YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Mümtaz’er de Perinçek de benzer iş yapar: Mikserlik! (1)
27 Ağustos 2015 09:00

Siyaset sahnesi bu kadar karıştığı, 1 Kasım’da yapılacak seçimlerde bir partiden aday olmak isteyenlerin en geç önümüzdeki Pazartesi görevlerinden istifa etmek zorunda olduğu bir ortamda, üstelik geçici seçim hükümetinde kimlerin yer alacağının bakan – totosunun oynandığı bir zeminde biraz sahnenin dışına işaret edelim dedik! Ve kendimizce siyasî içeriği olmayan bir yazı kotaralım istedik!

Üstelik bir önceki yazımızı da devam ettirmek istiyorduk. Hem CHP’nin tavrıyla ilgili yazmayı sürdürecektik, hem de HDP isimli terör örgütü destekçisi partinin izlediği politikalar sonucu Diyarbakır ve Şırnak’ın bazı ilçelerinde yaşanan göçlere eğilecektik. Farkında mısınız bilmem, şu an Kuzey Irak’a göçen, Kuzey Irak’ı Güneydoğu’dan daha güvenli bulan 10 binin üzerinde Diyarbakırlı ve Şırnaklı Kürt var. Şu an 10 binin üzerinde Kürt vatandaşımız Kuzey Irak’ta mülteci konumunda! Bir de yarım kalan darbe yaygaracıları meselesi vardı! Darbe yaygarasını fısıltı gazetesi boyutundan televizyon ekranlarından, gazete sütunlarından kamuya açık bir şekilde dile getirerek yaygaraya başladılar. Bu yazıyı da devam ettirecektik. Fakat o yazıların hepsi sonraki yazılara kaldı!

Yazının başlığında zikredilen her iki isme de bulaşmamak için yıllardan bu yana elimizden gelen gayreti gösterdik. Fakat 2011 seçimleri sonrasında yaşananlar ve siyasî olaylar, bizim geri durmaktan imtina ettiğimiz bir noktaya savurdu özellikle birinci isim! Ben edilgin bir fiil kullanıyorum, ama o zatın savrulduğunu mu, yoksa kast –ı mahsusa ile bilinçli bir tercihle mi bulunduğu noktayı seçtiğini tabii ki biz bilemeyiz! Karakterine ve geçmişine baktığınızda edilgen olarak savrulduğunu söylemekte zorlanırsınız. Ya bir proje gereği bulunduğu noktada bulunmaktadır, ya da orada bulunmak üzere talimat almıştır! Veya bulunduğu noktada bulunmak için ciddi kazancı vardır! Ancak bu Saiklerle bulunduğu noktada bulunabilecek bir karaktere sahiptir kendisi! Tabii başkalarının da benim kanaat serdettiğim bu meselede tam zıddı kanaatleri vardır. Kanaatlerinin yanı sıra muhtemelen tam benim zıddım bazı şahitlikleri de vardır. Benim şahitliklerim onlardan tamamen farklı! Zaten bu yazı da onun için kaleme alınıyor!

Bulaşmamak için özel gayret harcadık, çünkü Mümtaz’er Türköne’yi 1983 yılında tanıdık. Ne kadar şirret – çamur biri olduğunu bilenler bilir, ama biz yakından bilen biriyiz! Çünkü o şirretliğe ve çamurluğa bizzat muhatap olduk! Onun şirretliğinden Allah düşmanlarımı bile korusun! Diyeyim de siz gerisini tahmin edin artık!

Peki, bu yazıyı yazmaya nasıl cesaret ettin, diye bir soru yöneltecek olursanız, kesinlikle haklı olursunuz, ama orasını sormayın! Bu yazının cesaretle falan alakası yok! Bu yazıda Mümtaz’er’in karakteriyle ilgili iki ayrıntı anlatacağım. Anlatacaklarımdan birinin bizzat kahramanı benim! Diğer anlatacağıma ise şahitlik ettim.

