YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Hizmetçiler kendi adamlarını sattı, bunlar kime oy verdi Allah aşkına?
12 Haziran 2015 14:03

Diyanet İşleri Başkanlığı’na son bir ay içinde yapılan saldırıları fazlasıyla önemsediğimiz için bu mesele hakkında yapmaya başladığımız analizi bitirelim de ardından seçimlerle ilgili kanaatlerimizi öyle yazalım istedik. Fakat analiz tahmin ettiğimiz kadar yazıyla biteceği benzemiyor. Onu için seçimin üzerinden fazla bir zaman geçmeden, seçimin sadece bir yönüyle ilgili kanaatimizi belirtelim ve Diyanet’le ilgili yazılara kaldığımız yerden devam edelim diye araya bu yazıyı sıkıştırıyoruz! Geçtiğimiz Pazar günü yapılan seçimler Türkiye’nin son dönemdeki en önemli seçimiydi. Seçimin önemi hangi pencereden bakıldığı noktasına göre değişiyor. Pencerelerin neye ve nereye açıldığına geçmeden önce şuna dikkat çekelim: Seçimin iki tarafı vardı: AK Parti ve diğerleri. Tıpkı merhum Necmettin Erbakan’ın “Millî Görüş ve diğerleri” ayrımını yaptığında işaret ettiği her ne idiyse ondaki gibi!

Çok önemli bir seçim için sandık başına gidildi. 56 milyon civarında bir seçmen kitlesini (47 milyon civarında bir seçmen oy kullandı) doğrudan ilgilendirmesine rağmen, etkilenen ilk etapta 78 milyon Türk vatandaşıydı. Türk vatandaşlarına ilaveten bu seçimden çevremizdeki ülke halkları, İslâm Dünyası ve hatta küresel hegemonyadan şikâyetçi tüm mazlum halklar etkilendi. Seçimin önemine inanan tüm kesimler kendi meşrep ve bulundukları pencereden görebildikleri resmin dayatmasına göre tavır belirledi ve seçimlere asıldı.

İki yıldır neredeyse her ayrıntısı teşrih masasına bir biçimde yatırılmış olan mesele ve sıkıntıların dile getirilmesine girmeye gerek yok. Aksine genel kabul görmüş adıyla paralele (bu ad genel kabul görmüş olmasına rağmen biz onları hizmetçiler olarak adlandırıyoruz, çünkü onlar kendilerini bu fiille tarif etmeye çalışıyorlar) karşı yürütülen tutuklama ve hesap sorma işlemlerinin önemine dikkat çekip geçelim. Hizmetçilere karşı yürütülen hesap sorma işlemi onların canını fena acıtmış olmalı ki yapılan seçime tüm siyasi partilerden daha fazla asıldılar. Daha fazla asıldılar çünkü bu hesap sorma işlemi eğer seçimde hesap ettikleri sonucu elde edebilirlerse tersine döndürülebileceğine inandılar. Buna ciddi olarak inandıkları konusunda tereddüt taşıyor olsam da şu an cezaevinde hesap vermeyi bekleyen Mehmet Baransu’nun, köşe de yazdığı gazetede o dönemde Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’a “Ben yüzde 17 adına konuşuyorum” diyerek dayılanmasını hareket noktası olarak alıyoruz. Üstelik daha ortada ne gezi kalkışması, ne dershane krizi, ne de 17 – 25 Aralık darbe teşebbüsleri vardı. Adına konuştuğunu iddia ettiği yüzde 17 ise ona göre tabii ki ait olduğu kesimin oy oranıydı! Seçime katılan diğer partileri bu konuda ikna edip edemediklerini bilmiyoruz, ama AK Parti’yi ikna edemedikleri çıkarımını yapabiliyoruz. İkna edebilmiş olsalardı, en azından yüzde 17 gibi büyük sayılabilecek bir orana sahip seçmen kitlesini karşısına alacak kadar, üstelik daha önceki seçimlerde kendi partisine oy verdiğini düüşündüğü bir kesimi karşısına alacak kadar basiretsiz bir siyasetçi olmadığını biliyoruz Recep Tayyip Erdoğan’ın. Baransu’nun iddia ettiği miktarda bir seçmen kitlesine sahip olmadıkları 30 Mart yerel, 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıktığı gibi, 7 Haziran seçimlerinde de ortaya çıktı zaten. Hizmetçilerin tüm karşı çalışmalarına rağmen her iki seçimi de Recep Tayyip Erdoğan kazandı. 7 Haziran seçimleri ise AK Parti cephesinden bakıldığında, parti olarak tek başına hükümet kurmayı kaybetmesi açısından bir yenilgi şeklinde değerlendirilebilse bile, parti başkanı ve Başbakan olarak ilk seçimine katılan Ahmet Davutoğlu cephesinden büyük bir başarı olarak görülebilir. Çünkü girdiği ilk seçimde yüzde 41’e yakın oy almak öyle her lidere nasip olmaz. Üstelik neredeyse 13 yıldır iktidarda olan bir partinin başına başkan olarak seçileli bir yıl bile olmadan girilen bir seçimde bu oranı yakalamak her babayiğidin harcı değil. Partinin kurucu lideri bile girdiği ilk seçimde yüzde 35’e yakın bir oy oranıyla çıkmıştı seçimden. Büyük bir başarı sayılır, çünkü Türkiye içindeki karşıt cephenin dışında, yurtdışının tüm şer güçleri de AK Parti’nin kaybetmesi için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Yine de AK Parti’ye istedikleri darbeyi vuramadılar.

