YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
ABD'nin Türkiye üzerinden bölgesel...
25 Şubat 2008 12:27
ABD'nin Türkiye üzerinden bölgesel hedefleri ve Türkiye'nin duruşu
Tarih boyunca devletler, komşularıyla ve diğer ülkelerle değişik ilişkiler içinde olmuşlardır. Birbirinden bağımsız devletler, yarı bağımlı devletler, diğerine hükmeden devletler vs. Tabi hükmetmenin de hafifinden ağırına değişen muhtelif aşamaları var. Küçülen ve yuvarlaklığı daha da artan dünyada coğrafi konumu nerede olursa olsun küçük veya büyük her devlet, bir diğerini etkileyebilir. Bilginin ve istihbaratın gücü, ekonomi ve para piyasalarının değişen yapısı ve nihayet iletişim araçlarının zaman ve mekan kavramlarına getirdiği boyut bu "etkileme" gücünü çok arttırmıştır.
Yukarda saydığım faktörleri kim daha iyi kullanabilme imkanına sahip ise o daha başarılı oluyor. Dünya üzerinde bu imkanlara en fazla kimlerin sahip olduğunu ve ne şekilde kullandığını burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yok.
ABD-Türkiye ilişkileri:
İki ayrı cihan savaşının ardından dağınıklığı artan dünyaya hükmetme konusunda umutları artan ABD etki alanını arttırmanın yollarını aradı. Üç kıtaya yüz yıllarca hükmetmiş Osmanlı'nın devamı Türkiye'yi 1940'lı yılların ortalarından itibaren etki alanına alan ABD Ortadoğu'ya hakimiyet için çok önemli bir kaleyi ele geçirmiş oldu.
ABD'nin Türkiye politikasını anlayabilmek için Türkiye ve çevresinden beklentilerini ortaya koymamız gerekir. ABD'nin Türkiye yaklaşımını sadece Türkiye'yi göz önünde bulundurarak değerlendirmek eksik ve yanlış anlamalara sebep olabilir.
Ben ABD'nin Türkleri ve Türkiye'yi kısaca şu şekilde algıladığını düşünüyorum: Türkler, tarih boyunca farklı coğrafyalarda çok sayıda ve önemli devletler kurmuş, idare ettiği bu topraklarda yaşayan topluluklardan etkilenmiş ve aynı zamanda da onları etkilemiş, tarihi, siyasi ve kültürel derinliğe ve genişliğe sahip önemli bir millet. Osmanlı Devleti'nin dağılmasından sonra kurulan Türkiye her ne kadar içine kapatılmış olmasına ve gizli servislerin her türlü karalama kampanyalarına rağmen daha önce hükmettiği topraklarda yaşayan toplumlar üzerinde hala esrarengiz bir etkiye sahip. Amerikan ninnileriyle yetiştikleri için ülkeyi yönetenlerin çoğunun bile farkında olmadığı bu özellik Türkiye'ye kritik bir değer kazandırıyor.
Bu nedenlerle Türkiye:
1) Kesinlikle kendi haline bırakılmamalı.
2) Yüzü daima batıya dönük tutulmalı ve arkaya, sağa-sola dönmesine fırsat verilmemeli.
3) ABD amaçlarına destek verebilecek kadar güçlü, ama dizginlenmesi gerektiğinde durdurulabilecek kadar da zayıf olmalı. Yani belli bir siyasi ve ekonomik dengede tutulmalı.
Türkiye-İsrail ilişkileri:
1940'lı yıllardan itibaren ABD'nin manyetik alanına giren Türkiye, 1948 yılında tepeden inme yöntemlerle kurulan İsrail'i diplomatik olarak tanıyan ilk Müslüman ülke olmuştur. Türkiye'nin bu adımı ve daha sonra çeşitli alanlarda geliştirilen ilişkiler İslam dünyasının ortasında ur gibi çıkan Yahudi devletine hem dünyada hem de İslam toplulukları arasında büyük bir meşruiyet sağlamıştır. İsrail'in kuruluşundan bu yana Türkiye, kendi halkının büyük çoğunluğunun rızası hilafına bu devlete gizli veya açık devamlı olarak siyasi, ticari, ekonomik ve stratejik destek vermiştir. Belki İsrail'in iyi bir devlet olduğu propagandası yapılmamış ama "Arap ve İslam topluluklarının Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkleri arkadan vurduğu, Osmanlıya ihanet ettiği" propagandası ile özellikle Araplar ve İranlılar Türk halkının gözünden düşürülmeye çalışılmış, diğer taraftan da Araplara ve İranlılara da Türk düşmanlığı empoze edilmiştir.