Benim bu yazıyı yazmama vesile olan son çamı geçtiğimiz Salı günü Zaman gazetesindeki köşesinde meydan okuyarak devirdi Mümtaz’er. 2013 yılı Kasım ayı ortasında çıkan dershane krizinde dengesini kaybetmeden hakşinas değerlendirmeler yapmaya gayret ederken, birden bire ne olduysa bir, bir buçuk ay sonra dengesizce yazılar yazmaya başladı. Mevcut hükümetin düşmesi için Şubat ortasını tarih olarak gösteren yazılar kaleme aldı. Şubat ortasında turpun büyüğü heybeden çıkmayınca, kuyruğu dik tutmayı sürdürdü ve hükümetin 30 Mart seçimlerini göremeyeceği üzerine ahkâm kesti! Tabii bazı yazılarında keskin bir bıçağın ineceği ve bazı kellelerin düşeceği benzeri yaptığı tehditleri hatırlatmıyoruz bile! O tehditleri kim adına, ya da hangi çevre adına savurduğunu ise o dönemde hiç merak etmedik! Çünkü karşımızda bir Mümtaz’er klasiği cereyan etmekteydi! Tansu Çiller’e başbakanlığı döneminde danışmanlık yaptığı sırada da ilginç cümleler kurdurmuştu Başbakan’a! “Bu vatan için kurşun atan da, kurşun yiyen de…” diye başlayan cümleyi hatırlayanlarınız hemen ne dediğimi anlayacaktır! Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e o cümleyi hangi vesile ile söylettiği belki unutulmuştur diye hemen hatırlatalım: 1970’li yılların özellikle ikinci yarısında dava arkadaşlığı, kavga arkadaşlığı yaptığı Abdullah Çatlı’nın Susurluk’ta derin bir operasyonla trafik kazasına maruz kalması ve ölmesi üzerine dile getirilmişti o cümleler. Bu cümlenin kendisine ait olduğu medyada defalarca iddia edilmişti. Ben Mümtaz’er’in o cümlenin kendisine ait olmadığını açıklayan bir tekzibini görmedim. Belki tekzip etmiştir, ama ben görmemiş olabilirim! Aynı çatı altında kavga arkadaşlığı yaptığı birinin ardından Başbakan’ın ağzından sahip çıkılması hakşinaslığını göstermenin bir deliliydi o cümle. Doğruluğu yanlışlığı üzerinde durmuyoruz. Bir kadirşinaslık örneği olarak o cümleyi dönemin Başbakanı’na ettirdi. Tansu Çiller’in danışmanı olarak Başbakan’a o cümlenin zarar verip vermeyeceğini hesap ederek ettirmiştir o cümleyi muhtemelen! Bizim meselemizin dışında o kar – zarar hesapları!

 30 Mart seçimlerinde bekledikleri sonuç alınamayınca Mümtaz’er üslubunu karakterine uydurdu ve her geçen gün daha çirkin ifadelerle yazılar yazmayı sürdürdü Zaman gazetesindeki köşesinde. Hele 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde üslubunu iyice çirkinleştirdi. 10 Ağustos’ta Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin önü alınamayınca Mümtaz’er ve içinde bulunduğu çevre zıvanadan çıkmış gibi saldırmaya başladılar. Üstelik üslupları her geçen daha da çirkinleşerek sürdürdüler yazılarını. 10 Ağustos seçimlerinden neredeyse 20 gün önce paralel çeteye karşı operasyonlar başlayıp, ilk toplu gözaltılar başlayınca Mümtaz’er 1970’lerdeki tecrübeleriyle hamasetin dik alası yazılar kaleme almaya, saldırısının dozunu da artırmayı devam ettirdi.

1970’lerdeki tecrübesini Ankara’da Ülkü Ocakları Genel Merkezi ve üst yönetimi arasında edindiğini hatırlatmaya gerek var mı, bilmiyorum! Aramızda üç – beş yaş fark olmasına rağmen onun ülkücü camia arasında bulunduğu yıllarda biz de bir yandan Akıncılar arasında, bir yandan da MTTB camiası arasında siyasî ve ideolojik tecrübemizi edinmekle meşguldük. Edindiğimiz tecrübe tartışılır, ama 12 Eylül darbesinin hemen ardından içine düştüğümüz umutsuzluğu onlar hiçbir zaman yaşamadılar!

