YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Ergenekon dalgasından demokrasi dalgasına
20 Mart 2010 11:16

Milenyumun ilk on yılını geride bıraktık. Bu on yıl, ülkemizde büyük ve köklü değişimlerin başlamasına sahne oldu. 1 Mart 2003 tarihi ise, Türkiye’nin kader çizgisinde kritik bir öneme sahip. Tarihi köklerimizi hatırlamamız ve girilebilecek yanlış yolun kapısından dönmemiz açısından gelecekte de unutulmayacak bir adım. Irak’ın işgali aşamasında ABD ile işbirliğinin reddedilmesi olarak açıklayabileceğimiz 1 Mart tezkeresi konusunda TBMM’nin kararını kastediyorum.

 

1 Mart tezkeresinin reddi, bugün Türkiye’nin uyguladığı ve son derece başarılı olarak ilerleyen “Stratejik derinlik” siyasetinin doğumu olmuştur. Stratejik derinlik siyasetinin inandırıcılığını ve Ortadoğu halkları nezdinde toplumsal meşruiyetini TBMM’nin 1 Mart 2003 kararı temellendirmiştir. Başbakan Erdoğan’ın 2009’da Davos’ta gösterdiği “One minute” tavrı ise zulme isyan konusunda Türkiye’nin bu siyasetini taçlandıran bir işaret oldu.

 

Bugün Türkiye, küresel konularda görüşü merak edilen, sözü dinlenen ve sözüne itibar edilen bir ülke oldu. Dışardaki itibarı her geçen gün artmasına rağmen ülkemiz içerde soğuk savaş döneminden tevarüs ettiği çürümüş yapılanmaların ve çağdışı anlayışların pençesinde ciddi sıkıntılar yaşıyor. Son üç yıldan bu yana derin yapılanmalara karşı çeşitli operasyonlar düzenleniyor. Bu operasyonlar, birinci dalga, ikinci dalda diye sıralanıyor. Şu ana kadar kaçıncı dalga oldu saymadım. Ama aslında bu dalgaların belki de tek adı var: Demokrasi dalgası. Son yıllarda yaşananları Türkiye’nin demokrasi dalgası olarak görmek daha doğru olur. Yani cumhuriyetin demokrasi ile taçlanması veya toplum iradesinin ülkeye hakim olma çabası..

 

Ergenekon davasının temel amacı, ülkeye sirayet etmiş ABD-NATO uzantısı gizli yapılanmalardan memleketin temizlenmesidir. 2010’un Şubat ayı bu konuda önemli bir dönemeçtir. 22 Şubat tarihinde isimleri darbe planları ile anılan yirmiden fazla muvazzaf ve emekli general-amiral ile onlarca subay, yapılan operasyonlarla gözaltına alınmış ve bunlar yargılanmaya başlanmıştır. Sorgulanmalarının ardından 15 general-amiral, çok sayıda diğer subaylarla beraber tutuklanmış ve cezaevine konulmuştur. Diğerleri ise tutuksuz yargılanacak. Suça bulaştıkları açıkça belli olduğu halde 28 Şubat döneminde TBMM araştırma komisyonu tarafından ifadeye çağrılmaya bile cesaret edilemeyen generaller, bu gün mahkemelerce yargılanabiliyor. Bu durum başlı başına, Türkiye demokrasisinin geldiği noktanın bir sonucu.

 

22 Şubat’ta gözaltına alınan ve tutuklu-tutuksuz yargılamaları başlayan askeri personel arasında dikkat ve takip edilmesi gereken çok önemli üç isim var. Bunlar Org. Çetin Doğan, Korg. M. Yavuz Yalçın ve Korg. Engin Alan. Saydığım üç ismin önemi, rütbelerinin yüksekliği nedeniyle değil, darbe planları konusunda, haklarındaki iddiaların büyüklüğü ve ağırlığı sebebiyledir. Balyoz darbe planı konusunda en sorumlu isimler bunlar olarak görünmektedir. Ancak kesin kanaat için mahkeme sonucunu beklemek gerekiyor.

 

Hakkında çok olumsuz kanaatler ve konuşmalar olmasına rağmen Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Ergenekon sürecinde TSK’nın şaibelerden arındırılması yönünde ciddi bir gayret ve kararlılık içinde. Bir taraftan TSK’nın kirli yapılanmalardan temizlenmesini sağlarken, diğer taraftan da bu temizlik sebebiyle kurumun bölünmesi veya kendi içinde kutuplaşmasını engelleyecek bir hassasiyet gösteriyor. TSK’nın yanlış yapılanmalardan temizlenmesi sırasında bir yönüyle demokrasiye bağlılık kararlılığını vurgularken, öte yandan kurumda yer alan geleneksel cuntacı ve vesayetçi kadronun ıslahına dönük eylem ve söylemleri İlker Başbuğ’u, dışardan bakınca çelişkili bir komutan şeklinde gösteriyor. Ancak TSK açısından bakıldığında, dışardan çelişki gibi görünen bu tavrın, kendi içinde bir mantığından ve tutarlılığından söz edilebilir.

 

Nasıl ki Hilmi Özkök’ün, genelkurmay başkanlığı döneminde ne ağır imtihanlardan geçtiğini, ne türlü zorluklara göğüs gerdiğini, akıl gücünü kullanarak cunta ve darbe planlarını önlediğini aradan yıllar geçtikten sonra bu gün çok net olarak anlayabiliyorsak, hiç şüphe yok, İlker Başbuğ’un da zorluklarını ve demokrasi sürecine olumlu katkılarını daha sonra daha net olarak görebileceğiz.

