YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
MİT Vizyonuna Sıkılan Kurşun ve Dink Cinayeti
25 Şubat 2008 14:14
Tedrici olarak Amerikan yörüngesinden uzaklaşan Türkiye kararlı bir şekilde yeni yolunda devam ediyor. 2006 yılının o sisli atmosferinde halka pek yansımamış olmasına rağmen ülkede çok önemli gelişmeler oldu. ABD ve NATO etkisi ülke üzerinde her geçen gün etkisini kaybediyor. Türkiye gerçek manada yerli-milli bir raya oturmuş durumda. Ancak bu milli-yerli çizgiyi içine sindiremeyenler de yok değil. Sınır dışı telkinlere açık olan bu kesimler, milli ve sivil anlayışın ülkede hakim olmaya başlamasıyla öteden beri sahip oldukları önemli imtiyazları kaybedeceklerini düşünüyorlar. Hakimiyetin gerçek manada halka geçmesini kabullenemiyorlar.
Bu kesimler halkın iradesine uygun birinin Çankaya köşküne geçmemesi için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Bundan önceki tüm cumhurbaşkanları gibi anti demokratik yapıların belirlediği bir ismin köşke çıkmasını istiyorlar. Aksi halde şekli ve yöntemi Anayasa tarafından belirlenmiş bir konu için neden fırtınalar koparılıyor olabilir!
MİT müsteşarının Ocak ayında yapmış olduğu açıklama yeniliğe tamamen kapalı olan ve anti demokratik sistemden beslenen katı kuralcı statüko yanlılarını rahatsız etti. Egemenliği halka devretmek istemeyen, halkın değerlerini içine sindirememiş bu kesimler “Ulusalcılık” ve “ulus devlet” maskesi ile vatan kurtarma palavralarıyla taraftar toplamaya çalışıyorlar. Ankara ve Anadolu’dan çok başka başkentlerle irtibatlı bu kesimler arkasına sığındıkları sahte kahramanlar vasıtasıyla bu milleti bir kez daha aldatmaya çalışıyorlar. Halkın sahte kahramanlara karnının tok olduğunu fark edince de öteden beri defalarca sergiledikleri karanlık senaryoların birini daha gösterime soktular. Ölümü yurt içi ve yurt dışında iyi ses getireceğini düşündükleri Hrant Dink’i katlettiler. Sonra da güdümlü kişilerin ağzından aşırı milli duygularına hakim olamayan bir “çocuğun” “kişisel” eylemi gibi göstermeye çalıştılar. Aslında Hrant Dink’ten sonra sırada iki isim daha vardı. Yasin Hayal bunlardan birini açığa verdi. Orhan Pamuk. Üçüncüsü ise önemli bir siyasi kişi. Üstelik Hrant Dink’ten daha hassas bir hedef. Umarım ilgili kurumlar bu defa zafiyet göstermez ve diğerlerinin önüne geçer. Fakat ne yazık ki gerçek faillere ulaşmak için uğraşmak yerine öncekilerde de olduğu gibi bir an önce olayı ört bas etmek için canhıraş gayret içinde olanlar var.
Başbakan Erdoğan Şemdinli olayları olduğunda “ucu nereye kadar uzanırsa oraya kadar gideceğiz” gibi hiç birimize yabancı olmayan, daha öncelerde de yüzlerce defa duyduğumuz için bir anlam ifade etmeyen sözleri, Hrant Dink’in ailesini ziyaretinde yine söyledi. Şemdinli olayı sonrasında Hükümetin gücü, her şeyi göze alarak bazı isimleri deşifre etme ve iddianamesine koyma cesareti gösteren savcı Ferhat Sarıkaya ve “Hırsız evin içinde ise kilit fayda etmez diyerek” hadisenin vahametine dikkat çeken istihbarat daire başkanı Sabri Uzun’a yetmişti. Bakalım şimdi bu konu nasıl kapatılacak. Merakla bekliyorum.
Bir başbakan ya bu sözü söylememeli ya da sözünün gereğini yapmalı. Aksi halde okuduğu masum bir şiirden dolayı kendisini görevden alıp ceza evine sokanlarla aynı çizgiye gelmiş olur ki o içine sindiriyorsa diyecek bir şey kalmıyor. Sadece olan gariban vatandaşa ve bu ülkeye oluyor. Buna razı iseler bundan şikayet etmeye hakları da olmaz.
Diğer bir konu da geçen ay başlamış olan EMASYA (Emniyet Asker Yardımlaşma Protokolü) gerçeği. Gerçekten sivil, demokratik ve özgür bir ülke isteyen herkesin bu konuya dikkat çekmesi gerekir. Bu tür anti demokratik oluşumların ortadan kaldırılması için hükümetin gereğini yapması gerekir. Başbakan, bir takım anti demokratik “denge”leri gözeterek iktidarını sürdüreceğini, bu “dengelerin” onu bir yerlere taşıyacağını sanıyorsa çok yanılıyor. Unutmasın ki 3 Kasım 2002 seçimlerinde darmadağın olan partiler de sürekli o dengeleri gözetmişlerdi. Bir siyasi iktidar için en hassas denge vatandaşın gönlündeki dengedir ve sadece o gözetilmelidir.
Hükümet, olmayan bir muhalefet, her türlü imkan ve halk desteğine rağmen sivilleşme ve demokrasi konusunda gerekli adımları atmazsa vatandaşın da sandıkta ona cömert davranmasını beklememelidir. Muhalefet ise ülkenin bedenindeki cerahatin temizlenmesi konularında her tür politik kaygıyı kenara iterek hükümete destek olmalı hatta ona baskı yapmalıdır. Ama ne yazık ki bazı parti liderleri, kraldan daha kralcı bir eda ile yanlışlara arka çıkmaya çalışmaktadır. Çoğu zaman içindeki gerçek vatansever duygularla, ülke çıkarları için siyasi fedakarlıklar yapmaktan bile çekinmeyen Devlet Bahçeli’nin Hrant Dink’in cenaze törenindeki birlik beraberlik görüntüsünü algılama zorluğu çektiğini üzüntü ile takip ettik. Ayrıca TÜSİAD’ın geçen ay açıkladığı “demokrasi raporunu” sayın Bahçeli’nin algılama biçimi de hayret uyandırdı.
Sonuç olarak, yeniden sahneye konulan siyasi cinayetleri planlayanları ve hedeflerini kuşatıcı bakışla değerlendirmeli, MİT müsteşarının Türkiye adına gösterdiği hedefleri ve çizdiği vizyonu anlamaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki Hrant’a sıkılan kurşunla aslında MİT’in yani Türkiye’nin hedefleri ve geleceği vurulmak istenmiştir. O nedenle bu cinayet sonrası söylenen “Bir ölü, 70 milyon yaralı” sözü yabana atılmamalıdır. Eğer yanlışlık(!) olurda cinayetin perde arkası aralanırsa bunu daha iyi anlayacağız. Türkiye’yi içine kapatmak isteyenlerle ülkeyi büyütecek yeni hedeflere yelken açanları ayırt etmeliyiz. En önemlisi de sağlayacağımız birlik beraberlikle, toplumsal kamplaşma çıkarmak isteyenleri pişman etmeliyiz. Tıpkı Hrant Dink’in cenaze töreninde olduğu gibi.
Her şeye rağmen umudumuzu ve moralimizi koruyoruz. Toplumdan beklediklerine karşılık bulamayanlar, kurşundan da karşılık bulamayacaklar.


