YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Değişen düzenler ve küresel savaş ihtimali
15 Şubat 2013 16:10

 

Daha önceki bazı yazılarımızda da vurguladığımız gibi 20. yüzyılın başında Batılı ülkelerin elleriyle kurulan, coğrafyaya ve toplumsal realiteye uyumsuz şekilde, sömürgeci ülkelerin çıkarlarına göre dizayn edilen statükolar bir bir ve arka arkaya çöküyor. Halklar kendi coğrafi, sosyal ve kültürel durumlarına uygun olarak devletlerini inşa ediyorlar. Yani kısacası özellikle İslam coğrafyasında bir asırdır hüküm süren kurulu düzenler tepetaklak oluyor.

Bu durum, hem bölgemiz hem de dünya için çok büyük bir değişimdir. Bu değişim, ilk olarak Arap ülkelerinde, Tunus’ta Mısır’da veya Libya’da değil, bilinenlerin aksine ilk olarak Türkiye’de başlamıştır. 2002 yılından bu yana Türkiye’de yaşananlar İslam dünyasındaki baharın ilk aşamasıdır ve en önemlisidir. Belki çok iddialı bulunabilir. Ama gerçek şudur: Eğer son on yılda Türkiye’de yaşanan kansız dönüşümler veya devrimler başarılı olmasaydı, bugünlerde Ortadoğu’da veya diğer İslam ülkelerinde Arap baharından söz edemeyebilirdik.

Arap Baharı olarak anılan devrimlerin gerek ilham kaynağı, gerekse en önemli destekçisi hiç şüphesiz Türkiye’de gerçekleştirilen devrimlerdir. Bu devrimler Türkiye’de başarılamamış olsaydı Arap halklar en azından şimdilik böyle büyük bir eyleme cesaret edemeyebilirlerdi.

Önce kendi iç düzenini, tam olmasa bile büyük ölçüde sağlamış olan Türkiye, hemen ardından Ortadoğu’daki diğer halkların da kendilerine ait olmayan veya kendilerini temsil etmeyen rejimleri devirmelerine destek ve taktik vermeye başlamıştır. Bu durum her ne kadar Türkiye içinde tam olarak anlaşılamamış olsa da sözünü ettiğimiz realiteyi ABD ve diğer Batı ülkeleri çok daha iyi bilmektedirler.

ABD Başkanı Barack Obama’nın Dışişleri Bakanı olmasını ısrarla istediği John Kerry, geçen ay Senato'da katıldığı oturumda, önceliğin, söylendiği gibi Güney Asya ve Çin ile ilişkiler değil, İslam dünyası olacağının işaretini verdi.

Senato'dan onay alır almaz Bakan olarak ilk yurt dışı gezisini bu ay Türkiye'ye yapacağı kaydedilen Kerry, yaptığı açıklamada 'Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışından bu yana görülen en büyük değişim yaşanıyor. İnsansız hava araçları, askerler ya da ihtilaflarla tanımlanan bir diplomasiyi kaldıramayız. Anlayışı, yakınlaşmayı başaran bir diplomasiye sahip olmalıyız' dedi.

Liberal görüşleriyle tanınan ve gençliğinde savaş karşıtı gruplarda yer almış olan John Kerry, ABD'nin Ortadoğu ülkelerine yönelik politikasında diyaloğa ve karşılıklı anlayışa önem vereceğini kaydetti. Kerry, Batı dünyasının İslam'a bakışındaki çarpıklığı da eleştirdi. Senato'da kendisini dinleyenlere “Bölgedeki liderlerin size ilk söyleyeceği, ‘Radikal İslam'da gördüğünüzün İslam olmadığı, o radikal İslam, İslam değil. Bu, eski ve onurlu bir dinin sabote edilmesi ve suiistimalidir” değerlenmesinde bulundu.

Kerry, Ortadoğu'yu sıkça ziyaret etmiş biri olarak bölgeye dair derin bilgiye vakıf biri olarak biliniyor. ABD Başkanı Barack Obama'nın ikinci dönem başkanlığında Amerikan Dışişleri Bakanı olarak görev yapacak olan John Kerry, aslında Amerikan dış politikasında keskin bir dönüşümün sinyallerini veriyor. John Kerry’nin bu düşüncelerinde samimi olduğuna, patronu Barack Obama’nın da öyle düşündüğüne inanıyoruz. Ancak madalyonun diğer yüzü çok farklı. ABD, dünya savaş sanayinin en büyük aktörü. Dış ticaretinde silah satışı en büyük kalemlerinden.. Savaş baronları ABD yönetiminin dış politikada savaş yönetiminden uzaklaşmasına ne kadar tahammül edebilirler? Böyle bir ABD Başkanı ve böyle bir Dışişleri Bakanı’na ne kadar tolerans gösterebilirler? Bu soru işaretleri bir tarafa.

