![]() Mehmet Batur |




2009 yılı Nobel Edebiyat ödülü, Romanya doğumlu Alman yazar Herta Müller’e verildi. Sizi bilmem; ama ben ödüle layık görülen usta yazarlarımızın konuşmalarını ayrı bir heyecanla beklerim. Keşke politik nutuklara kulak kesildiğimiz kadar edebi çoşkunluklara kulak kesilebilseydik. Balyoz’lara kilitlendiğimiz kadar, edebiyat meşguliyetimiz olsaydı. Zaten, edebiyat ve ruhaniyat müşterisiz meta olunca, karanlıklar basıyor her yanımızı. Edebiyat ve ruhaniyatın eviren gücünden yeterince istifade edeceğimiz ana kadar da sürecek bu derbeder halimiz. Öyle olmasaydı, herhalde yapılan konuşmasının Türkçe metnini bir yerlerde görme imkânımız olurdu. Maalesef göremedik. Soğulsun dostlar, akademide yapılan konuşma metnini Türkçeye çevirdiler de öylelikle paylaşma fırsatı buluyoruz.
Nobel’in sahibi Herta Müler, 1953 Romanya-Timeşvar doğumlu. Müller, roman yazarı ve şair. İsveç Bilim Akademisi tarafından yapılan açıklamada, Müller'in 2009 Nobel Edebiyat Ödülü'nü, şiirin yoğunluğu ve nesrin açıklığını kullanarak, yoksulların dünyasını iyi tasvir ettiği için aldığı kaydedildi.
Konuşmasını ‘mendil’lerle süsleyen Herta Müller, annesinin mendilinden başlayarak, pek çok mendili diline doluyor. Her mendil acı bir hatırayla dile geliyor pek tabii.
“Mendilin var mı? diye her sabah sorardı annem, evimizin kapısında beklerken, beni uğurlamadan önce. Mendilim olmazdı benim. Ve olmadığı için mendilim, geri döner ve bir tane alırdım. Hiçbir zaman mendilim olmamıştı; çünkü hep sormasını beklerdim annemin. Mendil sorusu sabahları annemin benimle ilgilendiğinin kanıtıydı. Bu soru, bir manada sevginin göstergesiydi. Daha açığını söylemek utanç vericiydi ve bir çiftçinin alışkın olmadığı bir şeydi. Sevgi bir sorunun ardında gizlenmişti.”
Sevgiler, soruların ardında gizli. Sorularla açığa çıkma fırsatı bekleyen ilgiler. Seviyorum demeyi, becerememe hali. Bütün bu yaşanmışlık halleri bizi de yabancı değil elbet. Çirkin buluruz, sevgiyi dile getirmeyi. Getiremez ve hep erteleriz içimizden geçeni… Herta’nın anlatmaya çalıştığı çiftçilerden farkımız yok doğrusu.
“Bir saldırıya karşı kendinizi koruyabilirsiniz; ama iftira için eliniz kolunuz bağlıdır. Her sabah kendimi her şeye hazırlıyordum, ölüme bile. Lakin bu ihanete bir şey yapamıyordum. Yaptığım hiçbir hazırlık, bunu çekebilir bir çileye dönüştüremedi. İhanet, bütün pisliğiyle boğuyordu. Boğuluyorsunuz; çünkü kendinizi koruyamazsınız.”
Hayat, acı tatlı sahnelerde akıp gidiyor elbet. Sakin sularda seyahat her zaman mümkün olmuyor tabii ki. Başa gelenler, bazen tahammül fersah olabilir ve savunmasız bırakabilir bizleri. Herta’nın çilesi gibi çekilmez olabilir, yaşananlar. Herta, belli ki sığınak ve dayanak da bulamamış…
“Ahşap ya da taş, çimento ya da demir, fark etmez. İnsanoğlu neden kendini en ahmak şeylere koyar ki ve neden cansız bir şeyin parçalarına kendinden katarak, onlara can vermeye çalışır ki?... Her alanda her iş annemin mendil sorusu gibi, aynı şekilde mi devam eder?”
Bu böyle bir oyun. Dünya ve içindekilerle oyundan oyuna koşturmacalar sürüp gidiyor. Sorular da aynı şekilde çalkantılı bir seyirle, zihinlerden zihinlere akıyor. Sorular, pek çok kasıt ve arzunun çağrışımıyla yöneltiliyor muhataplara…
“…kendi kendime düşünürüm, acaba mendilin var mı, sorusu her yerde mi sorulur? diye. Fersah fersah ötelere gider mi? Dağları deler mi, yolları aşar mı, dağılmış yok olmuş devletlere varır mı? Mendilin var mı, sorusu kaçınılmaz mı? Stalin’in orak çekiçli eğitim yuvalarına kadar gider mi?
Stalin’in ruhtan, duygudan arındırılmış mekanik eğitim yuvalarında mendil bahsi geçer mi? Bilmem; ama Anadolu’nun tenha bir istasyonunda gönül gönüle yek vücut olmuş iki sevdalıdan birinin diğerine, gül oyalı mendilini emanet ettiğini, sevdiceğini askere talime gönderirken, kendisin de sılayı beklediğini çok iyi, hem de çok iyi bilirim.
“Yazmak, sessizce akıp gider, yürekten ele. Dil susar. Diktatörlük zamanında çok konuştum. Konuşmamın bedelini acılarla ödedim… Söz döner, bir üstüne bin kere… Sadece kelimelerin döngüsü bana can katabilirdi. Dilin dillendiremediğini söylerdi. Olayların peşinden sürüklendim, sözlerle takip ettim şeytani çemberin içinde.”
“Yazarken, ikisi bir arada bulunurdu, ne kadar fazla açılırsa, o kadar derine inerdim. Ne kadar çok yazarsam, yaşanan deneyimlerden o kertede eksik olduğumu anlardım… Her şeyin üstüne ne kadar çok söz çıkarsa o kadar serbest kalırdık. Ağza kilit vurulursa, mimiklerle ve hatta maddelerle kendimizi koyardık ortaya.”
Yazar bu. Susar, dili tutulur; lakin söz kaleminindir. Kaleminden almıştır bir kere mürekkebin alıkoyan kokusunu. O koku sindi mi yüreğine, alınamaz elinden kalemi yazarın. Her şeyini bağlar artık kalemine. O kalemine, kalemi ona tariflerden öte bağlıdır.
“Diktatörlüğün, günlük erdemden ne kadar uzak kaldığını anlatmak için kullandığım bu tasvirlerin, hediye, cümle, belki de mendil kelimesinin yerinde olduğunu ümit ederim. Mendilin var mı sorusu, insanlığı hedefleyen bir soru olabilir mi?”
Bittabi, bizim iklimimizin ak pak mendilleri… Sevdalarla sarmalanan mendiller… İşlemeli, süslemeli mendiller… Tenhalıklarda sallanıp duran mendiller. Yardan tertemiz bir hatıra olarak, özenle saklanan mendiller. Dahası, gözyaşının çürüttüğü mendiller…
Sahi Herta Müller, şu Elazığ türküsüne kulak kesildi mi? Bu içli sözleri dinleseydi, kim bilir, mendille ilgili daha neler dolardı kalemine?
Mendilim yele yele
Düşmüşüm gurbet ele
Yedi mendil çürüttüm
Gözyaşım sile sile.
Yazılım ve Teknik Destek: CM Bilişim - Görsel Tasarım: Capitol Medya






























