YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Derin devlet işte bu
25 Şubat 2008 14:41
Ülkemizde Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte demokrasinin ilk basamağına geçiş başlamış görünmekle beraber kurucu unsurların oluşturduğu bir derin yapılanma da mevcuttur. Şöyle ki; 1859 yılından bu yana Osmanlı’nın zayıf düşmesini fırsat bilen düşman devletler Osmanlı ülkesindeki azınlıklar ve dışarıdan yeni kimliklerle içeri aldıkları yeni vatandaşların ortak hareketleri ile devlet üzerinde devlet yönetmeyi başarmışlardır.

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yürürlüğe konulan devrimlerin önemli kısmının arkasında da bu odaklar vardır. Halkın egemen olduğu ve kendi iradesinin yansıtıldığı bir demokratik rejim olan cumhuriyet, bizde tek parti, tek ideoloji, tek hukuk, tek tip halk, tek ırk kavramı üzerinde hareket ederek adeta yeni bir model anlayışla ortaya konmuştur. Bu da halk adına getirilen sistemin, aslında belli ölçüde halktan kopuk ve kendi ideolojisi içinde hareket eden bir devlet anlayışına bürünmüştür. Elbette Osmanlı’dan sonra halkın egemenliğine giden yolda ileriye doğru adımların atılması zamanla olacaktı. Tek parti döneminde uygulanan sistem tamamen, cumhuriyet sistemi içinde var olan demokrasiyi tekelleştirmiş ve halktan koparmıştır. Bu dönemde devlet yönetiminin perde gerisinde olan güçler, her zaman, halkla kucaklaşmayı arzulayan kişileri ezerek, sindirerek, bir takım gerekçelerle sistemin dışına atmışlardır.

Mesela Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarında Mareşal Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir’le, devlet arasında ne tür bir husumet yaşanmıştır ki bir çırpıda sistemin dışına itilmişlerdir. Mareşal Fevzi Çakmak vebalı durumuna düşürülmüş, cenazesine bile sahip çıkılmamıştır.

Buradan şu noktaya gelmemiz gerekiyor ki; Osmanlı’nın son döneminde başlayan “derin devlet” yapılanmaları veya anlayışı, Cumhuriyetin kurulmasından itibaren bu günlere kadar devam eden süreçte hep hüküm sürmüştür.

1859 ile 1944 dönemi derin devlet yapılanmasını sizlere olayları ve detaylarıyla daha geniş bir perspektifle sunacağım. Ancak bunları şimdiden sunmamız, konjönktürel açıdan yanlış anlamalara neden olacağı için erken olduğunu düşünüyorum.

Fakat 1944 yılı ortalarından itibaren ülkemizde yuvalanan derin devlet mekanizmalarını belirli ölçüde dilimin döndüğü ölçüde anlatmaya çalışacağım.

Özellikle devletle Mareşal Fevzi Çakmak’in aralarının neden bu kadar açıldığını, Mareşal’in neden bir anda rejim düşmanı gibi muamele görmeye başladığını Türk Milleti’nin anlaması gerekir ki ne demek istediğimiz neyi anlatmaya çalıştığımız daha net ortaya çıksın.
Emin olunuz ki yakın tarihimiz olan 1915-1918 dönemi Anadolu’sundaki iç savaş ve asimilasyon dönemini bile dünya kamuoyu önüne gerçek bilgi ve belgeleriyle ortaya koyamayan, koymayan hatta ve hatta koymak istemeyen devletimizin, yönetimiyle ilgili yanlışlıkları, kör dövüşüne neden olan karanlık noktaları, ortaya koyması mevcut şartlarda mümkün görünmemektedir.

1944’e kadar gelen devlet idaresi ile bundan sonra gidecek devlet idaresinin, öncekinden çok farklı olmasa da nasıl el değiştirdiğini görmek mümkün. Bunu çok partili döneme geçişle de izah edebiliriz belki. 1938’de Atatürk ölmüş, İsmet İnönü’nün milli şef olmasıyla ülke iyice tekelleşmeye gitmiş ve tek tip ideoloji ile, devlet memurlarının tümü partili olmuştur. Böyle bir lider olan İnönü’nün çok partili döneme geçişini normal saymamak gerekir.

O zaman İsmet İnönü’nün hangi zoru veya gücü görerek, ne tür bir gelecek hesabıyla hangi bölgesel gereklilikle bu sistem değişikliğine gittiğini anlamak zor olmasa gerek. İran, Irak, Suriye gibi ülkelerin SSCB kontrolüne girmesiyle birlikte yeniden oluşacak yeni dünya konseptinde Türkiye’nin yeri 1944’lerde belirlenmiş ve Türkiye, ABD’nin kontrolüne girmiştir.