Diğer ve bütün bunların hepsinden daha önemlisi şu: Ortadoğu ve çevresinde 20. yüzyılın başında Batı’nın kurduğu düzen yerle bir olurken ve bir asır önce Batı tarafından diz çöktürülmüş Türkiye’nin desteği ile bu bölgede Batı’ya mesafeli yeni sistemler kurulurken, Rusya dahil olmak üzere Batı ülkeleri bu yeni durumu ne kadar kabullenecekler? Eğer kabullenmeyeceklerse ne yapacaklar? Siyasi ve diplomatik yolları kullanarak bölgedeki çıkarlarının devamı için mi çalışacaklar? Yoksa gerekirse çok büyük savaşları göze mi alacaklar?

Son yıllarda Türkiye’nin sadece Ortadoğu’ya değil Afrika’ya da ilgisi inanılmaz derecede artmış durumda. Ankara artık Sudan, Somali, Senegal gibi ülkelerle neredeyse Anadolu’nun bir parçası kadar yakından ilgileniyor. Devletin her türlü imkanları bu ülkeler için seferber ediliyor. Afrika konusunda Ankara’nın Çin’le de ortak hareket etmeye başladığı anlaşılıyor. Afrika’nın kuzeyi Mısır, Tunus, Libya ve diğer ülkelerle zaten ortak hareket eden bir politika izleniyor.  Bütün bunlar son derece önemli ve üzerinde yoğun şekilde düşünülmesi gereken hususlar. Avrupa ve Amerika’nın, bir Batı Afrika ülkesi olan Mali konusundaki telaşı ve ortak hareketine de bakacak olursak, 21. yüzyılın en mühim belirleyicisinin Afrika olacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Afrika’da bir tarafın merkezinde Türkiye’nin olacağı İslam ülkeleri ile diğer tarafta Hıristiyan ve diğer inanç gruplarından oluşan Batı ülkelerinin oluşturacağı iki ayrı kutbun mücadele edeceği anlaşılıyor. Bu mücadele siyasi ve diplomatik ağırlıklı da olabilir. Ancak Afrika merkezli bu mücadelenin sıcak savaşlara dönüşme ihtimali hayli yüksek görünüyor. Sebebine gelince.. Bu coğrafyada yaşanmakta olanlar, sömürgeci Batı’nın hiç memnun olmayacağı gelişmeler. Bu tür durumlar, tarihte büyük dönüşümlere neden olmuştur. Bu dönüşümler ise büyük savaşlar neticesinde şekillenmiş ve netlik kazanmıştır. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşları bu konunun en yakın ve en açıklayıcı örnekleridir.  

Dünyanın bu tarafında yaşananları Hıristiyan Batı’nın kolay kolay hazmetmesi mümkün değil. Bu sebeple de savaş dahil her türlü yöntemi tercih edebilirler. Bölgede yaşanan “Baharlara” karşı şu sıralar fazla tepki veremiyor olmaları Batılı ülkelerin içine düştükleri ekonomik krizlerden kaynaklanıyor. Batılı ülkeler, ekonomilerini toparladıkları takdirde ilk iş olarak gelişen baharları hazana çevirmek için ellerinden geleni arkaya koymayacaklardır. Bunun bilincinde olmalıyız.

Türkiye’nin son yıllarda milli silah teknolojilerine hız vermesinin en önemli sebeplerinden birinin de bu olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Birinci Dünya Savaşı ile bir imparatorluk kaybeden Türkiye’nin ayak tıkırtıları hafiften belli olan yeni bir dünya savaşına hazırlıksız yakalanamaması gerekir. Kabul etsek de etmesek de, istesek de istemesek de dünya din eksenli olarak hızlı bir şekilde yeniden kutuplaşıyor. Bununla ilgili çok emareler var. Bizim de kutbun hangi tarafında olduğumuz açık. “Hazır ol cenge, ister isen sulhu salah.”

Savaş, dünyanın en son tercih edilecek yöntemidir. Hiçbir zaman arzu edilmez. Umarız bu ihtimaller gerçek olmaz ve savaşsız çözümler bulunur. Ancak dünyanın bir de realitesi var. Fazlaca romantik olmanın anlamı yok.

 

26.01.2013

Alper TAN

 

Yazarın Önceki Yazıları
Yüceltilen evrensel hukuk nedir? 14.07.2017Olaylar, tehditler ve biz 05.07.2017Aslında neler oluyor? 28.06.2017"Bizim medya" kimin veliahtı? 22.06.2017Yürüyen CHP Boğaz'ı nasıl geçmeli? 20.06.2017Katar'ı sevmek için Arab'a sövmek mi lazım? 13.06.2017Büyük patlamaya az kaldı 30.05.2017ABD ve Terör Mühendisliği 24.05.2017ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Dava ve Sırat-ı Müstakim 08.05.2017Artık savunma yok taarruz var! 19.04.2017Bir devrimin ardından.. 17.04.2017Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin İç-Dış Boyutları ve Arka Planı 11.04.2017Dünya alt-üst oluyor! 31.03.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.