YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
İlker Başbuğ ve Değişim
06 Mayıs 2009 14:59

İstiklal Savaşı, milletin topyekün seferber olması ile kazanıldı. Bazı işbirlikçiler dışında herkes, elinde avucunda ne varsa vatanı kurtarmak için ortaya koydu. Erkeği, kadını, yaşlısı, genci hatta çocuk yaşta insanlar bu vatan için mücadele etti. Sonunda Cumhuriyet kuruldu.


Gönüllülük esasına göre vatanın, millet tarafından kurtarılmasına rağmen, kurulan yeni rejimin savunucuları, zaman zaman milletle ters düşmeye başladılar. İstiklal Savaşı’nı yedi düvele karşı kazanan halkımız, kendi yöneticileri tarafından hırpalanıyordu. Halkın inançları tezyif ediliyordu. Çağdaşlaşma ve modernite adına zorlama kıyafetler dayatılıyor, rejimin uygun görmediği geleneksel kıyafetlerle insanlarımızın şehirlere girmeleri bile zabıta tarafından engelleniyordu. “Halkın idaresi” olması gereken cumhuriyet, halkın “terbiye edilmesi” rejimine dönüşmeye başlamıştı. Çelişkiler o zamandan başladı.


Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un 14 Nisan 2009’da İstanbul’da yaptığı ve çok tartışılan konuşmasının Türkiye’nin değişimindeki yerini değerlendirmeye çalışacağız bu makalede. Yukarıdaki paragrafları, Türkiye’de nelerin değişmeye başladığını hatırlatmak için küçük bir hatırlatma babında ifade ettim. Her şey o kadarcık mı? Hayır. Ama uzun uzun anlatmaya da şu an yerimiz müsait değil.


Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, İstanbul'da Harp Akademileri Komutanlığı’nda ''Yıllık değerlendirme konuşması'' yaptı. Başbuğ’un konuşması umumi manada generallerden duymaya alışık olduğumuz sıradan bir konuşma değildi. Belli ki uzun uzadıya çalışılmış tartışılmış ve hesaplanmış dolu bir konuşmaydı. Neredeyse her cümlesi ayrı mesajlar taşıyan bir metindi. Sade ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktı. Lafı eğip bükmeden anlatıyordu. Farklı kesimlerden kişilerin kendilerine göre tevil edeceği ifadeler değildi.


Medyanın ve kamuoyunun bir kısmı ondan 13 Nisan’da yapılan Ergenekon operasyonuyla ilgili neler söyleyeceğini beklerken o, yargı sürecinde olan bu konuya hiç temas etmedi. Doğru olan da buydu. Ama tek doğru bu değildi. Konuşmada çok sayıda doğru ve isabetli tespitler vardı. Genelkurmay’ın çok tartışılan ve önemli bir haksızlık ve adaletsizlik olan medyaya akreditasyon uygulamasını İlker Başbuğ tamamen kaldırmadı. Ama bu toplantıda biraz daha daralttı. Konuşmasında karşılıklı önyargıların varlığına ve bunun yanlışlığına dikkat çekti. Konuşmanın bütünlüğünden anlaşılıyor ki askerin önyargılarını da kastediyordu. Terörle mücadelede verilen kayıpların rakamlarını açıkladı. Şehitlerimize olan borcumuzu hatırlattı. Teröristin de insan olduğuna ve bunların ailelerinin dramına dikkat çekti.


TSK’nın Kürt açılımı:
“Bölücü terör örgütüne karşı sürdürdüğümüz mücadelede, şehitlik ve gazilik mertebesine ulaşmış kahramanlarımız arasında çok sayıda Kürt ve Zaza kökenli vatan evladı vardır” diyerek, vatan için mücadelede Kürt ve Zaza vatandaşlarımızın da hayatlarını ortaya koyarak mücadelesini hatırlatıp, birlik mesajı verdi. Ayrıca Başbuğ, özeleştiri yaparak 1938 öncesi Kürt isyanlarının sebeplerini sayarken “Devletin bazı memurlarının bölge halkına zaman zaman kötü muamelede bulunması”nı da ekledi. Doğrulara ulaşma ve hataları düzeltme konusunda bu, önemli bir adım.