İDAM EDİLEN SADDAM MI, ŞİİLER Mİ ABD Mİ?

Aklı başında insanlar Saddam Hüseyin’in, ülkesi, milleti ve Dünya için iyi bir lider olduğunu iddia etmez/etmemeli. Tıpkı George Bush’un milleti, ülkesi ve Dünya için iyi bir lider olmadığı gibi. Ben içerde kendi vatandaşlarını katleden, komşusu İran’la yıllarca savaşan, bir hiç uğruna Kuveyt’i işgal eden despot Saddam ile ABD başkanı Bush arasında önemli bir fark göremiyorum. Saddam, Duceyl ve Halepçe katliamının sorumlusu ise Bush da İkiz Kulelerin enkazı altında kalan masum ABD vatandaşları ile Afganistan ve Irak savaşlarında ölü, yaralı ve ruh hastası haline gelen, sayıları elli bini geçen ABD askerlerinin sorumlusu. Yine Afganistan ve Irak halkından hayatını kaybeden yüz binlerce masum insanın ölmesi, bir o kadarının yaralanması da ayrı.

Bush kendisini tanrının görevlendirdiğini düşünen, mahkeme kararıyla ABD’nin başına getirilen bir meczuptu. Çünkü ABD’nin çılgın politikalarla 21. yüzyıl dünyasına yeni bir düzen getirmesini planlayanlar, normal bir başkanla planlarını uygulayamazlardı.

Bush’un ve onu yöneten devlet kanadının Afganistan ve Irak savaşları ile BOP konusundaki esas amaçları en az petrol ve enerji kadar, İslam’ı ve Müslümanları “terbiye” etmekti.