İslam topluluklarının zayıf ve geri kalmışlığı kullanılarak sürdürülen bu psikolojik harekat büyük çapta başarılı olmuş Filistinliler başta olmak üzere Arap milletinin karşılaştığı felaketler, "Allah onlara Türklere ettikleri ihanetin cezasını çektiriyor" yaklaşımını yaygınlaştırmıştır. Böylece İsrail'in yaptığı toplumsal cinayet ve katliamlar Türkiye'de dolaylı bir tasvibe de mahzar olmuştur.
İslam toplumları ile Türkler arasındaki tüm olumlu özellik ve yakınlıklar bir taraf bırakılıp hep olumsuzluklar bilinçli bir şekilde ön plana çıkartılırken, İsrail ve Türkiye arasında bir sempati köprüsü inşa edilmesi için büyük çaba sarf edilmiştir. Bugün bile İsrail ile Türkiye arsındaki olumlu ilişkiler bilindiğinden daha da derindir.
Türkiye-Rusya ilişkileri ve yeni açılımlar:
20. yüzyıl boyunca devam eden İki kutuplu dünyada ABD ve SSCB daima manyetik alanlarını genişletme yarışı içinde oldular. SSCB bir taraftan Orta Avrupa'ya doğru, bir taraftan Asya'nın doğusuna, diğer taraftan da Türkiye'nin de yer aldığı güneye doğru genişlemeye çalışırken ABD de aynı bölgede kendi hegemonyasını kurmanın yollarını arıyordu. Bunun için bir taraftan Avrupa'da SSCB'yi durduracak veya dengeleyebilecek bazı devletlere destek verirken öbür taraftan da güneyde 1944'ten itibaren yönlendirmeye başladığı Türkiye'yi kullanıyordu. Bu arada belirtmek gerekir ki Türkiye kendi tarihi ve kültürel yapısı nedeniyle, hiçbir zaman ABDlilerin abarttığı kadar Sovyet tehdidi altında olmamıştır. ABD sadece Komünizm ve Sovyet tehdidiyle Türkleri korkutarak Türkiye'nin ABD çıkarlarına hizmet etmesi için yönlendirmiştir. Üstelik tarihi kökeni, birikimi ve tesir alanı nedeniyle Türkiye'yi sadece kendi sınırları içinde kullanmadılar. Doğrudan veya dolaylı olarak hem İslam dünyasında, hem Kafkaslar ve Orta Asya'da hem de Balkanlar'da kullandılar. Sovyetleri durdurmak için yine Türkiye üzerinden Azerbaycan'a Azerilere destek sağlanmıştır. Bu kullanımların bir kısmı netice itibariyle Türkiye'nin gerçek manada yararına da olmuştur. Ama unutmayalım ki Türkiye'nin, Türk milletinin yararına olanlar amaç değil sonuçtu.
Yukarda da belirttiğimiz gibi ABD Balkanlar'da Kafkasya'da, Orta Asya'da, Afganistan'da bir çok politikasını Türkiye üzerinden yürütmüştür. Sovyetleri Asya içlerinde frenlemek için, Afganistan'da direnen mücahitlere kültürel yakınlığı nedeniyle Türkiye üzerinden destek vermiş, Sovyet imparatorluğu yıkıldıktan sonra amacına ulaşan ABD bu defa destekleyip büyüttüğü bu Afgan direnişçileri bütün dünyaya dinci-İslamcı terörist gibi göstererek savaşla ezmiştir. Önce rakibi SSCB'yi dağıtmış sonra da rakibine karşı "maşa" niyetiyle kullandığı Afgan savaşçılarını cezalandırmıştır. Hemen şunu ifade etmem gerekir: Ben Sovyetler'e karşı savaşan Afgan mücahitlerinin samimiyetlerinden hiçbir endişe duymuyorum. Onların ABD çıkarlarına hizmet olsun diye savaştıklarına da inanmıyorum. Onlar ülkeleri ve inançları için savaştılar. Fakat onlara destek olan ABD'nin maksat ve stratejisini ortaya koyabilmek için anlatıyorum.