Sözünü ettiğimiz bu derin yapılanmalar sadece ülkemizde yer almadı. Batı ülkelerinde de benzer yapılanmalar söz konusuydu. Bu derin örgütlenmenin en geniş ve uluslararası misâli Gladio’dur. Gladio, NATO bünyesinde yer alan ve demokratikleşen Avrupa ülkelerinin, sosyalizmin etkisine girmesini engelleme gerekçesiyle yapılandırılmıştı. Yani Gladio, bir NATO imalatıdır. NATO eşittir ABD dersek de yadırganmamalı.

ABD’nin istek ve arzularıyla CHP’den ayrılan bir grup Demokrat Parti’yi kurmuş ve kısa bir süre sonra da bu parti iktidar olmuştur. Demokrat Parti iktidarı döneminde 1952 yılında Türkiye NATO’ya girmiş ve böylece ABD’nin dümen suyuna hukuken de iyice oturmuştur.

1960’a doğru DP ile halkın kucaklaşmasını kabullenemeyen güçler, 27 Mayıs 1960 darbesiyle ilk kanlı denemelerini yapmışlardır. Sizce rejimin kurucusu ve koruyucusu konumundaki CHP ve İnönü’yü iktidardan indiren, çok partili rejime taşıyan güç kim olabilir ki? Öte yandan NATO’ya bağlı bir devletin, sonradan halkın teveccühüne de mahzar olmuş bir iktidarını (DP) dünya kamuoyunun gözü önünde, kanlı bir şekilde indirmeyi kim göze alabilirdi ki? Devlet kurumları içinde hangi kurum bu güce sahipti ki?

12 Mart 1971 muhtırası sonrası yaşanan bir olayı hatırlatalım. Daha sonra PKK terör örgütünü kurarak 40 bine yakın vatandaşımızı canından edecek ve tüm Türkiye’ye çeyrek asra yakın hayatı zehir edecek olan Abdullah Öcalan'ın 12 Mart döneminde ciddi bir ceza almak üzere iken devlet içindeki bir yapı tarafından kollandı mı kollanmadı mı? Kollandı ise niye? Zaman gazetesi yazarı Tamer Korkmaz, 26 Ocak 2007 tarihli yazısında şunları yazıyor: "MİT, 12 Mart'ta sıkıyönetim makamlarının 'yanlışlıkla' tutukladığı elemanları olursa devreye giriyor 'mensubumuzdur' diye yazı gönderiyordu." Gazeteci Avni Özgürel ise (Radikal, 27 Ekim 2003) "Apo'yu 1965'te Fikir Ajansı'nda görüyordum. Orası MİT'e ait bir yerdi" diyecekti...
12 Eylül 1980 darbesi öncesi Türk gençliğinin bir kısmını Türkeşçi bir kısmını da Ecevitçi yaparak birbiriyle tokuşturan, zamanın en dinamik insan kaynağını bu şekilde heba eden ve bu iki kesimi de tek elden yöneten mekanizma neredeydi? 11 Eylüle kadar devam eden “terör” ve sağ-sol çatışmaları ne değişmişti de bir günde buhar oluvermişti?
28 Şubat 1997 döneminin baş aktörleri Müslüm Gündüz, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Emire Kalkancı şu anda yani 28 Şubatın onuncu yılında ne işle meşguller. En önemlisi de bu vatan kurtaran kahramanlarımızın ülkeye vaziyet ettikleri o yıllarda bu gariban vatandaşın, öksüzün, yetimin en az 57 milyar Dolar parası nerelere gitmiştir. Şimdi Kuvvayı Milliye adıyla bir dernek kurarak üyelerine ölme ve öldürme üzerine yeminler ettiren emekli bir kurmay albay için “meczubun biri” diyenler var. Acaba Müslüm Gündüz ve saz arkadaşları gibi bir meczup mu?
Tamer Korkmaz 02.02.2007 tarihli yazısında da şu tespitlerde bulunuyordu: “İpekçi Suikastı, Türkiye'yi 12 Eylül'e götüren Derin Mekanizma'nın en sarsıcı operasyonuydu. Bu suikastın zincirleme olarak vardığı yer çoktan belli olmuş durumdadır. Bir kez daha sıralayalım: Ağca/Özbey/Şener/Çaylan/Çelik/ Çatlı/Terpil/Henze silsilesi NATO/ABD'ye çıkar. Darbeyi imal eden içerideki 'Görünmeyen Devlet Yapılanması' ise resimde NATO/ABD ile tandem oynayan hakim gücü temsil eder...
'Susurluk Kazası'ndan sadece yarım saat sonra dönemin Kocaeli İl Jandarma Komutanı Veli Küçük, Balıkesir Emniyet Müdürü'nü telefonla arayarak "Mehmet Özbay (Çatlı) bizim arkadaşımızdır. İsmi geçmezse iyi olur" diyecekti. Bir elmanın iki yarısı olan Danıştay ve Dink Suikastları tartışılırken adı geçen Veli Küçük'ten söz ediyoruz...”
Çetelerin nereden ve nasıl güç aldıklarını anlatalım ve görelim şimdi.
Ülkemizde kurumlar üstü bir güç vardır. Ülkemizde kurumlar içi veya kurumlar dışı çeteler vardır. Ancak tarih boyunca yukarda anlattıklarımızı ne bir kurum tek başına, ne de bir çeteler konsorsiyumu birlikte yapabilir. Unutmayalım ki ülke anayasası üstünde bir anayasa vardır. Bunu kim hazırlar, uygulanması için kime gönderilir? Bu kitabı alan nasıl bir çırpıda şekil ve tavır değiştiriverir?

