YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Uyur idik uyardılar ama hâlen Ölümün büyük acemileriyiz (2)
13 Ağustos 2015 07:11

Rabbimizin kendisi için ayırdığı ve bize ihsanının bir nişanesi olarak ikram ettiği o çok özel kulların uykudan uyanması, yani zeigat –ül mevt olması taşınması çok ağır bir acı olarak çıkabiliyor karşımıza. Eğer Rabbimizin kolaylaştırması olmasa, ihsanı olmasa bize bir nimet olarak ikram edilen, bizim ailemize çocuk olarak ihsan edilen o çok özel kulun uykudan uyanmasının acısını taşımak insan takatinin kaldırabileceği bir yük değil. Bunu söylerken Bakara Suresi’nin son ayetinin ilk kelimesini unutuyor değiliz. O kelimeyi, yani la yükellifullahü kelimesini yükümlülük olarak değil de teklif anlamında değerlendirecek olursak Rabbimizin bize taşıyamayacağımızı teklif bile etmediği sonucuna ulaşırız. Bundan dolayı Rabbimiz bizim acımızı hafifletmek için bu hale dayanak oluştursun diye Kur’an’dan ayetleri yahut Efendimizin mübarek sözlerini ilham ederek hatırlatıyor bizlere. İhsanda bulunuyor bize Rabbimiz. Bazı kelimeleri ilham ediyor. O kelimelerin ilham edilmesiyle ölüm denilen hâlin aslında bir nevi zevk almak – lezzet almak olduğunu hatırlıyoruz. Evlat acısı denilen hâl insanın dayanma, taşıma takatini tümüyle yok edecek bir ağırlığa sahip olmasına rağmen, ilham edilen kelime, hadis ve ayetler vasıtasıyla “bu hâli de nasip etti elhamdülillah” noktasına taşındığını müşahede edebiliyor insan. Bu ise tümüyle Rabbimizin acıları taşımayı kolaylaştırmak için vasıta kıldığı bazı ilhamları ihsan etmesiyle mümkün olabiliyor.

rs2-101.jpg

Ölüm için Fahr –i Kâinat Efendimiz “ağızların tadını bozan” ifadesini kullanıyor. Bu ifade bir duyguyu resmettiği gibi, aynı zamanda bir hâli de tasvir ediyor. Resmedilen duygu ve tasvir edilen hâle baktığımızda insanî bir durumun dile getirildiğini görürüz bu ifadede. Sahiden de ağızların tadını bozuyor ölüm. Kelimenin hem düz ve literal anlamı göz önünde bulundurulduğunda beden olarak ağızların tadını bozuyor ölüm. Çünkü çok sevdiklerinize uzak olduğunu sandığınız ve onlara yakıştıramadığınız ölüm gelip onları yakaladığında, tat alma haassanızda anlamakta ve anlatmakta zorlandığınız bir değişim meydana geliyor.  Bu ifade mecaz olarak, metafor (istiare) olarak göz önünde bulundurulduğunda da ağızların tadını bozuyor ölüm olarak adlandırılan bizim çok sevdiğimiz birinin başına gelen hal. Duygularınız değişiyor, algılarınız değişiyor, hassasiyetiniz değişiyor çünkü. Daha önce muhatap olduğunuzda aldırış bile etmediğiniz bir hal, ağızların tadı bozulduktan sonra sizi gözyaşlarına boğabiliyor, katılarak ağlamanıza sebep teşkil edebiliyor.

Ağızların tadını bozan özelliğine rağmen, Efendimiz Hz. Fatıma Validemiz haricindeki çocuklarının hepsini öteye – aslî vatanlarına bizzat kendisi hayattayken uğurladı. Ağızların tadını bozan ölüm çocuklarının başına geldiğinde üzüldü, mübarek gözlerinden dökülen yaşlara engel olamadı. Kalpler hüzünlenir, gözler yaşını tutamaz hâle gelir ölüm yakınlarımızın, çok sevdiklerimizin başına geldiğinde. Efendimiz de mübarek gözlerinden akan yaşları soran ashabına “Ben babayım, üzülmeyeyim mi” deme âlicenaplığını gösterdi. Zaten kendisi hem yetim, hem de öksüz olarak büyümüş ve mahzun bir çocukluk geçirmişti. Her haliyle, her hareketiyle örneğimiz, yol gösterenimiz olan Efendimiz aynı zamanda hilmiyle, merhametiyle de rehber bildiğimiz kâinatın fahri değil midir?

