YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
DERİN ADAMLAR VE 1915 OLAYLARI
08 Ocak 2009 12:05

“1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”


Yeni tartışma böyle başladı. Bir grup aydın, www.ozurdiliyoruz.com isimli bir internet sitesi kurarak, Osmanlı döneminde 1915 yılında Ermenilerin yaşadıkları için özür kampanyası başlattılar.  Bu konuda tartışmalar yeni başlamıştı ki karşıt bir kampanya daha ortaya çıktı.  Bu kampanya da “Özür bekliyoruz” kampanyası idi. www.ozurbekliyorum.com isimli site Hocalı Katliamı ile ilgili bir belgesel video ile de destekleniyor, Türklere yaptıklarından dolayı Ermenilerden özür beklendiği ifade ediliyordu. ASALA’nın geçmişte diplomatlarımıza yönelik cinayetleri sebebiyle Türk büyükelçiler de özür bekliyorlardı.


Söz konusu kampanyalar vesilesi ile bu makalede, hem bu olayları hem de “soykırım” iddiasının arka planına dair bazı düşünceleri paylaşmak istedim. Bu kampanyaları önce şekil bakımdan sonra da muhteva bakımından kısaca ele almak isterim.


Şekil bakımdan özür kampanyası:


Aykırı görüşlerin neredeyse savaş sebebi sayıldığı, hatta bu görüşleri savunanların bazen en ağır cezalara maruz kaldıkları ülkemizde hala aykırı görüş serdetme cesareti gösterebilen insanlarımızın var olması önemli bir durum. Bunun yanında, kafa göz yararak, fikirleri ortadan kaldırma yerine fikirleri fikirlerle çürütmeye çalışma yolunun tercih edilmesi de güzel bir olgunluk göstergesidir. Aykırı bulduğunuz düşünceleri, tezleri, kırıp dökmeden, öldürüp yaralamadan mahkeme tehdidinde bulunmadan, birtakım güçlere sığınmadan, sadece inandığınız düşüncenin gücü ile ve aynı mücadele yöntemi ile de yenebilirsiniz. Ama kaba kuvvetle düşünceyi yenmeyi planlıyorsanız başarı şansınız çok zayıf olur, rakibinizi yenemediğiniz gibi o muhalif düşünceyi daha da güçlendirme riskleriniz olur. Veya rakibi kaba kuvvetle sustursanız bile bu, düşünceyi de yendiğiniz anlamına gelmez. Son gelişme karşısında olgun bir soğukkanlılık gösterilmiştir. Bunun takdirle karşılanması gerekir. Umarız yanlış yöntemler yine tercih edilmez.


Beğenmediğiniz düşünceleri kaba kuvvetle, hatta devlet mekanizmalarını da arkanıza alarak bertaraf edemeyeceğinizin, ülkemizde yaşanan en bariz örneği Adnan Menderes’i ve bakanlarını idam etmiş olmanıza rağmen Türkiye’deki demokrasi mücadelesini yenememiş hatta daha da güçlendirmiş olmanızdır. Diğer bariz bir örnek ise devletin Milli Görüş hareketine karşı düzmece “irtica” senaryolarını bahane ederek yürüttüğü mücadelenin sonucudur. Bu çizgideki siyasi hareketlere karşı yapılan gizli açık darbeler ve parti kapatma haksızlıklarına rağmen bugün cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, meclis başkanlığı, bakanlıklar ve en büyük belediye başkanlıklarında o beğenmediğiniz ve ortadan kaldırmaya çalıştığınız düşüncenin mensuplarının seçtiği insanlar oturuyorlar. Ayrıca kıyamette kopmadı. Hatta birçok yönden ülkemiz açısından çok faydalı işler yapıldı. Diğer yandan korku senaryoları ile milleti dehşete sevk etmeye çalışanların dediklerinin de hiç birisi gerçekleşmedi.