Çeçenistan'da milli kahraman Cahar Dudayev'den, Mashadov'a, Yandarbiyev'den Şamil Basayev'e kadar Çeçen liderlerin imha planı ve uygulaması Rus yapımı görünmekle birlikte gerçek anlamda bir ABD planıdır. Bu da ABD'nin izlediği stratejinin nasıl acımasız ve vefasız olduğunu açıkça gösteriyor.
İsrail'in şiddetle karşı çıktığı Hamas'ı Türkiye'den sonra kendi ülkesine davet ederek ağırlayan Rusya G-8 toplantısında İsrail'e destek çıkıyorsa Basayev'in nelere kurban verildiğini de anlamak zor olmasa gerek. Çeçen lider Basayev'in imhasından sonra Rusya'nın şimdiye kadar pek taviz vermediği İran politikasını Amerikan çıkarları doğrultusunda revize edip etmeyeceğini de iyi takip etmek gerekir.
ABD'nin her türlü maniplasyonuna rağmen bölgede olup biten olayların görünür yönüne kanmayıp arka planındaki karanlık ve gerçek yönünü taraflar gördükleri için Türkiye-Rusya ilişkileri son zamanlarda hızla yatay ve dikey olarak gelişmektedir. Başbakan Erdoğan'ın 2005 yılının Temmuz ayında Putin'le yaptığı önemli görüşmenin ardından 2006 Mayıs'ının son haftası MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan ve önemli bir devlet adamının Türk kamu oyuna yansımayan kritik ve stratejik temasları iki ülke ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Daha önce yapılan çeşitli görüşmelerle zemini oluşturulan işbirliği temasları Cumhurbaşkanı Sezer'in 2006 Haziranının son günleri (28-29 Haziran) yaptığı Moskova ziyareti ile kamuoyuna da açıklanarak gizlilik perdesinin dışına çıkmıştır.
Afganistan ve Türkiye:
ABD'nin Afganistan'la savaşının ardından ortaya çıkan süreçte bu ülkenin güvenliğinin sağlanması için Türkiye'den de asker gönderilmesine hem ABD hem de ABD'nin tayin ederek Afganistan yönetiminin başına getirdiği Hamit Karzai isteksiz ve soğuk yaklaşmışlardı. ABD o zamana dek her ne kadar Türkiye üzerinden Afganistan'a destek vermiş olsa da bu ülkede Türkiye'nin söz sahibi olmasını istemiyordu. Ama Afgan halkı diğer ülkelerden gelen barış gücü askerlerini hiçbir zaman benimsemedi. Türk askerini ise bağrına bastı. Şimdi son tabloya baktığınızda Afganistan'ın idaresinin siyasi olarak NATO temsilcisi sıfatıyla Hikmet Çetin'de, askeri ve istihbarat olarak, Özbek Türkü olan Raşit Dostum'da olduğunu göreceksiniz. Afganistan'ın savaş sonrası yeniden inşası işini yapan müteahhitlerin veya taşeronların ise yüzde 37'sinin Türk şirketleri olduğunu hatırlatmakta da fayda var. ABD'nin Afganistan'da Türkiyesiz hareket etmesi mümkün değildir.
ABD, Çeçenistan davasını nasıl kullanıyor:
Afganistan'dan sonra ABD'nin Ruslara karşı Türkiye üzerinden desteklediği en önemli etnik unsur belki de Çeçenlerdir. Özgürlük mücadelesinde Çeçenistan direnişi Ruslara karşı bir manivela gibi kullanılmıştır. Yine ABD'nin buradaki niyeti de Çeçenistan'ın özgürlüğü değil Rusya'nın hizaya getirilmesidir. Amaçla aracı bir birine karıştırmamamız gerekir. Uluslar arası alanda Ruslar ABD politikalarına muhalefet ettiklerinde, Çeçen direnişi artmış, Ruslar taviz verdiklerinde de azalmıştır. Onun için de ABD-Rusya eksenindeki pazarlıklarda ABD destekleyerek büyüttüğü bir çok Çeçen direniş liderini kurban vermekten çekinmemiştir. Bunun son örneği İran pazarlığına feda edile Şamil Basayev olmuştur. İnfazın yapıldığı günün TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın Moskova seyahatine çıkacağı güne denk getirilmesi de bence son derece anlamlıdır. Son zamanlarda hızla gelişen Türkiye-Rusya ilişkilerinin kritik bir noktasında Türk halkının sempati duyduğu ve vücudunun parçası gibi gördüğü Çeçen halkının liderinin imhası hadisenin anlamını pekiştirmektedir. Tıpkı 2004 yılının Eylül ayında Rusya devlet başkanı Vladimir Putin'in Türkiye'ye yapacağı tarihi ziyaretin gerçekleşeceği günlerde Beslan'da yapılan okul baskınının zamanlamasının anlamı gibi.