Yaşamadılar, çünkü 1980’li yılların ortasına doğru merhum Hüseyin Kurumahmutoğlu başta olmak üzere Recep Genç – Mehmet Sümbül gibi ülkücü hareketin Mamak Cezaevindeki simge isimleri cezaevini Medrese –i Yusufiye’ye çevirmişler ve ülkücü hareketten ilk kopuşları gerçekleştirmişlerdi. Üstelik aralarına yine merhum ve mağfur Muhsin Başkan da katılmıştı. Cezaevi dışında ise Mümtaz’er’in ilk eşinin abisi Burhan Kavuncu da ülkücü hareketten ilk kopanlar arasındaydı. Bu isimler ülkücü camianın simge ve bayrak isimleriydiler. Ülkücü hareketten kopuşların yöneldiği kanalın ucunda ise İslâmcılık vardı. Ülkücü hareketten kopup İslâmcı olmanın bedelini canıyla ilk ödeyen ise merhum ve mağfur Hüseyin Kurumahmutoğlu olmuştu. Merhum Kurumahmutoğlu ülkücü hareketten koptuğu için Mamak Askeri Cezaevi’nde askerin yaptığı işkence sonucu boynu kırılarak şehit edilmişti. Onlar, bizim ideolojik olarak içine düştüğümüz umutsuzluğu yaşamadılar, çünkü onlar ayrıldıkları cepheden İslâmcılığa kaymışlardı. Biz ise zaten İslâmcı sayılıyorduk ve din değiştirmedikçe gidebileceğimiz bir başka kanal ve cephe de yoktu! Çünkü 12 Eylül darbesi olur olmaz irtibat içinde olduğumuz kesim Türkiye’yi Dar –ül Harp ilan etmişti! Dolayısıyla biz 12 Eylül darbesiyle birlikte Dar –ül Harp’te Cuma Namazı kılınmaz fetvasıyla camileri terk eden ilk kesim olduk! Hatırlayanlarınız bilir 12 Eylül’den sonra Malatya’da insanlar Jandarma zoruyla Cuma Namazı’na götürülmüş, Jandarma zoruyla insanlara Cuma Namazı kıldırılmıştı.

Neyse. Ülkücü hareketten kopanların İslâmcılık tarihlerini, ya da bizim tecrübemizde mahfuz İslâmcılık tarihini anlatmak üzere başlamadık bu yazıya!

İşte ülkücü hareketten kopan ve İslâmcı olanların ilk halkasıyla tanıştığımız günlerde tanıştık Mümtaz’er’le. Yıl 1983’tü. Muhtemelen de yaz, ya da sonbahardı tanışmamız! 30 yılı aşkın bir süre geçtiği için hatırlamakta zorlanabiliyor insan!

Mümtaz’er’le ilgili, daha doğrusu karakterinin ipuçlarını verecek iki olayı anlatmaya sıra gelmeden yazı bitti. Bir sonraki yazıda devam ederiz inşallah.

 

Yazarın Önceki Yazıları
Bugün 30 Temmuz 2016 30.07.2016Meclise saldırı Devleti yok etmeyi amaçlıyor! 29.07.2016Anadolu Ajansı destan yazdı 26.07.2016Medya ikili oynadı! 25.07.2016Kim bu fuatavni? 22.07.2016Fısıltı gazetesi kuryesi kimin kuryesiydi? 20.07.2016Bu bir darbe değil, İMHA HAREKÂTIYDI! 18.07.2016İnsan bu kadar mı ucuz! 29.02.2016Kanal D haberleri ya da insan bu kadar mı ucuz? 22.02.2016Merhametten maraz doğdu işte! 19.02.2016Aşk –ı Hece’de muhabbet vardı 22.01.2016ODTÜ’de namaz hep sorundu 15.01.2016ODTÜ’den Amerikancı yetişir 13.01.2016Geçen gün ömürdendir 12.01.2016Hece bunu hep yapıyor! 11.01.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.