Bu, aynı zamanda demokrasinin gereğidir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün gereğidir. Hoşgörü ve tahammül kültürünün gereğidir. Ülkemizdeki kronik meselelerin çözümü için en değerli zemin de demokrasi, hoşgörü ve özgürlük zeminidir. Gittikçe yaygınlaşacağını ve güçleneceğini umduğumuz bu zemin Türkiye’yi zafiyete uğratmayacağı gibi, hem devletin halk nazarındaki meşruiyetini hem de ülkemizin uluslararası rekabetteki gücünü arttıracaktır. Türkiye’nin bölgesel ve küresel bir güç olması sürecini de hızlandıracaktır.


“Soykırım” konusu:


“Soykırım” iddiasını muhteva açısından iyi ve derinlemesine incelediğimiz zaman, karşımıza çıkan gerçek, son derece şaşırtıcı ve bir o kadar da göz açıcı olacaktır. Ermeni diasporasının “soykırım” dediği olayları daha nötr bir ifade olması bakımından şimdilik 1915 olayları olarak ifade edelim. 1915 yılında görünürde Osmanlı hükümranlığı söz konusu. Dolayısıyla da “1915 olaylarının sorumlusu da Osmanlı Devleti’dir” sonucu çıkıyor.


Fakat bu şekli gerçeklerin arka planı birazcık kurcalandığı zaman, daha başka gerçeklerin de olduğu sonucu ortaya çıkacaktır. Nasıl mı?


İttihatçılar ve Ergenekon’un yöntem kardeşliği:


Şimdi aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin son yılları olan son çeyrek veya son yarım yüzyıla kısaca bir bakalım.


19. yüzyılın son yıllarında Osmanlı ordusu içinde çok sayıda ihtilal komitelerinin faaliyet göstermeye başladığı anlaşılıyor. Daha sonra bu gayr-i meşru yapılanmalarda yer alan birçok grup, İttihat ve Terakki Cemiyeti (ITC)’ne dahil oluyorlar. Bu yapılanmaların en önemli merkezlerinden biri ise 3. Ordu’nun da yer aldığı Selanik. 


Tıpkı Ergenekon davasında yargılanan Albay Fikri Karadağ’ın ölme ve öldürme konusunda silah üzerine yemin ettirdiği gibi İttihat ve Terakki’ye katılan subay ve siviller de silah üzerine yemin ediyor ve örgüt sırlarını dışa vurdukları takdirde öldürülmeyi göze alıyorlardı.


Paris’te 1907’de yapılan ikinci kongrede Jöntürk hareketi isim değiştirmiş, İttihat ve Terakki Komitesi adını almıştı. Komitenin ilk hedefi Sultan II. Abdülhamit idi. Padişaha karşı bir darbe örgütlenmesi yapıldı. 1908 darbesini de bunlar yani İttihatçılar yaptırdılar.
Prof. Dr. Mehmet Altan’ın Star Gazetesi’nde, 17 Temmuz 2008 tarihli yazısında çok kısa ve özet bir şekilde anlattığı gibi “1908’den sonra Osmanlı siyasetinde ön plana çıkan İttihat ve Terakki liderlerinin hemen hepsi, başta Talat, Enver, Cemal, Cavit, Rahmi ve Şükrü Beyler olmak üzere, 1908 öncesinde Selanik’teki İTC örgütlenmesinde yer alan isimlerdi.”


”24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra İTC doğrudan iktidara gelmedi; Hüseyin Hilmi Paşa, İbrahim Hakkı Paşa ve Sait Paşa gibi saygın kişiliklere kurdurulan hükümetleri dışarıdan kontrol etmeyi tercih etti. Şubat 1909’da Osmanlı tarihinde ilk kez bir hükümet, mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyuyla düşürüldü.”


”Cemiyetin 1908, 1909, 1910 ve 1911’deki ilk dört kongresi Selanik’te gizli olarak yapılmış ve Merkez Komite üyeleri kamuya açıklanmamıştı. Gizli bir cemiyetin siyasi sorumluluk taşımadan sahip olduğu iktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılaştı. ‘Rical-i gayb’ (görünmez kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi.” Şimdiki yaygın tabir “Derin Devlet”in karşılığı olarak o günlerde bu gizli yapılanmaya “Rical-i gayb” yani “gizli adamlar” deniliyordu. 1908-1918 arası dönem savaşlar, suikastlar, idamlar, darbeler dönemidir.