ABD-İran krizinin Türkiye'ye yansıması:
ABD'nin 11 Eylül saldırıları ile birlikte yürürlüğe koyduğu strateji ve uygulamaları, Müslüman toplumların gözünün açılmasına sebep olduğu gibi diktatör ve despot yöntemler kullanarak ABD ile sarmaş dolaş kendi halkını yıllardır istiskal eden bazı devlet adamlarının da gerçeği görmesine neden olmuştur. Yine bu süreç Türkiye'nin komşuları ile olan ilişkilerini düzene sokmasına yol açmıştır. Komşularını öteden beri düşman nazarıyla gören -ki bunda haklı olduğu noktalar da yok değildir- Türkiye yeni bir strateji geliştirmiş, hızla komşuluk ilişkilerini yeniden düzenlemiştir. Sanal gerekçeler ileri sürülerek ülkemize "rejim" ihraç edeceği korkusu salınan İran'la bile çok ileri ilişkiler gerçekleştirilmiştir. Yaşanan gelişmelere paralel olarak devlet adamlarımızın dünyaya bakışı ve algılamalarında da önemli ilerlemeler olmuştur. Yüzünü batıdan başka yere döndüğünde kıyametin kopacağını sanan devlet adamları gerçeğin sadece batıdan ibaret olmadığını da görmeye başladılar. Bu gün Türkiye'de İran'ın Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı ve nükleer görüşmelerinde baş müzakerecisi olan Ali Laricani ve İran dini lideri Hamaney ile doğrudan telefonlarla görüşmeler yaparak bölgesel sorunlara çözüm arayan devlet adamları var.
ABD, Karadeniz'e neden girmek istiyor?
Akdeniz'i NATO çerçevesinde sürekli olarak kontrol altında tutan ABD, "küresel terörü" ve bölgedeki "istikrarsızlıkları" gerekçe göstererek Karadeniz'e de güçlü bir donanma yerleştirip Karadeniz ve çevresini her türlü kontrol altında tutmak istiyor. Sözde Ukrayna, Polonya, Bulgaristan ve Gürcistan gibi renkli evrimlerle ve havuç formülü ile idare edilmeye çalışılan ülkelerin güvenliğinin sağlanması gerekçe gösterilen bu girişime Türkiye ve Rusya, ABD'nin şantaj ve tehditlerine boyun eğmiyor ve izin vermiyor. Montrö Sözleşmesinden doğan haklarını sonuna kadar savunan bu iki ülke bu konuda da ortak bir strateji takip ediyor.
ABD'nin Ortadoğu politikası:
Türkiye'de 1 Mart 2003 tarihinde ABD askerinin reddine yol açan tezkere olayına kadar ABD ve NATO perspektifinde giden politikalar, MGK'nın sivilleşmesinden ve ABD'den nispi de olsa bağımsızlaşmaya başlamasından sonra oluşturulan kurullarda artık uluslar arası ve bölgesel milli politikalar ve stratejiler üretilebilmektedir. Bu politikalarla ABD ve AB'nin karşısına çıkan Türkiye, Avrupalı muhataplarını ve ABD'li Neoconları çok şaşırtmaktadır. İsrail'in son saldırılarına ve ABD'nin Irak'taki uygulamalarına dünyada en yürekli itirazı yapan tek ülke Türkiye'dir. Bu da gösteriyor ki Türkiye kendi stratejilerine güvenmektedir.