Konuşmada yer alan şu sözler çok tartışıldı. Çünkü bazı ezberleri sarsıyordu:


"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir.”  "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kimdir?" Cevap, Türkiye halkıdır. Görüldüğü gibi buradaki halk ifadesi, sınırları çizilen bir coğrafyada -ki burası Türkiye'dir- yaşayan halkın bütününü, yani hiçbir dinî ve etnik ayrım yapılmaksızın, Türkiye halkını işaret etmektedir. Bu söylem ve vurgu, ülkemizdeki ulusalcı çevrelerin etnik ayrımcılığa dayalı olumsuz düşünceleri etkileyecektir. Öte yandan etnik çatışma arzu eden bölücü çevrelerin de elini zayıflatabilir. Ancak bu ifadelerin daha etkili olabilmesi için sadece söylem olmaktan çıkması ve icraata dönüşerek halka gösterilmesi gerekir. Konuşmaların inandırıcı ve etkili olabilmesi için buna ihtiyaç var. Aksi halde politik bir söylem olmaktan ileri gitmez.


TSK ve demokrasi:
İlker Başbuğ’un konuşmasında demokrasi vurgusu çok baskındı. Laikliği her şeyin önüne koyup demokrasiyi ihmal eden anlayışların aksine ciddi demokrasi vurguları yaptı. Demokrasiye saygının gereği olarak sivil otoriteye bağlılığın altını çizdi. Demokrasilerde doğal olarak son sözü sivillerin söyleyeceğini hatırlattı. Bu durum aslında Org. Hilmi Özkök’ün genelkurmay başkanlığı zamanında temelleri atılan TSK’nın demokrasiye saygı sürecinin daha ileri bir adımıydı.


Peygamber ocağı:
Genelkurmay Başkanı, 28 Şubat’ın dinle alay eden ve bütün dindarları irticacı gören ve yok etmeye çalışan sakat yaklaşımının aksine Silahlı Kuvvetler’in dine olan saygısına, dinin ordumuz için moral kaynağı olduğuna, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Peygamber Ocağı” olarak görülmesine dikkat çekti. Mütedeyyin insanlarla dini istismar edenler ayrımını sağlıklı bir şekilde ifade etti. Üstelik bu konuşmayı 28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın önünde yapması da önemli bir ayrıntı idi. Bu konuşma Başbuğ’un kişisel görüşleri değil. Genelkurmay’ın kurumsal görüşleridir. O sebeple önemi çok büyüktür. Konuşmanın akışından bu konuşmanın sözde değil özde bir konuşma olduğu, samimiliği anlaşılıyordu.


Başbuğ’a eleştiri:
İlker Başbuğ’un konuşması genel manada birleştirici, olumlu ve yapıcı bir muhteva taşıyordu. Böyle bütünleştirici bir konuşma içinde ayrıştırıcı ve dışlayıcı bir “cemaat” vurgusu şık olmadı. Buradaki hata, konuşmanın diğer taraflarındaki bazı ifadelerin samimiliği konusunda belli kesimlerde kuşkulara da yol açacaktır. Başbuğ’un konuşmasından benim anladığım, cemaatlere karşı toptancı bir tepki yok. Hatta cemaatlerin sosyal bir vaka olduğunu dolaylı bir kabul var. Başbuğ’un eleştirdiği şey, “bazı” cemaatlerin “ekonomik güç” olma çabaları ve kendilerini “demokratik bir aktör” olarak sunmaları. Genelkurmay Başkanı aslında bu cemaat tartışmalarına hiç girmemeliydi. Bu konu onun görev alanına girmez. Bu konu tartışılacaksa sosyologların veya siyaset biliminin tartışması gereken bir konudur.


