si:
Türkiye bu faaliyetlerde aktif ve doğal lider konumunda rol almaktadır. Geleceğin Türkiye'sini anlayabilmek için bu temel dinamikleri tespit etmek gerekir. Kimileri bu anlatılanları hayal ve boş laflar olarak görebilir. Böyle düşünenlere Türkiye'nin hızla milli bir dönüşüm süreci yaşadığını hatırlatır öncelikle bunu anlamak için çaba harcamalarını tavsiye ederim.
Başkanlık sistemine doğru:
2010-2020 yılları arası Türkiye için çok önemli bir dönem. Enerjisini son yıllardaki çabalardan alacak olan bu dönemde ülkemizin büyük dönüşümler yaşayacağını tahmin ediyoruz. Peki bu dönemde neler bekleyebiliriz?
Öyle anlaşılıyor ki Türkiye başkanlık sistemine geçmeye hazırlanıyor. 2012'den itibaren başlama ihtimali bulunan bu değişim için şimdiden sağlıklı bir tartışma zemininin oluşmasında fayda var. Türklerin Osmanlı döneminden alışık oldukları ve yüz yıllarca başarılı şekilde uygulanan yerinden yönetim anlayışı, mevcut Türkiye şartlarına nasıl adapte edilebilir? Bunu ön yargısız olarak ve konuyu saçma sapan noktalara çekmeden tetkik etmemiz gerekir.
5) Güneydoğu meselesi, Ağar'ın çıkışı ve "düz ovada siyaset":
Adına ister Kürt sorunu, ister terör sorunu, isterseniz Güneydoğu sorunu deyin özü aynı. Türkiye'nin normalleşerek bu sorunu da çözmesi gerekiyor. Türkiye normal düşünebildiği takdirde bu meselenin çözümü zannedildiği kadar zor olmayacaktır. Türkiye'nin önce ezberini bırakıp bir çok şeyi yeni baştan gözden geçirmesi gerekiyor. Bunların en önemlilerinden biri ülkemizde teröre cephane taşıyan bu meseledir. Devletimizin şefkatini, kuşatıcılığını, düşünce yapısı, dini ve etnik kökeni ne olursa olsun her vatandaşını koruyup kollayacağını, şu veya bu sebeplerle uçlara kayarak suça bulaşanları bile rehabilite etmek, merkeze çekmek için elinden geleni yapacağını göstermesi, buna vatandaşlarını inandırması gerekiyor. Halkla devlet arasındaki güven ortamının yeniden tesisi sağlanmalı. Bütün bu çabalara rağmen suçta ısrar edenler elbetteki devlet sistemi ve hukuk kuralları içinde cezasını çekecektir.
DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın "düz ovada siyaset" sözleriyle başlayan cüretkar çıkışını ısrarla koruduğu süreci, yazının başından bu yana izah etmeye çalıştığım kuşatıcı ve derin siyasetin kısmi tezahürü olarak algılamak gerekir. Bu siyaset bazılarının alttan alta fiskos şeklinde yaydığı gibi bir ABD siyaseti olmadığı gibi ABD yönetimini de ciddi şekilde rahatsız eden bir Ankara siyasetidir. Bu bir parti veya ideoloji siyaseti de değildir. Özünde bir Anadolu hareketidir. Mehmet Ağar bu çıkışlarıyla partisine oy mu kazandırır, oy mu kaybettirir bilinmez ama özünde ülkesi için iyi ve faydalı bir açılım yapmıştır. Bu meselenin çözüm yerinin siyaset ve siyasetçiler olduğu konusuna özellikle dikkat çekmiştir. Bir çok Kürt siyasetçi ve terör örgütünün propagandasının etkisinde olan Kürt vatandaşların ezberinin bozulmasına da yardımcı olmuştur. Bundan sonra önemli olan bu sözlerin içinin nasıl doldurulacağına iyi karar vermektir.
Şimdiye kadar devam eden süreçte Kürtleri temsil ettiği iddiası ile Kürt kökenli vatandaşlarımızdan oy talep eden partiler kimlik vurgusu ile politika yaptılar. Bu kimlik "Kürt" kimliği idi. Kürt kökenli vatandaşların bir kısmı belki bu nedenle oy verdi ama o partiden hak ettiği hizmeti alamadı. Kimlik vurgusunun para ve hizmet getirmediği açıkça görülüyor. Demek ki Kürt vatandaşlarımızın artık kimlik üzerine siyaseti bırakıp hizmet odaklı normal siyaseti tercih etmesi gerekiyor.
Irak'ın işgali sürecinde Türkiye'nin Irak politikasının sadece Kuzey Irak Kürtlerinin ayrılmasına karşıtlık ve Türkmenlerin kollanması gibi gösterilmesi aslında Ankara'nın meramını tam olarak yansıtmadı. Türkiye meramını iyi izah edilemediği için de kırmızı çizgilerin silindiği kanaati oluştu. Bu süreçte Irak'lı Kürtlerden bahsederken istisnalar dışında siyasetçilerimizin ve genel olarak medyamızın dili ayrıştırıcı bir etki yapmıştır. Iraklı Kürtlerden söz ederken ülkemizdeki Kürt kökenli vatandaşlarımızı da üzecek kendilerini "başkası" olarak algılamalarına yol açacak sonuçlar doğurmuştur. Bu olumsuz etkilerin izale edilmesi konusunda da Mehmet Ağar'ın çıkışlarının pozitif etki meydana getirdiğini söyleyebiliriz.
Ama derin Ankara'nın Mehmet Ağar'ın ağzından verdiği en önemli mesaj, gücüne güvenen, emperyal vizyonu olan bir Türkiye mesajıdır. Artık Türkiye, "düz ovada siyaset"ten çok, "Denizli'nin havlusunu Kerkük'te, Musul'da, Erbil'de nasıl satacağını" tartışmalıdır. Gümrüklü mü, gümrüksüz mü?
2010'lu yıllarda ülkede sivil-asker dengesi normalleşecek, Türkiye'nin vizyonu da değişecek. Tabularımızdan, komplekslerimizden, korkularımızdan sıyrılacağız. Ufku misak-ı millinin çok ötelerinde olan bir Türkiye, tüm vatandaşlarını da, dostlarını da mutlu edecektir. Sanal sebepler ileri sürerek ama özünde kişisel veya kurumsal çıkar kaygıları taşıyarak bu sürece engel olmaya çalışanlar ise hata ettiklerini o zaman daha iyi anlayacaklar.
Yazarın Önceki Yazıları
Batı medeniyetinin çöküşüne hazır olun 22.03.2017Haçlı birliğine karşı hilal birliği 15.03.2017Avrupa niçin düşmanlıkta yarışıyor? 10.03.2017Niçin "hayır" demeliyiz! İşte sebepler.. 06.03.2017Aslında "kimler rahatsız" 03.03.201728 Şubat'ın 28 Günahı 28.02.2017Fethullah'ı verseler ne olacak! 23.02.2017Bu sistemin ne zararı vardı da değiştiriyoruz? 15.02.2017ABD'nin dinci siyaseti tutar mı? 12.02.2017Sandığa giderken dünyada neler oluyor? 09.02.2017Donald Trump'a teşekkür mektubu 31.01.2017ABD gizli belgesi ve Reina saldırısı! 17.01.2017ABD, NATO, Terör ve Cuma Hutbesi! 02.01.2017Batı Savaşı Kaybetti. İstese de İç Savaş Çıkartamaz! 30.12.2016Suriye'de kimlerle savaşıyoruz? 27.12.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.