25 Ocak 2017 Çarşamba
  • Altın147,005
  • BIST84.208
  • Dolar3,7769
  • Euro4,0596
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,7314
  • İstanbul5 °C
  • Ankara-2 °C
  • İzmir7 °C
  • Konya-2 °C
  • Adana11 °C
  • Antalya7 °C
  • Diyarbakır1 °C
  • Bursa5 °C
  • Kayseri-2 °C
  • Kocaeli3 °C
  • Şanlıurfa0 °C
  • Gaziantep5 °C
  • İçel13 °C
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Uyur idik uyardılar ama hâlen Ölümün büyük acemileriyiz (1)
11 Ağustos 2015 07:58

Bizler bağrını dövme ve dizlerini kırma konusunda acemilik çekmedik. Yanık türküler acemiliğimizi aldı, o türküler yürek yangınlarımızı kelimelere döktü, havalandırdığı güftelerle ezik yüreklerimizin ezgisi haline geldi. “Uyur idik uyardılar” deriz, ama o yanık türkülerin bizim hayatımıza doğrudan temas eden mısralarıyla yüzleşmeden uyur halimizi devam ettirmekten imtina etmeyiz ne yazık ki. Hayatımıza doğrudan temas eden o mısra ile yüzleşip uyur halimizden uyarıldığımızda ise ellerimiz de, yüzlerimiz de nereye yöneleceğini şaşırır. O mısra paslı bir bıçak gibi etimizde sahici yaralar açar. Açılan o sahici yaraları da nereye gizleyeceğimizi bilemez halde buluruz kendimizi. Yaralarımız kanar, kanayan halimizi kimse görmesin diye boşuna çabalarız. Yaramızın kanayan halini gizleyebilsek bile yüzlerimizi, yüzlerimizi maskeleyebilsek bile gözlerimizi, gözlerimizdeki hüznü saklayamayız. Sanırız ki maskelerin perdelediği yüzlerimiz bizi el vermedi! Gözlerimize çöreklenen o şey her ne ise işte o yaramızın kanayan halini üryan hâle getirir. Üryan gelir, üryan gideriz, ama sanırız ki libaslarımız karşımızdaki için kavi birer perdedir! Yanık türkülerin hayatlarımıza değen mısraları ile yüzleştikçe, acılar, diz kırmalar, bağır dövmeler karşısındaki acemiliğimizi arkada bırakmayı da öğreniriz!

Acemiliğimizi arkada bırakırız, ama bağrımızı dövmek, dizlerimizi kırmak yerine yine o türkülerin hayatımıza değen mısralarının bereketiyle tevekkülü, metaneti tercih etmeyi hem öğrenir hem de kabulleniriz. Dizlerimiz kırılmaz belki, ama belimiz kırılır. Belimizin kırılmasının ne anlama geldiğini ve bu kırılmanın insanı ne hâle koyduğunu, insanın beli kırılınca mecal denilen şey her ne ise işte onun nereye çekip gittiğini bilememenin acemisi olduğumuzu ise saklamayı beceremeyiz. Kader ile kaza arasında bir fark olup olmadığını, bu iki varoluş hâli arasında fark varsa bu farkın neye delalet ettiğini ise kavrayabilecek günlerde değiliz. Acı çok taze, yara çok sıcak henüz. Acı kocayınca, yara soğuyunca damarlarımızdan dikenler mi çekilir, bunu öğrenemeyiz bir türlü. Soğumuş yaraların acemisiyiz daha. Yaralar nasıl soğur, ya da soğutulabilir mi, soğutulabiliyorsa nasıl soğutulur tüm bunların da acemisi olmaya devam ediyoruz ne yazık ki. Acılar kocar mı, kocatılabilir mi, nasıl kocatılır onların da acemisiyiz. Acemiliğimizi arkada bıraktık desek de daha birçok şeyin acemisi olmaya yazgılıyız anlaşılan. Bunları da öğreniriz muhtemelen.

Bize ihsan ile ikram edilen nimetlerin kıymetini bilmenin, o sınırsız ihsanın şükrünü eda etmenin de acemisiyiz. O ihsanların hep elimizin altında bulunacağı gibi, her elimizi uzattığımızda o ihsanlardan dilediğimiz miktarda alabileceğimiz gibi bir kanaat içinde olmuşuz, bu kanaat bizi esir almış sanki. Acemiliğimizi besleyen de bu kanaatimizdir muhtemelen. Elimizin altında her an hazır bulacağımızı sandığımız nimetler arasında bize birer emanet olarak verilen çocuk nimetinin yer aldığını ise çok geç fark ediyoruz. Hele o çocuklar arasında rabbimizin kendisi için özel olarak ayırdığı öyle kulları var ki, onlar dizimizin dibindeyken kıymetini takdir edemediğimiz en büyük ihsanlardan olduğunu ancak o ihsan edilmiş nimet elimizin altından çıkıp gittiğinde anlıyoruz.