Şimdi bu konuda bazı tespitleri paylaşmak istiyorum. 24 Ekim 2005 tarihinde yapılan MGK toplantısında adına resmen MGSB (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi) denilen fakat kamuoyunda “Gizli Anayasa” veya “Kırmızı Kitap” gibi isimler verilen gizli belge, 20 Mart 2006 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından da onaylanarak Resmi Gazete’de yayınlanmadan yürürlüğe girdi. İki sivil toplum kuruluşu (İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı) bu belgenin yürütmesinin durdurulması için Danıştay’a dava açtı. Müracaatı kabul edip dosyayı esastan görüşmek üzere Danıştay Başbakanlıktan Kırmızı Kitabı istedi.

Duvarında “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazan TBMM’nin başkanı Bülent Arınç, 23 Nisan 2006 tarihinde genel kurulda yaptığı konuşmada çok önemli şu konulara dikkatleri çekiyordu: “Bugün (TBMM’nin) sahip olduğu gücü ve yetkiyi tam olarak kullandığı tartışmalıdır. Kimi zaman çok önemli mekanizmaların dışında bırakılan Meclis’in fonksiyonları daraltılmıştır. Örneğin iç ve dış siyasetine çok büyük etkisi olan ve “Gizli Anayasa” diye kabul edilemez bir tanımlamayla anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin hazırlanılmasında Meclisimiz ve ilgili komisyonlarımız tamamen devre dışıdır………Yine bu belgeden yola çıkılarak hazırlanan “İç Güvenlik Strateji Belgesi’nin” çete kurmaktan yargılanan kişilerin arşivinden çıkması ne yazık ki devlet ciddiyetiyle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır………..Demokratik bir ülkede “Gizli Anayasa”, “Kırmızı Kitap”, “Derin Anayasa” gibi tabirler asla kabul edilemez kavramlardır. Bu kavramlar, gizli antidemokratik bir yönetimin iktidarda olduğunu ima eder…………..Cumhurbaşkanlığı seçimi için yaşanan tartışmalarda, bazı kamuoyu önderleri ve siyasetçilerin ifadeleri, bilinç altında gizli bir anayasa olduğunu ve buna göre hareket ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır.”

Bülent Arınç’ın sözlerinden açık ve net bir şekilde anlaşılacağı gibi çok önemli bir “gizli” belge yürürlüğe giriyor. Bu belgeden TBMM’nin ve onun başkanının hiçbir bilgisi olmuyor. Belgenin altında imzası bulunan hükümet üyelerinin bile bu belgenin gerçek amacı ve içeriği konusunda gereği gibi bilgiye sahip olduklarını sanmıyorum. Fakat Meclis başkanı ve bakanların bile bilmediği bu belgenin detayları bir çetenin arşivinde bulunuyor.

Danıştay esastan görüşmek üzere bu belgeyi Başbakanlıktan talep ettiğinde ise gelen cevap şöyle idi. “MGSB, iç ve dış siyaset bakımından gizlilik dereceli bilgileri içerdiğinden dolayı gönderemeyiz.”

Şimdi sormak gerekiyor. Meclis başkanından ve ülkenin en üst yargı kurumlarından bile gizlenen bu belgeyi kim hazırlıyor, kimler tartışıyor, bu kararları kimler nasıl uyguluyor? En önemlisi de bu “Kırmızı Kitap”, bilinen Anayasanın ne kadar üzerindedir? Ve bu belgeler, “Çeteler”in eline kim tarafından hangi amaçlarla veriliyor?