Bilenleriniz bilir “tüm nefisler ölümü tadacaktır” mealindeki ayetin aslı, yani Arapçası “küllü nefsin zeigat –ül mevt”tir. Etimolojiye, kelimelerin köken bilgisine dalmanın âlemi yok bu yazıda, ama yine de şu hususu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz: Zeiga kelimesi etimolojisi biraz deşelenirse “zevk almak – zevkle tatmak” anlamına geldiği gibi, “lezzet almak” anlamına da gelen bir kelime olarak çıkar karşımıza. Kelimenin kökenindeki bu zevk tedaisi, lezzet tedaisi ilk anda, Allah dostu büyük veli Mevlana’nın “şeb –i arus” adlandırmasını getiriyor insanın aklına. Aklımız en büyük perdemiz olduğu için belki görmekte zorlanıyoruz bu adlandırmanın neye işaret ettiğini. Perdeli aklımızın perdelerini biraz aralayabilirsek zeigat –ül mevt haline gelmenin aynı zamanda düğün gecesi olduğunu, yaşananın aynı zamanda şimdilik neye benzediğini bilmediğimiz bir başka hayata başlamak anlamını taşıdığını görebiliriz. Ölüme hangi pencereden baktığımız önemli olmakla birlikte düğün gecesi denilebilen bir pencereden bakılabileceğini de gösterir bu ve bunun gibi adlandırmalar. Benzer adlandırmaları yapabilen bir bakış açısından bakılıyorsa eğer ölüme, kelimenin kökenindeki zevk tedaisinin, lezzet almak tedaisinin rahatlıkla algılanabildiğini görürüz. Onun için “tatmak aynı zamanda zevk almaktır, lezzet almaktır” da denilse yeridir.

Ölüm hakkında Efendimizin ve Allahın veli kullarının dile getirdiklerinin dışında dile getirilenler dikkat ederseniz bir başkasının tecrübesi üzerine kelimelere dökülebilenlerdir. Ayetlerde dile getirilen ölümle ilgili hallerin de bizim bilgi hanemize eklenmiş olması, bu durumun değişmesine vesile teşkil etmez. Biz ölüm hakkında konuşurken yine ve her zaman bir başkasının tecrübesi üzerine konuşuruz. Ölüm hakkında kendi tecrübesini dile getiremez insan. Dile getiremez, çünkü Yahya Kemal’in de dikkat çektiği gibi “demir alan gemilerden geri dönen yok”. Geri dönüp tecrübeyi tarif edemeyiz arkada bıraktıklarımıza. Orası bir eşiktir ve o eşik aşıldığında bu dünya ile bağı, bu dünyadaki hayat ile bağı kopuyor insanın ve aslî hayat olarak inandığımız, fakat neye benzediğini şimdilik bilmediğimiz farklı bir hayata başlıyor.

O hayatın nasıl bir hayat olduğunu tarif edebilecek kadar ayrıntılı bilgi sahibi değiliz. Tüm bilgilerimiz Efendimizin mübarek sözleri, Allahın veli kullarının birtakım anlatımları ve Kur’an’da zikredilen ahiret hayatıyla ilgili anlatılan birtakım sahnelerde dile getirilenlerden ibaret. Onların dışında sahih bir bilgiye sahip değiliz ölüm hakkında. Zeigat –ül mevt olan kişi bu dünya ile irtibat kurduğunda, eğer bizim zannettiğimiz gibi bir irtibat kurulabiliyorsa, o irtibatın nasıl kurulduğu üzerine de bir bilgiye sahip değiliz. Bu dünya ile kurulan söz konusu bu irtibat konusunda sadece bir tahminde bulunulabilir. Fakat o tahmin de her haliyle bizim hem istidadımız, hem de tevarüs ettiğimiz kültürden taşıyabildiklerimiz kadardır ancak. O tahminin doğruluğunu ise bilme, tecrübe etme talihi ise bize oldukça uzak görünüyor. Yaptığımız tahminlerden bir tahmindir sadece, o kadar.