Hatalı olmasının bir diğer yönü de şu: TSK bu güne kadar Kürt gerçeğini kabul etmeyerek, buna direnerek zaman ve itibar kaybetti. Şimdi bunu anladı. Durumu düzeltmeye çalışıyor. Onu düzeltmeye çalışırken bu defa başka bir sosyal gerçeklik olan cemaatler dışlanarak benzer hatalar yapılmamalı. Çünkü, bir otuz sene de bunun düzelmesini bekleyemez bu ülke. Unutmayalım ki Kürt ve Zaza kökenli vatan evlatları gibi mütedeyyin kesimlerin evlatları da vatana hizmet için ellerinden geleni yapıyorlar. Mütedeyyin kesimlerin içinde cemaatlere gönül bağlayan, sempati duyan insanlar var. Hatta belki de ordumuzun en sadık sevenleri onlar. Bu insanlar incitilmemeli. Bu arada, Genelkurmay Başkanı’nın, eleştirdiği konuları izah ederken, hukukun sınırlarının içinde kalınacağını hatırlatması da unutulmamalı. Zaten buna uymak zorunda değil mi diye düşünebilirsiniz. Ancak daha önceleri ne kadar hukukun içinde kalınarak hareket edildiğini Ergenekon davasında gördüğümüz gelişmelerden rahatlıkla anlayabiliyoruz.
Cemaat konusu dışında daha genel bir eleştiri getirmek de mümkün. Demokrasiyle yönetilen bir ülkede bir genelkurmay başkanının siyasetin, felsefenin ve sivil toplumun alanına giren yani askeri alanın dışında kalan konularda ilkesel olarak askerin bu denli konuşması doğru mu? Hayır. Gelişmiş demokrasilerde bunlara yer yok. Ancak Türkiye gibi hala demokratik olmaya çalışan ve siyaseti defalarca darbe travması yaşamış ülkelerde bunlar oluyor. Çünkü bizim gibi ülkelerde ne yazık ki hala askerin müsaade ettiği kadar bir siyasi alan kullanılabiliyor. Bu alanın genişlemesi, siyasetçilerimizin, sivil toplumun ve demokratik medyanın gücüyle olacaktır. Bu makaledeki değerlendirmeleri de bu çerçevede görmek gerekir. Yani değerlendirmelerimiz Türkiye şartlarına göre yapılmıştır. Umudumuz en kısa zamanda evrensel kriterlere ulaşmaktır.


Türkiye halkı:
İlker Başbuğ’un konuşmasında yer alan ve silahlı kuvvetlerin yeni yaklaşımını ortaya koyan en temel değişimlerden biri ise Atatürk’ten referans alan “Türkiye halkı” kavramı idi. Ulusalcı kesimlerin İlker Başbuğ’a eleştirilerinde bu kavram öne çıktı. Ama herkesin silahlı kuvvetleri bu noktaya getiren gerçekleri dikkate alması, Genelkurmay Başkanı’nın ne demek istediğini ve haklı olup olmadığını anlamaya çalışmasında fayda var. Ezbere dayalı saikler ve kavramlara dair önyargılarla saldırmak kimseye bir şey kazandırmaz. Millet kavramını etnik bir anlama mahkum ederek zorlamak bizi iyi bir yere götürmez. Şimdiye kadar götürmediği gibi. Kimlikleri inkar ederek ayrımcılık yapmak yerine bunu bir zenginlik olarak görüp kuşatıcı bir tercih yapmalıyız.


İlker Başbuğ ve Ergenekon:
İlker Başbuğ’un konuşmasına, hukuku sınır olarak göstermesi de aslında bazı hukuk tanımazlara mesaj niteliğinde idi. Başbuğ, Ergenekon davasına girmedi ama Ergenekon yanlılarına dolaylı olarak hukuku referans verip yol gösterdi.


Demokratik anlayışa saygılı olduğu için Org. Hilmi Özkök’e ateş püsküren askeri müdahale yanlısı ulusalcı kesimler, Yaşar Büyükanıt’ın genelkurmay başkanlığı döneminde siyasete müdahale konusunda çok şey beklediler. Sonunda büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. O, emekli olunca aynı şeyi Genelkurmay Başkanı olduğunda İlker Başbuğ’dan beklediler.


