YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
ÖFKE DEĞİL SAĞDUYU ZAMANI
06 Mart 2013 16:48

 

Toplum, siyaset veya medya olarak genelde yaşanan olayların özüne inmek yerine şekliyle ilgilenmek adetimizdir. İşin özüne inmediğimiz ve şekille uğraşma kolaycılığına saplanıp kaldığımız içindir ki bazı temel meseleler uzun yıllar çözülemiyor.

Yıllarca vesayet sistemi, üniversitelerde kızların başının örtüsüne taktı. Başlarını neden kapattıklarını anlamaya çalışmadı, saygı duymadı. Başı kapalı kızın düşüncesini taşıyan başı açık diğer kız, içeri girdi. Kapalı olan giremedi. Düzen direndi. Sonra ne oldu? Düzen mağlup oldu.

Yasakçı düzen inanan insanları “Mürteci” olarak yaftaladı, dışladı, onlarla savaştı. Ne oldu? O ezilmeye çalışılan insanlar, bu düzenin kuralları içinde sabrettiler, çalıştılar, ilerlediler,  geldiler ve bu düzeni değiştirdiler. Yasakçı düzen kan dökerek, can yakarak yıldıramadı, yok edemedi. Düzen, Kürtleri, azınlıkları, Alevileri asimile etmek istedi. Onlarla da savaştı. Ama kazanamadı.

Şekille uğraşarak, silahla, baskıyla, asimilasyon çabalarıyla, düşünceler, inançlar, kanaatler yok edilemez. Aksine güç kazanır. Yeni Devlet bu güne kadar yapılmış olan hataların artık farkında. Bunu açıkça ifade etmekten de çekinmiyor. Başbakan Erdoğan Dersim olaylarını eleştirirken siyasi rakibi CHP’yi yıpratmak için yapıyor gibi bir algı oluşabilir. Ancak bu eleştiri bir taraftan CHP’ye karşı siyasi bir eleştiri olmakla birlikte aslında devletin yanlışları hakkında bir özeleştiri olarak görülmeli. Bunun Atatürk zamanında yapılması, yapılan işin masum olduğu anlamına gelmez. On yıllardır uğraştığımız meseleleri gerçekten çözmek istiyorsak problemin temellerini iyi anlamalıyız. Bugün çözmeye çalıştığımız PKK meselesinin temelinde, cumhuriyetin ilk döneminde başlayan büyük hataların olmadığını aklı başında kimse savunamaz. Bu hatalar, o günün siyasi veya toplumsal şartları ile de izah edilecek, mazur görülecek işler değil.

Tıpkı geçmişte önemli meselelere yüzeysel ve şekli yaklaşıp, sorunları büyüttüğümüz gibi şimdilerde de benzer tavırlar gösteriyoruz. Son 30 yılın en önemli probleminin çözümü için yürütülen bir süreç var. İki buçuk ay önce bu süreç devlet tarafından kamuoyu ile paylaşılmış durumda. Problemin çözümünü isteyenler için fikir açıklama konusunda elverişli bir dönemdeyiz. Peki medya ve siyaset bu süreci nasıl geçiriyor? Lüzumsuz ve işe yaramaz tartışmalar ve polemiklerle..

Yılbaşından itibaren yaklaşık bir buçuk ay, Öcalan’la görüşecek BDP heyeti arasında kimler olacak, kimler olmayacak tartışmalarıyla geçti. Heyet İmralı’ya gidip döndüğünden beri de BDP’lilerle Öcalan arasındaki görüşme notlarını basına kimin sızdırdığı konusu tartışılıyor. Sürecin özüne dönük konular ve gelişmeler çok geri plana düşmüş durumda. Çözümün özüne dair muhalefet partilerinin hiçbir önerisini hatırlamıyoruz. Sızma-sızdırma meselesinin ötesine geçip sürece katkı sunacak konulara kafa yormak daha doğru olmaz mı?

Mesela muhalefetin işi hükümetin yaptığı doğru-yanlış her şeye itiraz etmek midir? Şuna da karşıyım, buna da karşıyım demek yerine “doğrusu şudur,” “böyle yapılmalı” gibi önerilerini hiç duymayacak mıyız? Karşı çıkmak dışında hiçbir fikir üretemeyen muhalefet, bir gün gelip iktidar olsa bile bu ülkeye ne verebilir ki? Yaklaşık bir asırdır var olan Kürt sorununu, 30 yıldır devam eden terör belasını çözmeye çalışanlara verilen destek, nasıl olur da hükümete veya iktidar partisine destek olarak gösterilebilir. Kaldı ki böyle bir konuda hükümete destek olunmayacaksa ne zaman olunacak?