Ölüm hakkındaki nazarî olarak bildiğimizi sandığımız bilgilerin çok kısıtlı, sınırlı olduğunu dile getirdik biraz yukarda. Bu bilgi kıtlığı en azından benim için böyle. Belki de benim cehaletimdir bilgimin kısıtlı ve sınırlı olmasının temelini oluşturan. Ölümün bedende biyolojik olarak neler meydana geldikten sonra gerçekleştiği gibi teknik bilgileri dışarıda bırakarak bu bilginin çok sınırlı olduğu kanaatimizi dile getiriyoruz. Mesela bildiklerimiz arasında insanın rızkı olarak payına ayrılanları tükettiği anda bu dünyadaki hayatının da sona erdiği bilgisi bunlar arasında. Rızık ile nasibi birbirine karıştırmamak gerekiyor tabii. Rızık dediğimiz şey boğazımızdan geçen yiyecek ve içeceklerin yanı sıra, nefes borumuzdan akciğerimize ulaşan soluktur. Nasibimiz ise kazandığımız, biriktirdiğimiz her şey ve bu kazandığımız, biriktirdiğimiz şeylerden geride bırakılanlar bize rızık olarak tahsis edilmemiş olabilir. Geride bırakılanlar bizim başkaları için kazandıklarımızdır ve kimlere kısmet olduğunu veya olacağını ise muhtemelen bilemeyeceğiz.

Ölümün bizi nerede ve ne zaman yakalayacağını bilemediğimiz gibi.

Aslında bu yazıya evimizin gülü, evimizin kraliçesi, evimizi kötülüklere karşı koruyan bir kalkan ve zırh gibi olan kızımız Fatma Begüm Saba’nın ölümü üzerine tecrübe ettiklerimizi anlatmak üzere başlamıştık. Fakat içim elvermedi. Tecrübelerimizi dile getirmeyi şimdilik beceremedik. Ailemizi kötülüklere ve pisliklere karşı koruyan kalkanımızı ve zırhımızı yitirdik sonuç olarak. Aile olarak hepimiz onu çok seviyorduk. Zeigat –ül mevt olunca hep birlikte kelimenin bütün anlamlarıyla afalladık, şaşkınlık içine düştük. Fatma Begüm Saba’sız bir hayatı hiçbirimiz aklımızın kıyısından bile geçirmemiştik. O hal başımıza gelince belimiz kırıldı. Bu hâlin çok acemisiyiz. Hem de öyle bir acemisiymişiz ki, ellerimizi nereye koyacağımızı bilemediğimiz gibi, bir ses sahibi olduğumuzu bile hatırlamadık. Nimetimizin, bize ihsan edilenin ne büyük bir ikram olduğunu anlamanın bile ihsanların en yücesi olduğunu ise yine ancak bize ilham edilen ihsanlarla görebildik. Her şeyin acemisi olduğumuz gibi hayatın da, ölümün de en beceriksiz acemisi bizlermişiz. İşte böyle.

rs1-388.jpg

Yazarın Önceki Yazıları
Bugün 30 Temmuz 2016 30.07.2016Meclise saldırı Devleti yok etmeyi amaçlıyor! 29.07.2016Anadolu Ajansı destan yazdı 26.07.2016Medya ikili oynadı! 25.07.2016Kim bu fuatavni? 22.07.2016Fısıltı gazetesi kuryesi kimin kuryesiydi? 20.07.2016Bu bir darbe değil, İMHA HAREKÂTIYDI! 18.07.2016İnsan bu kadar mı ucuz! 29.02.2016Kanal D haberleri ya da insan bu kadar mı ucuz? 22.02.2016Merhametten maraz doğdu işte! 19.02.2016Aşk –ı Hece’de muhabbet vardı 22.01.2016ODTÜ’de namaz hep sorundu 15.01.2016ODTÜ’den Amerikancı yetişir 13.01.2016Geçen gün ömürdendir 12.01.2016Hece bunu hep yapıyor! 11.01.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.