Müslümanlar, 11 Eylül olayından sonra Bush’un ağzından birkaç defa çıkan “Haçlı seferi” sözlerini, Danimarka’da yaşanan karikatür krizini ve Papa’nın Almanya konuşmasında İslam peygamberine hakaret içeren sözlerini birbirinden ayrı düşünmemeli. AB’nin ise Afganistan, Irak ve İslam’a hakaret konusundaki gelişmelere neden sessiz kaldığını veya etkin bir tepki koymadığını da araştırmalıdır.

Arap ve İslam ülkelerinin genel olarak güdümlü yönetimler nedeniyle, tesanüdden uzak ve dağınık durumda olması Batıyı hep iştahlandırmıştır. Saddam ve Kaddafi gibi diktatörler ise Batılıların işini kolaylaştırmıştır.

ABD, İngiltere ve müttefikleri, bir sürü yalan gerekçelerle işgal ettikleri Irak’ta boğazlarına kadar batağa saplanmıştır. Şimdi kurtulmak için debelenirken gittikçe daha da batmaktadırlar. Saddam’ın idam edilmiş olması işgalcilerin başarısı olmayıp, hezimetinin göstergesidir. Irak’a demokrasi istikrar ve refah getireceğini vadeden işgalciler. Sadece kan, ölüm, vahşet ve dehşet getirmişlerdir. Şimdi ise yaşadıkları hezimeti “gerçek hedefimiz Saddam gibi bir diktatörden Iraklıları kurtarmaktı. Bakın işte onu da başardık” diye dünyayı kandırmak için Saddam’ın ölümünden medet uman bir noktaya düşmüşlerdir.

Aslında o yağlı urgan yaşlı diktatörden çok ABD’nin boynuna geçmiştir. Bundan sonra ABD debelendikçe yağlı urgan boynunu daha fazla sıkacaktır. 148 Iraklıyı katlettiği için Saddam’ı idama mahkum edenler unutmayalım ki dört yılda Irak’ı yerle bir ettiler yüz binlerce masum canından oldu. Bundan daha fazlası yaralandı, iki milyona yakın Iraklı göç etmek zorunda kaldı. Şimdi Bush bile Irak’taki durumun Saddam döneminden daha kötü olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Şu an nerdeyse bütün Iraklılar direnişçi durumunda. Gelişmeler karşısında evine dönmekten başka seçeneği kalmayan işgalciler, geride en azından belli bir süre kendilerine ve İsrail’e tehdit oluşturamayacak kadar zayıf ve problemli bir ülke bırakmak istiyorlar. Bunun için de mezhep çatışmaları ve etnik kavgaları körüklüyorlar. Saddam’ın idama mahkum edilmesi de asılması da, infazın Kurban Bayramında yapılması da, infaz şekli ve infaz esnasında yapılan densizlikler de baştan aşağı bir tahrik, bir provakasyondu. Sünni lider, uyduruk bir mahkeme ve Şii başbakan Maliki’nin onayıyla Kurban Bayramında kurban ediliyordu. Şii cellatlar sevinç çığlıkları atıyor. Müslüman’a yakışmayan aşırılıklar yapıyor, cesede bile işkence ediliyordu. Başbakan Maliki, idama engel olma yetkisine sahip olduğu ve infazın ülkedeki çatışmaları ve bölünmeyi tetikleyeceğini bildiği halde ABD ve İran’ın baskılarına direnmiyor ve onaylıyordu.

İran ise daha önce Saddam Hüseyin’in kendilerine savaş açmış olmasının verdiği akılsız bir intikam duygusuyla hareket ediyordu. Belkide rejim tarihinde ilk defa ezeli düşmanı ABD ile aynı eksende yer alarak. Bu konuda Irak başbakanı da İran yönetimi de vahim hatalar yaptılar. Irak’a ve İslam dünyasına yeni bir nifak tohumu ektiler. İşgalciler ise geçici bir mutluluk yaşadılar.

İran, Saddam’ın idamı sürecindeki basiretsiz politikasıyla İslam ülkeleri nazarında itibarını zayıflattı. İran imajı hakkında zaten var olan tereddütlerin kuvvet kazanmasına sebep oldu. Son birkaç yıldan bu yana Ortadoğu bölgesine yönelik harici tehditlere karşı yürütülen ülkeler arası dayanışma çabaları İran’ın basiretsizliği nedeniyle yara aldı. Eğer İran bu hatayı maksatlı olarak yapmadı ise temasta olduğu ve şimdiye kadar yönelen ABD tehditleri karşısında kendisine destek veren İslam ülkelerine güven tazelemesi gerekir. İran bu dayanışma sürecinde kendisine destek olanlara ihanet ederse yalnız kalacağını çok iyi bilmeli. İçinden geçilen süreçte bölgeye yönelen harici tehditlerle sadece dost ülkelerin dayanışma ve yardımlaşması ile başa çıkılabileceği iyi anlaşılmalı. İran’ın bu son tutumu Türkiye başta olmak üzere Suudi Arabistan ve Suriye’yi aşırı derecede rahatsız etmiştir.