İttihatçılar Cumhuriyet döneminde buharlaştı mı?


Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na sokan da İttihatçılar’dır. “Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918’de istifa etti. 1 Kasım’da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek, Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım’da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar.


Bu dönemde gerek Türkiye’de gerek İtilaf Devletleri kamuoyunda yaygın olan inanca göre parti örgütü tasfiye edilmemiş, daha sonra yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmişti.”


Bu yapının Cumhuriyet dönemi başladığında buharlaştığını düşünmek saflık olur. O halde İTC zihniyeti Cumhuriyet döneminde nasıl bir rol almıştır? Bunu da iyi düşünmek gerekir.
Sultan II. Abdülhamid’e suikast kimin işiydi?


21 Temmuz 1905 tarihinde Cuma namazı çıkışında Sultan Abdülhamid’e yapılan suikast tarih kitaplarında bazı detayları ile anlatılır, bu suikastı Ermenilerin tertipledikleri ve onların gerçekleştirdiği ifade edilir.
Bu konuyu tetikçi ve azmettirici şeklinde ayrı ayrı düşünüp ona göre değerlendirmekte fayda var. Suikastın bir veya birkaç Ermeni tarafından gerçekleştirilmiş olması tüm Osmanlı Ermenilerini suçlu hale getirmez. Bu olayın öncesi ve sonrasını ele aldığımız, dönemin hadiselerine genel olarak göz attığımızda bir hedef saptırmanın olabileceği ihtimali de karşımıza çıkmaktadır.
Biraz sonra “soykırım” iddiasına da ışık tutması bakımından Sultan II. Abdülhamit suikastı hadisesini iyi anlamamızda fayda var. Olayın daha iyi anlaşılması için yakın örnekler belki daha açıklayıcı olabilir.


İttihatçılarla Ergenekon’un eylem benzerliği:


Mesela Diyarbakır’da bir patlama oluyor. Bazı kaynaklar bombayı PKK’nın attığını söylüyor. Güvenlik kuvvetleri araştırdıklarında gerçekten de PKK mensubu olan birilerinin yaptığını tespit ediyorlar. Ancak PKK, olayı üstlenmiyor. Araştırmalar derinleştirildiğinde devlet içinde odaklanmış bir kirli yapının PKK içinde bir kanatla olan bağlantısını kullanarak bazı siyasi amaçlarla ülkeyi karıştırmak ve kendi pozisyonunu güçlendirmek için bu kanlı eylemi yaptığı ortaya çıkıyor. Şimdi örnekteki olayı PKK’ya ve tüm Kürtlere mal etmek doğru ise Sultan Abdülhamit’e yapılan suikastı da tüm Ermenilere mal etmek o kadar doğrudur. Devletin içine sirayet etmiş kirli bir yapının planladığı ve bir taşeron örgüte uygulattığı böyle vahim bir olay karşısında Diyarbakır’daki patlamayı devletin meşru devlet başkanı Abdullah Gül’ün yaptırdığını ve Başbakan Erdoğan’ın planladığını düşünmek ne kadar mantıkla izah edilebilir. Kaldı ki bu tür hadiseler en başta cumhurbaşkanının ve başbakanın işini zorlaştırmıyor mu? Tetiği kimin çektiğinden, bombayı kimin attığından ziyade, olayı gerçekte kimin tertiplediğini araştırmamız gerekir. Kiralık katilleri, kiralık örgütleri ve gizli servis faaliyetlerini iyi düşünmemiz icap eder.


Abdülhamit’e yapılan suikast girişiminin başarısız olmasından dolayı dönemin İttihatçılarının son derece üzüldükleri anlaşılmaktadır. İttihat ve Terakki’nin yayın organı Tanin gazetesinin de yöneticisi olan şair Tevfik Fikret, suikastın başarısız olması üzerine, bakınız nasıl bir şiir yazmıştı:


“Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın,


Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.


Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun


Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş.”


Tevfik Fikret, Batılılaşmak için İslam'dan vazgeçilmesi gerektiği görüşünü benimsemiş, oğlu Haluk da daha sonra Hıristiyan olmuştu.


Suikast sadece Ermeni örgütünün eylemi ise bizim İttihatçılar suikastın başarısız olmasına neden üzüldüler acaba?


Padişah iktidara hakim miydi?


Gelelim birilerinin soykırım, birilerinin mezalim, birilerinin trajedi vs dediği 1915 olaylarına. Osmanlı’nın son yarım yüzyılı, özellikle de son çeyrek yüzyılı son derece karmaşık ve zor yıllardır. Devletin başında bir padişah var. Ama devleti idare eden ipler ne derece onun elinde son derece tartışmalı. Devlet gırtlağına kadar borca batmış, alacaklı devletler içten ve dıştan büyük baskı oluşturuyor. Ülkenin dört bir yanında savaş ateşleri yükseliyor. İçerde isyanlar tertip ediliyor. Ve bütün bunlarla mücadele etmesi gereken ordu içinde ihtilalci gruplar cirit atıyor. Kontrol büyük ölçüde elden çıkmış vaziyette.
Böyle bir devletin başında bulunan padişah, sarayda çaresizlik içinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ama bu durum karşısında ne derece başarılı olabilir?


1906 Gizli servisler konsorsiumu-işbirlikçiler ve tahrikler:


Osmanlı hükümranlığını dağıtmak veya etkisizleştirmek amacıyla ülkenin her yanında gizli servis faaliyetleri yürütülüyor. Örtülü bir savaş var. Bu gizli servis faaliyetleri, 1906’dan itibaren farklı bir şekilde uygulanmaya başlanıyor. Batılı devletler ve Rusya, daha önce gizli servis faaliyetlerini ayrı ayrı ve kendi adlarına yürütürlerken, 1906’da önemli altı devletin gizli örgütleri birleşerek yeni bir strateji belirliyorlar. Bu devletler, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve ABD. Hedef, Osmanlı Devleti’nin dağıtılması. 1908’de ise, bu devletlere beş ülke daha katılıyor. Sayı on bire çıkıyor. Rusya’nın da içinde bulunduğu on bir devletin gizli örgütlerinin bir araya gelmesiyle genişleyen konsorsium, derin faaliyetlerine başlıyor. Böylece Birinci Dünya Savaşı’nın alt yapısı o yıllarda hazırlanmaya başlanmış oluyor. Balkanlar ve Trablusgarp ilk uygulamalar ilk denemelerdi. Yani aslında yeni haçlı seferinin uygulanmasıdır bütün bu yapılanlar.
En acı ve en kötüsü ise içerdeki işbirlikçilerin durumuydu. Bir yandan harici düşmanlar saldırırken diğer yandan da içerdeki işbirlikçiler Osmanlı iktidarını ayakta tutan temel direkleri sürekli kemiriyor ve bırakın dışarıya karşı mücadele etmeyi, kendi kendini ayakta tutmayı bile imkansız hale getiriyordu.


Tekrar hatırlatmak istiyorum. 1915 olaylarını daha kolay anlayabilmemiz için şu sıralar yargılaması devam etmekte olan Ergenekon teşkilatını iyi takip ve analiz etmemiz gerekir. Şimdi herkes görüyor ki ülkedeki meşru anayasal düzene paralel faaliyet gösteren gizli ve derin, yabancı servislerle işbirliği halinde çalışan bir yapı daha varmış. Bu yapı sayısız eylem ve icraat yapmış. Devlet mekanizmalarının içinde çalıştıkları için de yapılan işler devletin icraatları gibi algılanmaktadır. Ama aslında bu işler ve icraatlar devlete de millete de zarar veren işlerdir.


Unutmayalım ki 1915 olayları da, bunun devamında 1917-1919 arasında rövanş mantığı içinde Ermenilerin Türklere yaptıkları mezalim de Ergenekon olayları ile çok benzer olaylardır.