Sürecin açığa çıkmasından bu yana yaşanan gelişmeler gösteriyor ki sağlam bir zeminde ilerliyoruz. Süreci bozma çabalarına Kürdüyle-Türküyle halk prim vermiyor. Yani artık halka mal olmuş bir inisiyatif yürüyor. Büyük bir “çözüm” ümidi ve beklentisi var. Çözümün kuralları ve hedefi ise, çok küçük bir doyumsuz kesim ve yasakçı düzenin militanları dışında bu ülkede yaşayan hiç kimseyi rahatsız etmeyecek biçimde hazırlanmış durumda.

Aslında bu ülkenin halkları arasında gerçek bir problem yoktu. Halkın başına problem çıkaran asimilasyoncu, yasakçı bir devlet düzeni vardı. Bu hastalıklı devlet anlayışı yıkılınca esas problem de çözülmüş oldu. Bundan sonrası daha kolay. Eskiden “Devletin halkı” vardı. Halk devlete göre şekil ve tavır almaya zorlanıyordu. Şimdi çok şükür ki “Halkın devleti” var. Bu devlet bu halka uymak zorunda..     

Çözüm sürecinin başından beri izlenen bozma girişimleri süreci zafiyete uğratma bir tarafa daha da sağlamlaştırdı ve takviye etti. Arkadaki halk desteğinin ne kadar sağlam ve güçlü olduğunu teyit etti. Çözüm sürecinin planlanan takvimde yürüdüğünü düşünüyoruz. Ama bir asırdır birikmiş konuların bir anda ideal çözüme kavuşmasını da beklememek gerekiyor. En önemlisi taraflar arasındaki çözüm iradesidir. Bu irade var olduğu müddetçe iyi niyet ve anlayış içinde çözülemeyecek bir mesele olmadığı kanaatindeyiz. Bu olumlu hava devam ettiği takdirde bir iki sene sonra her iki taraf olarak “Biz bu kadar basit bir konuda neden bu kadar kan döktük, can yaktık zulüm yaptık” hayıflanması içinde olacağız.

Bir devlet kendi halkının varlığını niçin inkar eder? Kimliğini neden yok sayar? Dilini, kültürünü neden yasaklar? Diğer taraftan bir insan, kendi hakkını ararken neden başka masum insanların ölümüne yol açar, neden benzer başka zulümler yapar.

Devletin artık eski devlet olmadığını herkesin görmesi ve anlaması gerekiyor. Bazı eksikler hala olsa da devlet değişti artık. Eski devletin gadrine uğramış kesimlerin haklarına kavuşmaları olmazsa olmaz bir durum. Mısır’da Mübarek’in, Libya’da Kaddafi’nin, Tunus’da Bin Ali’nin, Suriye’de Esad’ın zulmüne karşı mazlum halkların yanında açıkça taraf olan bir devletin kendi halkına karşı duyarsız olması mümkün mü? Bunu görmek istemeyenler iyi niyetli olamazlar.

Buna inananların ise samimi şekilde destek olmaları gerekiyor. Bu hepimizin borcudur ve tarihi bir sorumluluktur. Bundan önceki girişimlerde olduğu gibi bu sürecin de başarıya ulaşmaması halinde hepimizin vebal altında olacağını unutmamak gerekir. Hepimize büyük sorumluluk düşüyor. Hataları tekrarlamak yerine yapılan hatalardan ders çıkarmalıyız. Bir kuyumcu hassasiyeti içinde yapılan çalışmaları yürütenlere karşı biz de hassas olmalıyız.

Siyasi ve toplumsal gerilimden, öfkeden uzak, soğukkanlı, sağduyulu ve aklıselim olmaya çok ihtiyaç var. Sonuç olarak kimse kimseye diz çöktürmüyor. Kimse tek taraflı zafer kazanmıyor. Kimse kaybetmiyor. Sadece yapılan hatalardan karşılıklı olarak vazgeçiliyor.

Aksini düşünmek ve istemek ölmeye ve öldürmeye devam etmek demek.. Nereye kadar.. Ölenler kimin çocukları!

Hasılı iki taraf da artık zararın neresinden dönülürse kardır diye görüyor. Bunun ne mahzuru var?

 

Alper TAN

06.03.2013

 

 

Yazarın Önceki Yazıları
Yüceltilen evrensel hukuk nedir? 14.07.2017Olaylar, tehditler ve biz 05.07.2017Aslında neler oluyor? 28.06.2017"Bizim medya" kimin veliahtı? 22.06.2017Yürüyen CHP Boğaz'ı nasıl geçmeli? 20.06.2017Katar'ı sevmek için Arab'a sövmek mi lazım? 13.06.2017Büyük patlamaya az kaldı 30.05.2017ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Dava ve Sırat-ı Müstakim 08.05.2017Artık savunma yok taarruz var! 19.04.2017Bir devrimin ardından.. 17.04.2017Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin İç-Dış Boyutları ve Arka Planı 11.04.2017Dünya alt-üst oluyor! 31.03.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
Analiz
 // Tolga karacinar
Sizi yorumlarinizdan dolayi şiddetle destekliyorum. ...
03 Haziran 2013 Pazartesi 21:05