İlker Başbuğ’un bu göreve başladığı ilk günlerde Kocaeli’de görevli Korg. Galip Mendi’yi Kandıra Cezaevi’nde tutuklu bulunan Ergenekon sanıklarını ziyarete gönderince bu beklentiler sevince dönüştü. Ergenekon camiası, “artık tamamdır, bu dava bitti” diye düşündüler. Ama bu beklentiler yerini bulmadı. Galip Mendi’nin ziyareti destek ziyareti mi idi, yoksa başka bir amacı mı vardı? Bu ziyaretin içeriğinin aslında ne olduğuna dair kamuoyu gerçeği öğrenemedi. Gerçeği öğrendiğimizde muhtemelen çok şaşıracağız. Çünkü o zamana kadar sadece emekli askerlere uzanan Ergenekon davası Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde muvazzafları da içine alarak genişledi. Hatta emeklilerden daha yüksek konumda olanlara kadar büyüdü. Polis, MGK Genel Sekreterliği yapmış generalleri bile alarak sorguladı. Jandarma Genel Komutanlığı’nın İstihbarat Başkanlığı’nı yapmış olan firari sanık Tuğ. Levent Ersöz yakalanarak cezaevine konuldu. Böylece darbe planlayan Ergenekon sanığı Org. Şener Eruygur’un “kara kutu”su içeri alınmış oldu. Eski genelkurmay başkanlarının Ergenekon savcıları tarafından ifadelerine müracaat edilebileceği açıklandı. Ülkenin kirli işlerden temizlenmesi konusunda Başbuğ döneminde yapılanların listesini çoğaltmak mümkün.


Ergenekon camiasının yüksek umut ve beklentilerine rağmen Başbuğ, Ergenekon’a destek vermediğini gösterdi. Aksine yargılama sürecine destek olarak muvazzafların da yargıya teslimi konusunda elinden geleni yapıyor. Muhtemelen ilerleyen dönemde bazı gerçekleri daha açık görebileceğiz.


Başbuğ’un dengeleri:
TSK konusunda bazı beklenti ve yanılgılara da dikkat çekmekte fayda var. TSK yüz binlerce üyesi bulunan dev bir kurum. Bu kurumda her etnik kökenden, her siyasi görüşten ve her ideolojik odaktan insanlar var. Şu an Genelkurmay komuta kademesinin büyük bir kısmı Ergenekon davasında demokrasiden ve hukuktan yana tavır koymuş olsa bile, ne yazık ki kurumun içinde önemli ve etkin bir kesim hala gayri meşru Ergenekon yapılanmasını korumaya dönük niyet ve eylemler içinde. Bu konuda içerde ciddi bir görüş ayrılığı olduğunu unutmamak gerekir. Bu görüş ayrılıklarının dışarıya açıkça yansımıyor olması sebeiyle sanki kurumdakilerin hepsinin düşüncesinin aynı olduğu gibi yanıltıcı bir kanaat oluşabilir. Ama durum böyle değil. Ergenekon’un TSK içinden hala ciddi destek ve koruma gördüğünü bilmekte fayda var.


Her komutan darbeci mi?
Diğer bir hata da TSK’yı veya bütün generalleri toptan darbeci ve demokrasi karşıtı olarak görmek. Bu da büyük bir yanlış. Eğer böyle olsaydı 2003-2004 ve sonrasında üç kuvvet komutanının da darbe istediği ve plan yaptığı durumda bunu kim engelleyebilirdi? Acaba darbe yanlısı görülen komutanların hepsi de gerçekten darbe istiyor muydu? Zamanla bunları da daha iyi öğreneceğiz.


Mesela dönemin Karar Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman’ın internet sitelerine düşen konuşmaları darbeci bir generalden çıkacak sözlere benzemiyor. Son derece demokrasi yanlısı, özgürlükçü, aydın ve zeka ürünü görüşler var.