Bir ABD-NATO yapılanması olan ve Ergenekon olarak adlandırılan şeytani yapı Türkiye’yi zafiyete uğratmak, siyasi ve ekonomik bağımsızlığını engellemek için, nasıl ki PKK vasıtasıyla Türk-Kürt çatışması tezgahladı ise, nasıl ki Sivas, Maraş olayları, Madımak provokasyonu ile Alevi-Sünni çatışması kurguladı ise, nasıl ki yalandan “irtica” yaygarası çıkarıp Laik-Müslüman çatışması tezgahladı ise, benzer şeyleri Irak’ta da nasıl yaptı ise.. 20. yüzyılın başında da yine Osmanlı topraklarında ve Osmanlı tebaası arasında Batılı devletler de aynısını yapmışlardır. 1906 yapılanmasını ve 1908’de genişleyen bu gizli yapılanmanın başlayan faaliyetlerini teşhis edersek, bu tarihten sonra meydana gelen hadiseleri daha doğru tahlil edebiliriz. Hatta bu 1906 yapılanması, bu günlere kadar ve bu günlerde ülkemizde yaşananlar hakkında bile bize ışık tutabilir.
Burada suçu Batıya atarak aradan sıyrılma kolaycılığına düşmek istemem. İçimizdeki işbirlikçileri zaten vurguladım. Güçlü devlet olamadığınız zamanlarda bu tür provokasyonların başarı ihtimali her zaman fazladır.


Konuyla ilgili bazı tespitleri de şöyle sıralayabiliriz:


1) 1915 olayları Osmanlı Devleti’nin zafiyet içinde olduğu bir dönemde yaşanmış olaylardır.
2) Osmanlı Devleti, ülkeyi her tarafından sarmış yedi düvele ve içerdeki işbirlikçilere karşı ayakta kalma mücadelesi vermeye çabalamaktadır. Bu bir beka meselesi yani ölüm-kalım mücadelesidir. Devlet, kontrolü büyük ölçüde sağlayamaz durumdadır.
3) Avrupa devletlerinin gizli servis faaliyetleri Osmanlı’nın en hassas kurumlarına ve en üst makamlarına kadar çıkmıştır. Padişahın yakın çevresindekilerden bazıları bile şüphelidir. En önemlisi de ordunun içine sızmış olanlar veya ordu içinde işbirlikçi olanlardır.
4) Gizli servisler, çeşitli vaatlerle bir yandan Ermeniler gibi Osmanlı tarihi boyunca “Millet-i Sadıka” tabirini hak etmiş problemsiz azınlıkları bile ayaklandırmayı başarmış, diğer yandan Osmanlı Devleti içindeki işbirlikçileri de devreye sokarak, devletin Ermeniler üzerine salınmasına yol açmışlardır. Bu tam bir provokasyondur.
5) Avrupalı gizli servislerin burada Ermeni azınlığa olan vaatleri, Ermeni tebaayı sevdikleri ve düşündükleri için değil kendi çıkarlarına ulaşmak içindir. Batılı ülkeler ve Rusya, Osmanlı’nın yıkılması için Ermenileri kışkırtarak kullanmış, ama hedeflerine ulaşıp Osmanlı Devleti’ni yıktıktan sonra da onları kendi başlarına yalnız bırakmışlardır.
