27 Mayıs 2017 Cumartesi
  • Altın145,745
  • BIST97.533
  • Dolar3,5801
  • Euro4,0019
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,5827
  • İstanbul16 °C
  • Ankara10 °C
  • İzmir14 °C
  • Konya7 °C
  • Adana14 °C
  • Antalya16 °C
  • Diyarbakır13 °C
  • Bursa14 °C
  • Kayseri7 °C
  • Kocaeli12 °C
  • Şanlıurfa14 °C
  • Gaziantep11 °C
  • İçel19 °C
ABD VE TERÖR MÜHENDİSLİĞİ
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Değişime Kim Niçin Direniyor?
25 Şubat 2008 16:13
Osmanlı’nın son dönemlerinde 19. yüzyılda başa sarık takmak yerine batı usulü fes giyme uygulamasına başlandığında buna karşı çıkanlar ve kabullenmek istemeyenler olmuştu. Daha sonra fes giymeye toplum alıştı ve yadırganmaz oldu. Cumhuriyet döneminde fes giymek yasaklanıp şapka giyme kararı alındığında bu defa fesi savunarak, şapka giymenin dinden çıkmak anlamına geleceği ifadesiyle şapkaya karşı mücadele etmeye çalışanlar vardı.

Şapkalı çağdaşlık:
Osmanlı Devleti’nin son dönemleri de dahil olmak üzere Cumhuriyet döneminde çağdaşlaşmanın ve gelişmenin yollarını Batı medeniyetini şeklen taklit etmekte arayanlar oldu. Sarık, cüppe, çarşaf gibi kıyafetlerle dolaşmak yasaklandı. Kamu görevlilerinin sakal bırakmalarına müsaade edilmedi. Sigara içmek erkekliğin, içki içmek çağdaşlığın ve modernliğin alameti sayıldı fiilen. Kravat takan, takmayana göre modern sayılıyordu. Pipo içip yarım sakal bırakanlar ise tam aydındı.

Çelişkiler:
Çoğu zaman zarfla uğraşıldı. Mazruf yani insanın kendisi, özü, duygu ve düşünceleri ise ihmal edidi. Günümüzde bile benzer bir zihniyet, varlığını sürdürüyor. Tek tipçi, şekilci, yasakçı, taklitçi ve ön yargılı özellikleri ile öne çıkan bu anlayış, şimdi de değişime direnmeye çalışıyor. Aslında dünyayı dolaşıyor olmalarına rağmen gittikleri ülkelerde birbirinin kopyası veya benzeri mekanların dışına çıkmamış, dünyası “hayranlık” ve “nefret” kavramları arasına sıkışıp kalmış olan bu kesim, dünyayı gerçek manasıyla anlamakta da güçlük çeken, hadiseleri sadece kendilerine ezberletilen kalıplar üzerinden tanıyan insanlardan oluşuyor.

Mesela bu anlayışa göre, başını örten kızlar başlarında “dini/siyasi” simge taşıyorlar ve rejim için tehdit oluşturdukları için okullara girmemeleri gerekir. Ancak o kızların kafasındaki düşünceleri paylaşan erkekler okullara devam edebilirler. Çünkü erkeklerin başörtüleri veya onların ifadesine göre “türbanları” yok. Önemli olan şekli kurtarmak.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, başkentin girişlerine zabıtalar yerleştirilerek şalvarlı köylülerin şehre girmeleri engelleniyordu. Çünkü modern cumhuriyet Türkiyesinin modern görünümüne şalvarlı köylüler uymuyordu. Şapka giymek ise çağdaş ve modern olmanın alameti idi. Fesi veya sarığı çıkarıp şapkayı kafaya geçirenler çağdaşlık konusunda paçayı kurtarıyorlardı.

Cephelerde savaşanlar kimlerdi?
Fakat Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen’de, Filistin’de, Balkanlar’da, İstiklal Savaşı’ında savaşanlar, şehit olanlar, yaralananlar, öksüz ve yetim kalanlar, çile çekenler, sarıklılar, şalvarlılar, sakallılar ve onların evlatları idi. Ne yazık ki sonradan ortaya çıkmış olan zihniyet ülkenin sahibi bu insanları küçümsemeye, dışlamaya ve ezmeye başlamıştı. Halksız, seçkinci bir cumhuriyet peşinde olanlar vardı.

“Halk, plajlara hücum etti. Vatandaş denize giremiyor”
Bu zihniyetin trajikomik bir yansımasını başka bir örnekte şöyle görüyoruz:

İnönü döneminin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, sıcak bir yaz mevsiminde denize giren insanları içine sindirememiş olacak ki “Halk, plajlara hücum etti. Vatandaş denize giremiyor” diye merkezi hükümete telgraf çekiyor, denize hücum eden “halktan” kurtulmak için feryat halinde destek istiyordu. Tabi bu valiye göre vatandaş kimdi, halk kimdi. Bunu ancak o düşüncede olanlar anlayabilirler.

Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın “halk” ifadesiyle tanımladığı topluluğu Hürriyet gazetesinin köşe sahiplerinden Bekir Coşkun ise 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesi 3 Mayıs 2007 tarihli yazısında “Göbeğini kaşıyan adam” ifadesiyle tahkir ediyordu. Şöyle diyordu Bekir Coşkun:

“Atatürk’ün kızları al bayraklarla yürürken, bu ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri meydanları doldururken, çocuklar annelerinin-babalarının elini tutup yarınlarına şimdiden sahip çıkmaya kalkarken... Göbeğini kaşıyan adam uzakta bıyık altından güler. Ve sandık ortaya konulduğunda... Göbeğini kaşıyan adamın dediği olur. Çünkü demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu "göbeğini kaşıyan adam" ise orada demokrasi olmaz, olamaz...”

Kendisinin desteklediği siyasi partiye oy vermeyenleri “hamam böceği’ne” benzeten “çağdaş ve modern(!)” yazarlar ise Bekir Coşkun gibi şu anda da köşelerde ahkam kesmeye devam ediyorlar.

“Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik.”
Bu zihniyetin mensuplarından biri “Türbanlı kadınlar Teröre lanet mitinglerinde neden yer almıyorlar” diye soruyordu. Bu vatanperver(!) kişiye göre seçkin insanlar teröre lanet yürüyüşleri yaparak vatan kurtarıyor da şu hain(!) türbanlılar onlara destek vermiyorlardı. Ne yazık ki bu hastalıklı düşünceye müptela kesimlerin kini o kadar gözlerini köreltmişti ki televizyon ekranlarına o dönem her gün yansıyan şehit cenazelerindeki aileleri görmüyorlardı. Halbuki şehit olan askerlerimizin neredeyse yüzde doksanının anneleri ve yakınları başörtülü idi. Vatan uğruna evladını, canını kaybedenler, teröre lanet mitingi adı altında yapılan “muhalefet siyasetine” destek olmamakla suçlanabiliyordu.

Gerçi yıllar önce şair bunun cevabını vermişti. Yeni bir söz söylemeye gerek bırakmayacak kadar da açıktı. Diyordu ki Orhan Veli Kanık, “Neler yapmadık bu vatan için. Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik.”

Toplumun büyük kesiminin hassasiyetlerini teşkil eden değerlerden ömrü boyunca uzak kalmış, uzak kaldığı, tanımadığı, tanıma ve öğrenme zahmetinde bulunmadığı, böyle olduğu için de özümsemediği veya en azından saygı duymadığı için insanlar ülkesine yabancılaşabiliyorlar. Bu yabancılaşmanın son örneklerinden biri de piyanist Fazıl Say oldu. Fazıl Say, bir Alman yayın organına, “Ak Parti iktidarının icraatlarından dolayı ülkeyi terk etmeyi düşündüğü” açıklamasını yapmıştı. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, "Bir değerli sanatçının kendi toplumuna bu derece yabancılaşması üzüntü vericidir" diye değerlendirdi hadiseyi.

Türkiye’de hızlı bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanıyor. Yasakçı, tek tipçi, dayatmacı, ayrımcı statükocu, vizyonsuz devlet anlayışı değişiyor. Özgürlükçü, birleştirici, kuşatıcı, cihanşumul hedefleri olan bir devlet anlayışına doğru gidiliyor. Toplum, özentiden kurtulup öze dönmeye, kompleksten kurtulup tekrar lider olmaya doğru bir dönüşüm süreci içinde bulunuyor.

Zembereği dağılan direniş:
Değişim ve dönüşüm o kadar hızlı gerçekleşiyor ki bazıları adaptasyon veya uyum konusunda zorluk yaşıyor. Yıllar yılı ülkeyi korkularla yöneten zembereği bozuk derin statükonun ezberlerinin etkisindeki insanlar, yaşadıkları sanal korkulara karşı, tepkilerini ortaya koyuyorlar. Verilen tepkilerden ise bu ülkeye ve bu ülkede yaşayan insanlara ne kadar yabancı kaldıkları ortaya çıkıyor.

Direnişçiler kime karşı direniyor?
Şimdiye kadar on cumhurbaşkanı seçilirken aranmayan sanal kriterler ve Anayasa yorumları 11. cumhurbaşkanının seçimi sırasında tombaladan çıkarıldı. Bunu, üstelik Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yapmış olan Sabih Kanadoğlu çıkardı, CHP müracaat etti, Anyasa Mahkemesi de hukuku allak bullak eden bu zorlama yorum (367 şartı) doğrultusunda karar verdi.