Rabbimizin kendisi için özel olarak ayırdığı kullarından olan ve bize emanet olarak ihsan edilen o nimetler, dünyaya geldikleri gündeki kadar saf, dünyaya geldikleri gündeki kadar tertemiz terk ediyorlar bu dünyayı. Onların da bizim gibi uykuda olduklarını sanıyoruz muhtemelen. Onların da bizim gibi perdeli, akıllarının onların da en büyük perdesi olduğu zehabını taşıyoruz. Muhtemelen. Onlar için perdenin fazla bir anlam ifade etmediğinin ise çok geç farkına varıyoruz. O perdesiz halleriyle hiç, ama hiç kirlenmeden, bu dünyanın kirine pasına bulaşmadan, bu şehrin dağdağasına aldırmadan devam ettiriyorlar uykuda olma hallerini, yani hayatlarını. Şehir de bir onlar için, dağ da. Şehirde de dağda da bizim gördüklerimizi görmüyorlar onlar. Onların neleri müşahede ettiğini ise bizim perdeli aklımızla anlama ihtimalimiz yok. Uykudan uyanıyorlar ve aslî hayatlarına tertemiz, üstelik bu defa tüm imanlı insanlar gibi, tüm çok özel insanlar gibi perdesiz bir halde başlıyorlar bizim şimdilik nasıl olduğunu bilmediğimiz hayatlarına. O çok özel kulların uykudan uyanmaları “zeigat –ül mevt” olmaları onların düğün gecesi olarak görülüyor ve değerlendiriliyor. Zaten bu dünyanın kirine pasına hiçbir zaman bulaşmayacakları, geldikleri günkü gibi tertemiz ve kirsiz kalacakları için rabbimiz o kullarını kendisine ayırıyor muhtemelen.

Bize emanet olarak ihsan edilen o kulların rabbimizin kendisine ayırdığı kullarından bir kul olduğunu ve bize çok özel bir şekilde ihsan edilen bir nimet olduğunu görür ve takdire rıza gösterirsek her şeyin ne kadar kolaylaştığına, daha doğrusu kolaylaştırıldığına şahadet ederiz. Takdire rıza gösterirsek o özel kullarla aynı mekânı, aynı hayatı paylaşmak kadar insanı rahatlatan bir başka nimetin verilmediğini de müşahede ederiz. Bundan daha büyük bir nimet verilmiyor herhalde rabbimiz tarafından kullarına. Bu nimete mazhar olunca o özel kulların hiçbir tavrı, hiçbir hareketi etrafındakileri, emanetin bir ihsan olarak verildiği kişileri rahatsız etmez. Rahatsız etmediği gibi, onların hizmetinde bulunmayı çok, ama çok özel bir ibadet olarak görmelerini de onlara nasip ediyor olmalı rabbimiz. Onların çok özel birer kul olduğunu görememişsek, bir de rıza ve teslimiyet içinde değilsek o özel kulla aynı mekânı paylaşmak dünyanın en büyük eziyetlerinden biri haline geliyor olmalı. Muhtemelen. Bundan daha kötü bir nasipsizlik, bundan daha büyük eziyet olamaz herhalde beşer için.

İşte o ihsanın elimizden alınmasının, o çok özel kulun uykudan uyanmasının “zeigat –ül mevt” olmasının da acemisiyiz bizler. O uykusundan uyanıyor, bu dünyadan ayrılıp aslî vatanındaki bizim şimdilik bilmediğimiz yeni hayatına başlıyor. Fakat bizler o uykudan uyanmanın acemisi olarak ne yapacağımızı, elimizi nereye koyacağımızı şaşırır halde buluyoruz kendimizi. Acı içimize bir yılan gibi çöreklenmiş olsa da bizi uykudan uyandıran ölümün acemisi olduğumuzu, bu acemiliğimizi saklayamıyoruz. Acemi olduğumuzu saklamak da gerekmiyor aslında. Ölüm en acemi olduğumuz varoluş hallerinden biri bizim için. Bunu bilebilirsek belki bazı eşikleri aşmayı da becerebiliriz. Aşılması gereken eşiklerin de bizim için olduğunu görürüz.

Yazarın Önceki Yazıları
Bugün 30 Temmuz 2016 30.07.2016Meclise saldırı Devleti yok etmeyi amaçlıyor! 29.07.2016Anadolu Ajansı destan yazdı 26.07.2016Medya ikili oynadı! 25.07.2016Kim bu fuatavni? 22.07.2016Fısıltı gazetesi kuryesi kimin kuryesiydi? 20.07.2016Bu bir darbe değil, İMHA HAREKÂTIYDI! 18.07.2016İnsan bu kadar mı ucuz! 29.02.2016Kanal D haberleri ya da insan bu kadar mı ucuz? 22.02.2016Merhametten maraz doğdu işte! 19.02.2016Aşk –ı Hece’de muhabbet vardı 22.01.2016ODTÜ’de namaz hep sorundu 15.01.2016ODTÜ’den Amerikancı yetişir 13.01.2016Geçen gün ömürdendir 12.01.2016Hece bunu hep yapıyor! 11.01.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.