YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Geleceğe yelken açan açılımlar
11 Şubat 2009 17:48

Bir devletin bekası açısından devletin halkıyla bütünleşmesi olmazsa olmaz bir kuraldır. Bu da devletin halk için var olduğu, onun varlık sebebinin sadece halka hizmet olduğu anlamına gelir. Olması gereken budur. Toprak da devlet de halk için vardır.


Ancak Türkiye Cumhuriyeti’ne hakim olan anlayış, halkın yerine devleti koymuş, devleti özneleştirirken halkı ise nesneleştirmiştir. Bu anlayışın en bariz yansıması 12 Eylül ürünü 1982 anayasasında görülebilir. Anayasanın üçüncü maddesi şöyle der: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” Özne devlettir. İkinci sırada ülke yer alır. Millet ise ancak üçüncü sırada yer bulabilmiştir. Bu durum devlete hakim olan çarpık anlayışı gözler önüne seren açık bir misaldir. Halbuki ille de böyle bir madde olacaksa tam tersinden bir sıralama gerekirdi. Yani milleti veya halkı özne olarak gören bir sıralama olmalıydı.


Anayasanın üçüncü maddesinin ihtiva ettiği anlam şudur: “Ülke” de “millet” de devlet için vardır. Ülke de, millet de devlete göre vaziyet alacaktır. Zaten şimdiye kadar hakim anlayış da böyle tezahür etmiştir. Bu yaklaşım, devleti, kutsanmış, hikmetinden sual edilemeyen, tartışılmaz, dokunulmaz ve düzeltilmez bir varlık şeklinde göstermiştir.


Bu anlayışın neticesi olarak devlet organlarının üst kademelerinde görev yapanlar da kendilerini devlet olarak veya devletin sahibi olarak görmeye başlamışlar. Geçerli olan o anlayış sebebiyle, halkla arası bir türlü düzelemeyen devleti idare edenler, bir süre sonra devleti milletten korumaya yeltenecek kadar ileri gitmişler, kendilerini devleti koruma ve kollama görevi ile muvazzaf addetmişlerdir.


Çünkü dışarda, düşmanlar olan “komşularımız,” içerde de “iç düşmanlar” vardır. Tüm komşularımız düşmandır(!). “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” İçerde Kürtler bölücü olarak görülmüş, onların varlıkları kabul edilmemiş, anadilleri yasaklanmış, bazı karanlık eller tarafından kurulan ve kullanılan güdümlü örgütlerin provokatif faaliyetleri ile Kürtlerin diğer kesimlerden uzaklaştırılması planlanmıştır. Bir taraftan bölücülüğe karşı çıkılarak üniter devlet savunulmuş ama diğer taraftan aynı adamlar fiilen bölücülük yapmışlardır.


Kendi halkını iç düşman olarak gören hastalıklı zihniyet, mütedeyyin kesimleri “irticacı”, milliyetçi kesimleri “faşist”, solcuları Sovyet işbirlikçisi, Alevileri “tehlikeli” olarak görmüştür. Ermeni ve Rum azınlıklar ise zaten “mimli” kesimlerdir.


Bu tablo karşısında peki bütün bu kesimler düşman, zararlı veya tehlikeli ise bu ülke kimin ülkesi, bu devlet kimin devletidir ve kimin için vardır? Cevabı bulunması gereken soru budur. Ama kimse şimdiye kadar bu soruya tatminkar bir cevap verememiştir.


Yanlış, devlet anlayışından dolayıdır ki millete ait olan devletin, bekçisi olan ve maaşını, milletin ödediği vergilerden alan ordu, millete karşı periyodik darbeler yapmaktan geri durmamış, milletin paralarıyla kurulan üniversiteleri, yine milletin paralarıyla yöneten rektörler ve memurlar, oralara milletin çocuklarını sokmamışlardır. Maaşını toplanan vergilerden alan devlet memurları, hizmet etmeleri gereken ve onların varlık sebebini oluşturan millete tepeden bakmışlar, “bu gün git yarın gel” anlayışını uygulamışlardır.


Örnekleri çoğaltmak mümkün. Maksadımız devlet düşmanlığı yapmak, ya da halkı devlete karşı kışkırtmak değil. Zaten devlet denilen yapı aklı, zekası veya iradesi olan müstakil bir şey olmadığı için devletin kendisine karşı düşmanlık da akılsızlık olur. Devlete hükmeden çarpık zihniyete dikkat çekmek istedim. Sorgulanması ve düzeltilmesi gereken şey, bu zihniyet meselesidir. Devlet bir otomobil gibidir. Yolcuyu taşımak için de kullanabilirsiniz, yolcunun üzerine sürerek onları ezmek için de. Önemli olan direksiyonda kimin veya hangi zihniyetin var olduğudur ve onun becerisidir.


Tenkit ettiğimiz bu anlayış halkımızı komşularından kopardığı gibi, yüzyıllarca problemsiz olarak bir arada yaşamış olan bu halkın, kendi içinde ayrışması sonucunu da doğurmuştur.


Söz konusu hastalıklı anlayış merhum Turgut Özal’ın gayretleri ile düzeltilmeye çalışıldı. Ama kurumları sarmalayan düşünce yapısı ona müsaade etmedi. Yapılmak istenenler son derece sınırlı kaldı. Özal’ın, bu düzeni zorlamasının neticesi, onun ölümüyle sonuçlandı. Halkın beklentileri ve umutları bir kere daha boşa çıktı.


Bu idealleri Özal gerçekleştiremedi. Ama onun yolunu takip edenler ve devlette onunla yürüyenler vazgeçmediler. Her türlü engele göğüs gererek devam ettiler. Özal’dan önce ve Özal tarafından dikilen fidanlar şimdi meyve vermeye başladı. Bu gün ülkede yaşanan değişim rüzgarı büyük ölçüde bu temelde gelişmektedir.


………..devamı bir sonraki yazıda.
11.2.2009


 

Yazarın Önceki Yazıları
ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Dava ve Sırat-ı Müstakim 08.05.2017Artık savunma yok taarruz var! 19.04.2017Bir devrimin ardından.. 17.04.2017Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin İç-Dış Boyutları ve Arka Planı 11.04.2017Dünya alt-üst oluyor! 31.03.2017Monarşik Avrupa'ya demokrasi götüreceğiz 28.03.2017Batı medeniyetinin çöküşüne hazır olun 22.03.2017Haçlı birliğine karşı hilal birliği 15.03.2017Avrupa niçin düşmanlıkta yarışıyor? 10.03.2017Niçin "hayır" demeliyiz! İşte sebepler.. 06.03.2017Aslında "kimler rahatsız" 03.03.201728 Şubat'ın 28 Günahı 28.02.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.