Atatürkçü Düşünce Derneği başta olmak üzere emir-komuta çizgisinde hareket eden ancak adına sivil toplum kuruluşu denilen zorlama oluşumlar değişim sürecine karşı mücadele ettiler. Türkiye’nin önemli üniversitelerinden birinin rektörü, demokrasi ile yönetildiğini zannettiğimiz ülkede bir parti için, “% 95 oy alsalar bile iktidara gelemezler” diyordu. Kimdi bu rektör ve kimin adına, kimi temsilen bu kadar pervasız ve cüretkar konuşabiliyordu? Büyükşehirlerin meydanlarında “cumhuriyet mitingleri” adıyla “yaptırmayız, ettirmeyiz” nümayişi yapanlar kimi tehdit ediyorlardı? Cumhurbaşkanı seçiminin ilk oylamasının yapıldığı günün gecesi Genelkurmay’ın internet sitesinden yapılan antidemokratik ve halk karşıtı, demokrasi karşıtı açıklama ne için yapılıyordu? Hrant Dink cinayetini, Malatya’da yapılan misyonerlere yönelik katliamı, kimler niçin planlamıştı? 1999 yılından bu yana sönen terör ateşi, ne olmuştu da 2007’de yeniden alevlenmişti? Bütün bu saydığımız olayların zamanlaması ve oluş biçimi tesadüflerden mi ibaretti? Newsveek Dergisi’nin “Türkiye’de 2007’de % 50 ihtimalle darbe olacak” iddiası bir öngörü müydü, plan mıydı? Cumhurbaşkanı seçimi için görev yapması gereken CHP-ANAP-DYP milletvekillerinin TBMM genel kuruluna girmesini kim önledi? Kimler ANAP ve DYP birleşmesi için baskı oluşturdu? Bunu parti yönetimleri veya halk istedi ise neden gerçekleştirilemedi? Bu meclis yıprandı, 11. cumhurbaşkanı seçimini, seçilecek yeni meclis yapmalı diyerek ortalığı ayağa kaldıranlar, erken seçim kararı alınınca seçimin yapılmasına neden gizli direniş gösterdiler? Yeni cumhurbaşkanını yeni meclis seçmeli diyen CHP 22 Temmuz seçimlerinden sonra tutumunu neden hiç değiştirmedi? CHP, cumhurbaşkanlarının halk tarafından seçilmesine neden karşı çıktı? Bunun için yapılan referandumda halk, kahir çoğunlukla “evet” demesine rağmen CHP neden halka ters bir söylemde ısrar etti?

Statükoyu neden korumak istiyorlar?
Maksat demokrasi miydi, yoksa yasakçı ve baskıcı, halk karşıtı statükonun devamı mı? bu değişim karşıtı kesimin amacı elbette ve kesinlikle statükonun devamı idi. Çünkü bunlar ve bu zihniyettekiler cumhuriyet tarihi boyunca, kene gibi statükonun sırtına yapışanlar ve statükodan beslenenlerdi. Statükonun değişmesini istemiyorlardı. Fakat gözü açılan ve dönen dolapları fark eden vatandaşın verdiği dersle ters-yüz oldular. 2007 değişim yılı olarak tarihe geçti.

Bu değişimi Ak Parti iktidarıyla izah etmek son derece yanlış ve eksik olur. Aslında bölgemiz değişiyor. Ortadoğu değişiyor, Orta Asya değişiyor. Ülkemizde ise statüko yapısı hatalarıyla yüzleşiyor. Genel olarak siyaset anlayışı değişiyor, kurumlar değişiyor, dünyayı algılama biçimi değişiyor. Statükonun en önemli savunucusu TSK değişiyor. Bütün bunlar pozitif değişimler. Bu değişimler devam edecek. Toplumdaki bu değişim ve dönüşüm talebi ve azmi devam ettiği sürece de hiç kimse ve hiç bir kurum bu sürecin karşısında direnemez. Dirense de engel olamaz, inatlaşırsa akıntının altında kalarak sürüklenir. Kimse milletle inatlaşmaya, milletle oynamaya kalkışmamalı. Müspet değişime direnenler zihniyetlerini ve ezberlerini gözden geçirmeliler. Yoksa durumlarını ancak şu atasözü açıklayabilir. “Rüzgara tüküren, yüzüne tükürür”.

Tabi her şeye rağmen bir de hayatın ve tarihin gerçekleri var. Değişime rağmen değişmeyenler her zaman olacaktır. Herkesin her şeyi aynı şekilde düşünmesi ve algılaması da beklenmemeli. Fakat değişime direnenler de kendilerini biraz zorlayarak bile olsa, bu ülkede artık halka rağmen bir şeyler yapmanın mümkün olmayacağını anlamaya çalışsalar iyi olur.

Alper TAN
Yazarın Önceki Yazıları
ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Dava ve Sırat-ı Müstakim 08.05.2017Artık savunma yok taarruz var! 19.04.2017Bir devrimin ardından.. 17.04.2017Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin İç-Dış Boyutları ve Arka Planı 11.04.2017Dünya alt-üst oluyor! 31.03.2017Monarşik Avrupa'ya demokrasi götüreceğiz 28.03.2017Batı medeniyetinin çöküşüne hazır olun 22.03.2017Haçlı birliğine karşı hilal birliği 15.03.2017Avrupa niçin düşmanlıkta yarışıyor? 10.03.2017Niçin "hayır" demeliyiz! İşte sebepler.. 06.03.2017Aslında "kimler rahatsız" 03.03.201728 Şubat'ın 28 Günahı 28.02.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.