 

Ergenekon davası ile sisteme çöreklenmiş hastalıklı, çürük ve zararlı yapıların temizlenmesi, aslında bir bina inşaatında temelin sağlam kazılması gibi bir işlem. Temel sağlam yapılmadan inşaata başlanamaz. Ergenekon temizliğinden sonraki aşama, demokratik olarak sivil ve özgürlükçü çizgide sistemin yeniden yapılandırılmasıdır.

 

Bu müspet gelişmelere rağmen demokrasimizin kurumsal ve yapısal olarak sağlam temeller üzerinde olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Bir avuç fedakar devlet adamı, hukukçu, bürokrat ve aydının insan gücünün sınırlarını zorlayan gayreti ile yürüyor olan işler, aslında hukuken ve kurumsal olarak çok da güvenli olmayan bir zeminde ilerliyor.

 

Çünkü Türkiye, 12 Eylül darbecilerinin hazırladığı militarist anayasayı değiştiremedi. Geleneksel yasakçı tutumlarıyla, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, HSYK ve gerçek demokrasilerde örneği olmayan askeri yargı sistemi olduğu gibi yürürlükte. Türkiye yargı sistemindeki bu çağdışı yapısal sorunlar, yargı üst kurullarını dolduran savcı ve yargıç zihniyetlerini de dumura uğratmış vaziyette. Eğer Türkiye, yargı üst kurullarını yapısal yani anayasal ve yasal olarak demokratik hale getirse bile istisnalar bir yana mevcut yasakçı-statükocu savcılar ve hakimler, şu ana kadar yaşanan hastalıklı kararları üretmeye devam edebilecektir. Yargıda yapısal değişikliğin yanında topyekün bir zihniyet değişimine de ihtiyaç var.

 

O sebeple bir taraftan parlamento, yargı sistemini yapısal olarak değiştirirken diğer yandan da YÖK ve üniversiteler, hukuk fakültelerindeki eğitim sistemini, süre-muhteva yönüyle, insan hakları, demokrasi ve çağın gerekleri istikametinde yeniden yapılandırmalıdır. Hukuk adamlarının hizmet içi eğitimi, terfisi, çalışma şartları ve standartları ile özlük hakları da gözden geçirilerek uygun hale getirilmelidir. 

 

Yaşanan demokrasi sürecine herkesin ve her kurumun ayak uydurması gerekiyor. Aksi halde demokrasi dalgaları arasında eski model teknesini yüzdüremeyenler olabilir.

Yazarın Önceki Yazıları
Mübarek beldelerimizi korumak iman meselesidir 25.07.2017Yüceltilen evrensel hukuk nedir? 14.07.2017Olaylar, tehditler ve biz 05.07.2017Aslında neler oluyor? 28.06.2017"Bizim medya" kimin veliahtı? 22.06.2017Yürüyen CHP Boğaz'ı nasıl geçmeli? 20.06.2017Katar'ı sevmek için Arab'a sövmek mi lazım? 13.06.2017Büyük patlamaya az kaldı 30.05.2017ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Dava ve Sırat-ı Müstakim 08.05.2017Artık savunma yok taarruz var! 19.04.2017Bir devrimin ardından.. 17.04.2017Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin İç-Dış Boyutları ve Arka Planı 11.04.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
mrh
 // ugur dagtaş
alper baba senınde arasıra haberlerde yaptıgın analızlerde. olmasa kahrımdan olurum bilsinlerki bu vatan sahıbsiz degildir bu vatan bınlerce şehit kanıyla vatan olmuştur şimdi üçbeş çapulacıyamı kalacak herşeyi okadar guzel açıklıyonki! yuregine saglık alper baba (ALLAHIM ESİRGESİN SENİ ELERINDEN ÖPERİM ALPER BABA)...
10 Nisan 2010 22:08
yorumun devamı.
 // burakcan
zaman değiştiğinde onlarda değişir ve farklı kimliklere bürünür. Bu oluşumun adı bugün ergenekon ve fail abd yada nato...Hayır bu sadece oyununu oynayan aktörün farklı kişilik ve karakterlere bürünmüş halidir..Bildiğim ve tüm halkımızında bir gün kabulleneceğini düşündüğüm tek şey var oda birgün bu hainliği ortaya çıkarmak için elini taşın altına koyanlara bu ülkenin minnet duyacağıdır. temeli ırkçılığa dayanan bu zihniyet bir gün bitecektir i...
21 Mart 2010 01:15
arka planda nato ve abd mi var?
 // burakcan
bugün Türkiye Cumhuriyeti çok önemli bir o kadarda can alıcı gerçeklerle yüzleşiyor. Evet bir derin yapı var tüm ülkenin mutlak hakimi olduğunu kabullenen ve kendinden başka herkesi 2. hatta 3. sınıf vatandaş olarak gören bir yapı. Ama abd ve nato bahane. Bu güç osmanlıyı yıkan, padişahları vatan haini inlan eden, yüzbinlerce insanı 150, 200 yıldır katleden ve üstün ırk olduklarını söyleyen ittihat ve terakki zihniyetinden başkası değil. Bukalemun gibi kıl...
21 Mart 2010 01:10