Dünyanın en büyük ordularından birinin başında olan Genelkurmay başkanının tüm dengeleri gözeterek hareket etmesi gerekir. Her düşündüğü ve her inandığını ifade etmesi de beklenmemeli. Detaylara takılarak gerçekleri bulamayız. Genel istikamete bakmak, ona göre karar vermek ve değerlendirmek gerekir.


Her kurum gibi TSK da eleştirilere açık olmalı. Eleştirilen kurumlar yıpranmazlar. Eleştirilemeyen kurumlar yıpranır hatta bir süre sonra yıkılabilirler. Eleştirecek olanların da gerçekçi ve yapıcı olmaları gerekir. TSK’nın kurumsal olarak zafiyete uğraması bu ülkeye fayda getirmez. Ama kurumun içindeki kirli yapılanmaların, gayrı meşru örgütlenmelerin de acilen temizlenmesi gerekir. Bu konuda umutluyuz. Umudumuzu arttıran önemli gelişmelerden biri de 25 Nisan 2009’da emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, kendi döneminde bazı kuvvet komutanlarının hazırladığı darbe planları konusunda tanık sıfatıyla Ergenekon savcılarına sekiz saat ifade vermesidir. Özkök her şeyi anlatmasa bile bir çok şeyi anlatmış olmalı. Bunların neler olduğunu zannederim davanın üçüncü iddianamesinde görebileceğiz.


İlker Başbuğ nasıl bir adam?
İlker Başbuğ’un milli bir adam olduğuna kuşku yok. Onun son dört beş yıldır ABD’nin derin müdahale girişimlerine karşı nasıl bir mücadele verdiğini bilenler biliyor. Demokrasiye bağlılığı ve ayrım yapmaksızın bu ülke vatandaşlarına olan sevgisi de biliniyor. Onun zaman zaman sert söylemlerde bulunmasını içerde nasıl bir sıkıntıyla karşı karşıya olduğunun yansıması olarak algılamakta yarar var.


Türkiye’nin değişiminde ve Dünyanın lider ülkelerinden biri olmaya doğru gitmesinde Hilmi Özkök ve İlker Başbuğ’un tarihi rolünün büyüklüğü inanıyorum ki bu millet tarafından her geçen gün daha iyi görülecektir. Onların bu ülkeye katkıları ülke içi demokratik dengelerle sınırlı değil. Türkiye’nin uluslar arası bir aktör haline gelmesinde de hayati öneme sahiptir.


Ergenekon’un savcısı olarak gösterilmeye çalışılan hükümetin, bazı üyelerinin bile sık sık “yamuk” yaptığı karışık ve bulanık bir ortamda mensuplarının önemli bir kısmını olumsuz etkileyecek gelişmelere karşı Genelkurmay Başkanı’nın ne tür zorluklarla karşı karşıya olabileceğini kestirmek zor değil.


Yapılanlar bütün bu zorluklara rağmen yapılıyor. Değerlendirmeleri, akıl, izan, insaf ve vicdan ölçüsü içinde yapmaya dikkat etmeliyiz.


Takdir edilmesi gerektiğinde de takdir etmeliyiz.
Alper TAN
22.04.2009  

Yazarın Önceki Yazıları
Krizden fırsat çıkarma vakti 04.10.2017Doğu-Batı savaşında zihinlerin işgali... 21.09.2017Büyük hesaplaşmaya doğru... 18.09.2017Batı dünyası nereye yuvarlanıyor? 04.08.2017Mübarek beldelerimizi korumak iman meselesidir 25.07.2017Yüceltilen evrensel hukuk nedir? 14.07.2017Olaylar, tehditler ve biz 05.07.2017Aslında neler oluyor? 28.06.2017"Bizim medya" kimin veliahtı? 22.06.2017Yürüyen CHP Boğaz'ı nasıl geçmeli? 20.06.2017Katar'ı sevmek için Arab'a sövmek mi lazım? 13.06.2017Büyük patlamaya az kaldı 30.05.2017ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.