İslam ülkeleri, hem devlet yönetimleri hem de halklar olarak, yaşanan süreçte etnik ve mezhep kavgalarının tarafların hiç birine yarar getirmeyeceğini, bu durumun sadece bu topraklar üzerinde hesap yapanlara yarayacağını unutmamalıdır.

Avrupa ve Amerika top yekun bir Hıristiyan dayanışması sergilemektedir. Bu dayanışmaya Papa da destek vermektedir. BM teşkilatı ise, patron ülkelerin baskıları sonucu, İslam ülkelerine yapılan haksızlık ve tecavüzleri kınamak gibi bir zayıf tepkiyi bile gösterememiştir. Masum Filistinlilere ve Lübnan halkına karşı İsrail’in vahşeti herkesin gözü önünde sürerken BM’nin kayıtsızlığı da herkesin gözü önünde yaşanmıştır. Irak’ta işgalcilerin oyuncağı, maşası gibi hareket eden başbakan Maliki hem halkını memnun edememiş hem de işgalciler tarafından azarlanmaktan kurtulamamıştır.

Saddam Hüseyin’in ve iki adamının idamı son derece hazindir ve alınması gereken derslerle doludur. Yürütülen her türlü provakasyona rağmen Iraklılar savaş öncesi gösterdikleri birlik ve bütünlük örneğini yeniden sağlamalıdır. İçerdeki çatışmaların kazananı olmaz. ABD ise daha fazla uzatmadan, hezimetini daha çok derinleştirmeden ve dünyayı kandırmaya uğraşmadan, zor da olsa hatasını açıkça kabul edip Irak’tan derhal çekilmeli. Komşu ülkeler ve İKÖ ise acilen inisiyatif alarak Irak için yapılabilecekleri yapmalı. Bu noktadan sonra ABD ve diğer işgalcilerin çözüm üretmesini beklemek beyhudedir. Çözüm içerden sağlanmalıdır.

İsrail ise aklını başına almalı İsrail’i kendi vatandaşları bakımından daha da yaşanmaz hale getirmeden mantıklı ve uygulanabilir yollar aramalıdır. Filistin ve Lübnan’a karşı yaptığı manevralarla kendini iyiden iyiye yalnızlaştırdığı yetmiyormuş gibi çok daha vahim sonuçlar doğuracağı kesin olan İran’ın belli tesislerini havadan vurmak gibi bir akılsızlığı yapmamalıdır.

Kerkük gibi bazı hassas yaraları kaşıyarak Iraktaki diğer grupların ve Türkiye’nin hiddetine yol açan grupların ise ateşle oynamamaları gerekir.

Türkiye’ye gelince lüzumsuz cumhurbaşkanlığı tartışmaları ve suni gündem konuları kenara bırakılarak çevrede neler olup bittiğine bakılmalıdır. Unutmayalım ki tarihin dönüm noktalarından birini yaşıyoruz. Bu süreç ülkemiz açısından tehditler kadar büyük fırsatları da içinde barındırıyor. MİT müsteşarının açıklamalarında özetlenen tablo da bunu anlatmaktadır. Tarih ve zaman her vakit böyle fırsatlar sunmaz. Gerçek liderler en kötü tehditleri bile fırsata çevirebilenlerdir. Bölgede yeni oyunların yazıldığı, rol paylaşımının yeniden yapıldığı şu dönemde başrol de alabilirsiniz figüran da olabilirsiniz. Umarım gereğini yapar da birincisi oluruz.
Yazarın Önceki Yazıları
ABD gizli belgesi ve Reina saldırısı! 17.01.2017ABD, NATO, Terör ve Cuma Hutbesi! 02.01.2017Batı Savaşı Kaybetti. İstese de İç Savaş Çıkartamaz! 30.12.2016Suriye'de kimlerle savaşıyoruz? 27.12.20162017 ve sonrası neler olabilir? 22.12.2016Bu 'terör' değil, dış saldırıdır 17.12.2016İran, müflis batının Truva atı mı? 16.12.20163. Dünya Savaşının Adı "Terör" 12.12.2016Batı değerleri ve hegomonyası sarsılıyor! 08.12.2016Suriye ABD'ye giriyor 02.12.2016Küresel Düzeni Müslümanlar Kuruyor 29.11.2016Bu NATO'yla ne işimiz kaldı? 26.11.2016Batı batıyor, çözüm kendimizde 23.11.2016Batı'nın sömürge düzeni yıkılıyor 19.11.2016Batı niçin panikte? 15.11.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.