Hizmetçiler 30 Mart yerel seçimlerinde CHP’ye, 10 Ağustos seçimlerinde ise çatı aday, Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy istediler. Tüm yazılı, görsel ve elektronik medyalarını destek oldukları ve oy istedikleri parti ve kişilerin emrine amade kıldılar. Medyalarında yaptıklarına bir de fısıltılarını ve beddua seanslarını eklediler. Fakat bırakın yüzde 17’lik AK Parti karşıtı bir etki oluşturmayı, tam tersi bir işlev gördüler. Bunun sebepleri üzerinde durmak verimli bir alan olarak önümüzde duruyor, ama biz bu sebepler üzerinde durmadan sadece ittifak ettikleri kesim ve isimlerin bu milletin değerlerine yabancı, hatta doğrudan bu değerlere düşman kesim ve isimler olduğunu hatırlatıp geçelim.

Geçtiğimiz Pazar günü yapılan seçimlerde de bu hizmetçiler yine birçok ittifak yaptılar. Mehmet Baransu’nun “ben yüzde 17 adına konuşuyorum” iddiasına bu ittifak yaptıkları kesimleri inandırmışa benziyorlar. İnandırmışa benziyorlar çünkü ittifakları birden fazla ve birbirine hiç de yakın olmayan partilerden oluşuyor! Yani birbirine oy kaymasının olması asla beklenemeyecek partiler bunlar! Mesela kendi hizmetçilerinden birinin kurduğu bir parti var. Mesela CHP var. Mesela Milli İttifak dedikleri SP – BBP var. Mesela HDP var. Tüm bunlara ilave olarak hizmetçilere karşı hesap sorma işlemi içinde cezaevinde olan 4 polis şefi var. Üstelik bu polis şefleri kendilerini onların kardeşleri olarak biliyorlar. Polis şeflerine ilaveten eski bir futbolcu ve bir dönemin medya imamlarından bir milletvekili var. Söz konusu 6 kişi üç büyük ilden bağımsız aday olarak seçime katıldılar.

Hizmetçileri temsil eden medya güçleri seçim için son 5 güne girene kadar kime oy verileceği hususunda pek topa girmezken, sadece ittifak ettikleri partileri seçimi almalarına ramak kalmış partiler olarak sunmakla yetindiler. Kime oy verileceğine dair kanaatlerini ise gazete, televizyon ve elektronik ortamda besleme kadrosundan istihdam ettikleri kiralık kalemlere yazdırarak ve seslendirerek idare ettiler. Bu besleme kadrosundan istihdam edilen bazıları profesör de olan kalemler oy verilecek partiler için farklı adresler gösterdiler. Yani ittifak ettikleri tüm partilere güya mavi boncuk dağıttılar. 2 Haziran’da ise içerden biri olarak Kerim Balcı yine ne şiş yansın, ne de kebap kabilinden bir yazıyla 3 farklı adres gösterdi oy verilecek: Ona göre akla önem verenler HDP’ye, vicdana önem verenler SP – BBP ittifakına oy vermeliler. Hem akla hem de vicdana aynı anda önem verenlerin ise vefa gereği İstanbul ve Ankara’dan aday olan 4 polis şefine oy vermeleri gerektiğini yazdı. Bu arada eski futbolcu ile eski medya imamına oy istemeyi ya unuttu Kerim Balcı, ya da İzmir ve İstanbul’da bu iki bağımsız aday için oy istenmesine gerek yok!