6) Kısacası 1915 olaylarının esası Avrupalı gizli servislerin ve Rusya’nın ortaklaşa provokasyonlarının ürünüdür. Bu provokasyondan zarar gören Türkler de, tehcire maruz kalan ve o sırada hayatını kaybeden, zarar gören Ermeniler de mağdur ve mutazarrır olmuşlardır.
7) O zaman Türkler ve Ermeniler arasında provokasyon yaparak amaçlarına ulaşanlar, bu gün de farklı yöntemlerle işlerine devam etmeye çalıyorlar. ABD’de ve Avrupa’da çeşitli ülkelerin parlamentolarında sürekli gündemde tutulan “Ermeni Soykırımı” tasarıları, Ermenistan ve Türkiye için “havuç” ve “sopa” niteliğinde kullanılmaktadır. Ama her nedense bu havuç Ermenistan’a şimdiye kadar hiçbir menfaat sağlamadığı gibi aksine geri, fakir ve tecrit edilmiş bir ülke durumuna düşürmüştür. Bu gün komşularıyla mukayese edildiğinde Ermenistan acınacak durumdadır.
8) Ermenilerin haklarını savunuyor ve 1915 olayları sebebiyle Türkiye’yi cezalandırıyor görünen sömürgeci Batı, Ermenistan’a ikide bir “soykırım” havucunu göstermek dışında bir katkı sağlamamaktadır.
9) Batının kullanmaya çalıştığı “Soykırım” havucu, Ermeni diasporası için ise ticari meta ve geçim kaynağı haline gelmiş, ortaya bir “soykırım endüstrisi” çıkmıştır. Bu iddia, Ermenistan’a ve bu ülkedeki Ermeni halka zarar vermekle birlikte diaspora için menfaat çarkına dönüşmüştür.
10) Türkiye’ye “soykırım yaptık” dedirterek hedefe ulaşmak isteyenlerin elde edebilecekleri bir zafer söz konusu olamaz. Velev ki Türkiye bunu kabul etse bile bu kabulün sonuçları yani siyasi, sosyal ve ekonomik faturası Ermenistan açısından daha külfetli de olabilir.
11) Soykırımın hukuken 1948’den itibaren “suç” kabul edilmiş olması ve bu hükmün 1948 öncesine yürütülemeyecek olması hukuken doğru olmakla birlikte siyasi ve insani açıdan fazla önem taşımıyor. Türkiye’nin de Ermenistan’ın da bu noktalardan çıkış yolu aramaları, geçmişe bakarak geleceği belirlemeye çalışmaları yerine geleceğe bakarak geçmişi bırakmaları daha doğru bir yol görünüyor. Bizim inancımızda bir insanın öldürülmesi ile bir milyon insanın öldürülmesi arasında bir fark yok. Ermenistan’ın da “sizden şu kadar, bizden bu kadar” hesabına girmesinin ne kadar etik olacağını düşünmesi gerekir.