TBMM İnsan Hakları Komisyonu başkanı Mehmet Elkatmış, Sabah Gazetesi yazarı Yavuz Donat’ın sorusu üzerine derin devleti anlatmış. Yavuz Donat 15 şubat 2007 günü köşesinde yayınladı. Derin devlet var mı, yok mu sorusuna şu cevabı veriyor Elkatmış, “Yok dersem yalan olur, aldatmaca olur. Bazen görmüyor ama hissediyoruz. Bazen örtülü, bazen örtüsüz. Kimi zaman andıç kılığına giriyor… kimi zaman da ihtilalci… ihtilal oluyor, anarşi duruyor… Derin devlet, olaylar oldukça hissediliyor. İçinde her kesimden insan var… Yani derin devlet kişi değil, bir yapı.”

Bu konular ne yazık ki gereği kadar sorgulanmıyor. Her gün çıkarılan oyalama gündemlerin ardından balık hafızası ile sürüklenip gidiyoruz.
Burada belki konuyu bağlamak ve netleştirmek bakımından şunu söyleyebiliriz. Aslında “derin devlet” denilen yapı ülkede bir meteor çukurunda yer almıyordu. Bu yapı ülkedeki tüm meşru, anayasal ve yasal kurumların üstünde bir yapıydı. Bu yapının harekat planlarını ve işleyişini ise “Kırmızı Kitap” belirliyordu.

Son birkaç yıldır süren “milli” mücadelenin ardından bu belgenin uygulanması geçen yılın ortalarında iyice zora girmiştir. Mayıs 2006 tarihinden bu yana ülkemizde yaşanan belli başlı saldırı (Danıştay saldırısı dahil), sabotaj, suikast, siyasi ve ekonomik operasyonlar, geçen yılın Mayıs ve Haziran aylarında yaşanan borsa-para maniplasyonları eski düzeni devam ettirme çabasında olan iç ve dış odakların faaliyetlerinden ileri gelmektedir. Hrant Dink cinayeti ve devamında çıkan çirkin ilişkiler de bunu zaten gözler önüne sermektedir.

Başbakan Tayip Erdoğan bir defasında “Hükümet olduk ama iktidar olamadık” diye itiraf etmişti. Aslında sadece Ak Parti değil Cumhuriyet boyunca hükümet olan tüm partiler de tam manasıyla iktidar olamamışlardır. Gerçek iktidar bu yazıda başından bu yana anlatmaya çalıştığımız “derin” veya “üst yapı”ların elinde olmuştur.

Son cümle olarak şunu söyleyebiliriz: Şu anda ülkemizde eskiden olduğu kadar güçlü ve etkin bir derin devlet yoktur. Sadece dağıtılma sürecine sokulan derin devletin artıklarından, resmi kurumlar içinde ve dışında çeteleşmiş kalıntılarından söz edilebilir. Ülkede kirlilik oluşturanlar ve huzuru bozanlar da zaten bunlardır. Şimdi iktidarın, tüm kurumların, siyasi partilerin, medya ve sivil toplum kurumlarının el birliği ile bu kirli kalıntıları da temizlemeleri gerekir. Bu yabancı atıklar tamamen temizleninceye kadar bu ülkede zehirli ilişkiler ve halkın huzursuzluğu devam edecektir.

Halkımız için endişe edecek bir şey var mı diye merak edilebilir. Ortalığı bulandırmaya çalışanlar zaten bunun için çabalıyorlar. Ancak hedeflerine ulaşmaları ve muvaffak olmaları mümkün değildir artık. Çünkü Türkiye değişmiş yeni bir yola girmiştir ve bu yoldan dönüş olmayacaktır. O nedenle de endişeye gerek yoktur, sadece uyanık olunması gerekir.

“Düşünce Dergisi”nin Mart sayısından alınmıştır.
Yazarın Önceki Yazıları
ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Dava ve Sırat-ı Müstakim 08.05.2017Artık savunma yok taarruz var! 19.04.2017Bir devrimin ardından.. 17.04.2017Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin İç-Dış Boyutları ve Arka Planı 11.04.2017Dünya alt-üst oluyor! 31.03.2017Monarşik Avrupa'ya demokrasi götüreceğiz 28.03.2017Batı medeniyetinin çöküşüne hazır olun 22.03.2017Haçlı birliğine karşı hilal birliği 15.03.2017Avrupa niçin düşmanlıkta yarışıyor? 10.03.2017Niçin "hayır" demeliyiz! İşte sebepler.. 06.03.2017Aslında "kimler rahatsız" 03.03.201728 Şubat'ın 28 Günahı 28.02.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.