HDP’nin barajı geçebilmek için 10 Ağustos seçimlerinde aldığı oya ilave olarak en az 1 milyon civarında yeni oya ihtiyacı vardı. O da seçime katılım oranının yüzde 85 olması halinde geçerliydi. Seçime katılım oranı yüzde 86’yı geçti, dolayısıyla HDP’nin ihtiyaç duyduğu ilave oy sayısı da değişti. Hizmetçilerden HDP’ye ciddi oranda oy gittiği anlaşılıyor! SP ve BBP’nin seçimden sonra kurumsal varlıklarını sürdürebilmeleri açısından en az yüzde 3 civarında oy almaları gerekiyordu ki o da Hizmetçilerin bu ittifaka ciddi olarak destek vermesiyle mümkün olabilirdi. Destek sözüne rağmen, bırakın iki partinin toplamı kadar oy almayı ittifakı oluşturan partilerden birinin bile önceki seçimlerde aldığı oyu alamadılar. Hizmetçilerden o ittifaka bu kadar oy gitmesinin zor olduğu görünüyordu. Nitekim gitmediği de seçim sonuçlarıyla ortaya çıktı. Hizmetçiler ancak kendi kahramanlarını satmaları halinde ittifaka, ittifakın ihtiyaç duyduğu kadar bir oy kaymasını gerçekleştirebilirlerdi. Kendi kahramanlarını sattılar, ama kullandıkları oy ittifaka değil, HDP’ye gitti. Hizmetçiler de zor durumda kaldı! İttifakı da destek sözüyle dolmuşa bindirdikleri görünüyor! Kendi kardeşleri olarak sundukları polis şeflerini ve eski medya imamları ile eski futbolcuyu sattılar ve seçimde yalnız bıraktılar! Sattılar, çünkü kendi kahramanları olarak sundukları 6 bağımsız adaydan hiçbiri seçilemedi. En büyük seçmen kitlesine sahip Türkiye’nin 3 büyük şehrinde bu bağımsız adayların ihtiyaç duydukları toplam oy, hadi abartarak söyleyelim taş çatlasın 600 – 700 bin civarında bir oydu. Ne yani şimdi bu hizmetçilerin 3 büyük şehirde bu kadar da mı oyu yoktu? Hani Baransu yüzde 17 adına konuştuğunu iddia ederek dayılanıyordu! Yoksa bu oran 6 kişinin seçilmesine yetmeyecek kadar az bir oy oranı mı?

Bizce her zaman yaptıklarını yaptılar! Destek sözü verirler, ama söz verdikleri mekândan ayrıldıkları anda o sözlerini unuturlar. Verdikleri sözleri çiğnerler. Destek sözü verdikleri partilerin hepsini hayal kırıklığına uğratacaklar herhalde diye düşünürken, birini hariç tuttuklarına şahit olduk. Yine ve her zaman yaptıkları gibi yaptılar!

Sahiden bu hizmetçiler Pazar günü hangi partiye veya kime oy verdiler dersiniz Allah aşkına?!

Yazarın Önceki Yazıları
Bugün 30 Temmuz 2016 30.07.2016Meclise saldırı Devleti yok etmeyi amaçlıyor! 29.07.2016Anadolu Ajansı destan yazdı 26.07.2016Medya ikili oynadı! 25.07.2016Kim bu fuatavni? 22.07.2016Fısıltı gazetesi kuryesi kimin kuryesiydi? 20.07.2016Bu bir darbe değil, İMHA HAREKÂTIYDI! 18.07.2016İnsan bu kadar mı ucuz! 29.02.2016Kanal D haberleri ya da insan bu kadar mı ucuz? 22.02.2016Merhametten maraz doğdu işte! 19.02.2016Aşk –ı Hece’de muhabbet vardı 22.01.2016ODTÜ’de namaz hep sorundu 15.01.2016ODTÜ’den Amerikancı yetişir 13.01.2016Geçen gün ömürdendir 12.01.2016Hece bunu hep yapıyor! 11.01.2016Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.