Ne yapılmalı?


1) Tarihi meselelerin çözümü tarihçilerin işi. Siyasetçiler ve parlamentolar bu konulara bulaşmamalı, ilişkileri provoke etmemeli, Ermenistan ve diasporası artık buna engel olmalıdır. Bu yolla Türkiye’ye baskı oluşturmak, Ermenistan’ın tecrit olmasını daha da arttırmaktan başka işe yaramaz.
2) 2008’in Eylül ayında milli maç vesilesi ile Türkiye-Ermenistan arasında pozitif bir süreç başlamıştır. İki taraf da el birliği ile bu süreci güçlendirecek ve kolaylaştıracak somut adımlar atmalıdır.
3) Ciddi tepkiler almış olmasına rağmen Türkiye’de bazı aydınlar kendi adlarına bir özür kampanyası yürütmektedir. Bu durum Türk devletini bağlamaz ama Ermenistan’a ve Ermenilere karşı Türkiye’deki yaklaşımın belli ölçüde değişmeye ve yumuşamaya başladığını gösteren bir işarettir. İlişkilerin düzelmesini arzu eden Ermeniler de Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşananlar, ASALA cinayetleri, Hocalı gibi konularda Türkiye’deki bazı aydınların özür kampanyasına cevabi nitelikte benzer bir kampanya açabilirlerse münasebetlerin yumuşaması hızlanabilir.
4) Türkiye ve Ermenistan, ilişkilerini aracılarla değil doğrudan görüşerek halledebilecek durumdadır. Bu sürece destek olunmalıdır.
5) Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin unutmayalım ki dolaylı da olsa üçüncü tarafı Azerbaycan’dır. Ermenistan, Azerbaycan’la “Karabağ” düğümünü çözebileceğine dair güçlü bir irade sergilemedikçe Türkiye ile ilişkilerin düzelmesi sınırlı olacaktır. Ermenistan yönetimi, kendi kamuoyunu buna hızla hazırlamak için çaba sarf etmelidir.
6) Türkiye-Ermenistan, Azerbaycan-Ermenistan sorunlarının çözülmesi için İran ve Rusya’nın kolaylaştırıcı rollerinin olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Bunun nasıl olabileceği üzerine düşünülmelidir.
7) Ermenistan yönetimi ve halkı Türkiye ile dost olmadan, ülke olarak iyi bir geleceğe ulaşmalarının mümkün olmadığını daha fazla vakit kaybetmeden anlamalı ve sorgulamaya başladıkları bu lüzumsuz inatlaşmadan vazgeçmeliler.
8) Türkiye ise attığı adımlarla Kıbrıs konusunda ABD ve topyekün Batının elinden kendi aleyhine kullanılan bu malzemeyi almayı nasıl başardı ise “soykırım” ve “Kürt” sorunlarını da maharetli bir şekilde onların elinden alabilmelidir. Bu konuda müspet adımlar atıldığını izliyoruz. Cesaretle devamı da getirilmelidir. Komşularla sıfır sorun konusunun son halkası olan Ermenistan hususu da tamamlanmalıdır.
9) “Özür diliyoruz” kampanyası açanlara karşı “Özür bekliyoruz” kampanyasının yapılması son derece doğaldır. Ama bu sorun bu kısır çekişmelerin arasında sıkıştırılıp çözümsüzlüğe terk edilmemelidir.
10) Türkiye mahalli idareler seçimlerine hazırlanıyor. Elbette seçimin kendine mahsus gündemi ve yoğunluğu olacak. Bu yoğunluklar ülkenin temel sorunlarının çözümüne dair çalışmaları ve gayretleri zafiyete uğratmayacak, aksine hızlandıracak şekilde planlanmalıdır.
Türkiye tarihi birikimini bir defa daha keşfederek, kültürel kimliğine yeniden dönüyor. Kendini Dünyada büyük devlet sayanlar ise hızla zayıflıyor. 21. yüzyılda Dünya yeniden şekilleniyor. Yeniden şekillenen dünyanın en şanslı sakini Türkiye olabilir. Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu ve Ermenistan’la olan sorunu ortadan kaldırmış olan Türkiye’yi bu bölgede kimse tutamaz.
Bu bir kehanet değil.
23.12.2008

Yazarın Önceki Yazıları
Monarşik Avrupa'ya demokrasi götüreceğiz 28.03.2017Batı medeniyetinin çöküşüne hazır olun 22.03.2017Haçlı birliğine karşı hilal birliği 15.03.2017Avrupa niçin düşmanlıkta yarışıyor? 10.03.2017Niçin "hayır" demeliyiz! İşte sebepler.. 06.03.2017Aslında "kimler rahatsız" 03.03.201728 Şubat'ın 28 Günahı 28.02.2017Fethullah'ı verseler ne olacak! 23.02.2017Bu sistemin ne zararı vardı da değiştiriyoruz? 15.02.2017ABD'nin dinci siyaseti tutar mı? 12.02.2017Sandığa giderken dünyada neler oluyor? 09.02.2017Donald Trump'a teşekkür mektubu 31.01.2017ABD gizli belgesi ve Reina saldırısı! 17.01.2017ABD, NATO, Terör ve Cuma Hutbesi! 02.01.2017Batı Savaşı Kaybetti. İstese de İç Savaş Çıkartamaz! 30.12.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ayrı yorum
 // ibrahim şahin
sayın tan yazdıklarınıza katılmamak elde değil,acizane bende şöyle düşünüyorum anadoluda gelişemiyen yerel burjuvazinin sermayeden pay alma calışması olarak düşünüyorum.Neden derseniz büyük sermaye anadolunun dışında olup sahipleri gayrimüslidibu pastadan pay almak gerekliydi iktidar ve onu getirenler pay almak zorundaLAR BUGÜNKÜ ÖRGÜTLENMELER GİBİ DERİN........HESAPLAR YAPILMALIYDI teşekürler...
05 Ocak 2010 22:27