İsrail ve ABD'nin bölgemizi yangın yerine çeviren acımasız, canice, insanlık dışı politikalarının verdiği tüm ıstırap ve dehşete rağmen birkaç yüz yıldır uykuda olan İslam toplumlarının gözünün açılarak gerçeği tüm çıplaklığı ile görmelerine yol açmak gibi olumlu bir neticeyi de getireceği konusunda umutluyum. Bu dehşet verici olaylar karşısında hem diğer İslam ülkelerinin hem de Güneydoğu bölgesinden nerdeyse her gün birkaç şehit cenazesi gelen ülkemizin bu acılar ve kahreden adımlar karşısında artık silkinerek kendine gelmesi gerekiyor. Her ne kadar birilerinin BOP'u (Büyük Ortadoğu Projesi), başkasının BİP'i (Büyük İsrail Projesi) olsa bile uyanarak ayağa kalkacak İslam Dünyasının ve Türkiye'nin birlik ve beraberlik içinde oluşturacakları vizyonla yeni bir dünya kurabileceklerine inancım tamdır.
Ülkemizin kurumlarının ve toplum kesimlerinin birlik ve bütünlük yolunda gösterdiği dayanışma ve bu doğrultuda yapıldığını bildiğim çalışmalar umudumu daha da arttırıyor.
İslam Dünyası'ndaki halkların, devleti idare edenlerden daha erken uyanıp köhneleşmiş yönetimlerini ve sistemlerini zorlayarak onların da bu sonuca ulaşacaklarına eminim.
Unutmayalım ki peygamberler ve ülkelerini idare etmek isteyen gerçek liderler bir çok acı ve ıstıraplardan sonra hak ettikleri sonuca ulaşmışlardır. Bu gün yaşadıklarımız da budur. Özgürlük ve bağımsızlık çok önemli bir değerdir. Özgürlüğün olmadığı ülkelerde inançlarınızı bile yaşayamazsınız. Bağımsızlığın elbette bedeli vardır. Bu bedeli ödemeye hazır olanlar o hakkı elde edeceklerdir.
ABD'nin bölgedeki hizmetçilerine önemli uyarı:
Yeşil dolarlar uğruna acımasız ABD politikalarına kayıtsız şartsız destek olanlara da küçük bir hatırlatmam olacak. Şah Rıza Pehlevi, Enver Sedat, Şah Mesut, Menaham Begin, Saddam Hüseyin, Refik Hariri ve belki şaşıracaksınız ama Ebu Mus'ab el Zerkavi ve isimleri sayfalara sığmayacak kadar çok sayıda kişi de Amerikan politikalarına hizmet etmişlerdi. Yıllarca süren Amerikan hizmetinin neticesinde kaçınılmaz olarak gelen acı son sizleri biraz olsun düşündürmüyor mu? Eğer iyi bir istatistik yaparsanız karşınıza çıkacak olan gerçek şudur: Milletine ihanet ederek ABD'ye hizmet edenlerin yine ABD tarafından katledilme oranı, kendi milleti ve ülküsü uğruna ABD'ye karşı savaş yapanların hasmı tarafından öldürülme oranından daha yüksektir. Üstelik ikinciler ölseler bile şerefli bir ölümle anılıyorlar. Diğerleri ise ihanet ve lanetle.
Alper TAN
Gazeteci
Görüşleriniz için:
Yazarın Önceki Yazıları
ABD'de ne oldu, ne olacak? 18.05.2017Türkiye - Batı ilişkilerinde yeni dönem! 12.05.2017Dava ve Sırat-ı Müstakim 08.05.2017Artık savunma yok taarruz var! 19.04.2017Bir devrimin ardından.. 17.04.2017Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin İç-Dış Boyutları ve Arka Planı 11.04.2017Dünya alt-üst oluyor! 31.03.2017Monarşik Avrupa'ya demokrasi götüreceğiz 28.03.2017Batı medeniyetinin çöküşüne hazır olun 22.03.2017Haçlı birliğine karşı hilal birliği 15.03.2017Avrupa niçin düşmanlıkta yarışıyor? 10.03.2017Niçin "hayır" demeliyiz! İşte sebepler.. 06.03.2017Aslında "kimler rahatsız" 03.03.201728 Şubat'ın 28 Günahı 28.02.2017Fethullah'ı verseler ne olacak! 23.02.2017Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.