YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
"Türk mezarı" üzerindeki hakkımız ortadan kalktı mı?
21-22 Şubat’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), Türkiye sınırları dışındaki tek Türk toprağı olan Suriye içindeki Süleyman Şah Saygı Karakolu ve Türbesi’ne sabaha karşı gerçekleştirdiği “Şah Fırat Operasyonu”nun yankıları sürmeye devam ediyor.
"Türk mezarı" üzerindeki hakkımız ortadan kalktı mı?
08 Mart 2015 / 22:11 Güncelleme: 08 Mart 2015 / 22:15

Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, araştırmacı-yazar Mustafa Armağan derginin Mart sayısında konuyla ilgili çok tartışılacak bir yazı kaleme aldı. Armağan yazısında, “Türkiye’nin 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi’nin 9. maddesiy¬le tanınan ve Lozan’da da Fransa (ve diğer taraf ülkeler) tarafından imza¬lanan antlaşmada muhafaza edilen ‘Türk mezarı’ üzerindeki hakkımızın böyle bir geri çekilme operasyonu ile ortadan kalktığını düşünmek saflık olur” dedi.

İşte Armağan’ın yazısından çarpıcı bölümler:

İlk akla takılan soru şu: Türkiye bu mezar kaçırma operasyonuyla yurt dışında bayrağımızın dalgalandığı tek yer olan “Türk mezarı” üzerindeki haklarından vaz mı geçti? Vazgeçti ise bu utanç verici bir gelişme değil mi?

Şahsen bana sorsanız ben de sizin gibi düşünürdüm. Ben, değil Süley¬man Şah’ın nâşının ülkemize veya ülkemize çok yakın bir yere taşınma¬sına, prensip olarak yerinden kımılda¬tılmasına dahi karşı olan biriyim. Bu yüzden Sultan Vahdettin’in Şam’daki mezarının İstanbul’a nakline de karşı¬yım, zira muhafazası mümkünse ora¬da korunması hem merhum Sultan’ın ruhu için, hem de şimdi sınırlarımız haricinde kalan bir diyardaki izlerimi¬zin silinmemesi için çok önemlidir.

Vahdettin’in Şam’daki Mezarı!

Bu arada Süleyman Şah’ın torunu olan Sultan Vahdettin’in Şam’daki mezarı için kimsenin ağzını açmaması da bir başka tuhaflık değil mi? Dedesi için savaşmayı göze al ama torununun adını bile anma! Bu tam bize göre bir oportünizm örneği olsa gerek.
Dolayısıyla normal şartlarda yuka¬rıdaki soruya verilecek cevabım nettir: Hayır, Süleyman Şah’ın türbesi ora¬daki yerinde korunmalı, ne pahasına olursa olsun yurda getirilmemelidir.
Ancak acaba şartlar normal mi?

Takdir edersiniz ki, karşımızda uluslararası camia tarafından resmen tanınmış bir devlet yok. Korsan bir asi oluşum var. Resmen tanınmış olan Beşşar Esed’in Suriye’si ise buralara hakim değil, dahası ülkede tam manasıyla bir iç savaş yaşanıyor. Bir yıl öncesine kadar kimsenin adını bile bilmediği IŞİD’in bizzat ABD’li¬ler ve Japonlar dahil eline geçirdiği ‘suçluları’ kim olduğuna bakmadan ve gözünü kırpmadan nasıl hayvanlar gibi boğazladığını, vahşiyane video görüntüleriyle bütün dünyaya izlet¬tirdiğini görüyorsunuz. Hiçbir kuralın bağlamadığı, hiçbir dış yaptırıma tâbi tutulamayan ve normal uluslara¬rası ilişkiler teamüllerini tanımayan gözünü kan bürümüş bir güruh, pet¬rol kuyuları dahi işleten devletimsi bir örgüt var karşınızda.

Üstelik bu örgütün zihniyeti de belli. Türbeleri şirk mekânları olarak görüyorlar. Girdikleri İslam şehirlerin¬deki peygamber türbeleri dahil ne ka¬dar kutsal bilinen mezar varsa hepsini kör kazma ile yıktıklarını, türbeye gömülü zatın zavallı kemiklerini nasıl saygısızca sokağa attıklarını, hakaret ettiklerini ve üstelik bu eylemlerini bir de video eşliğinde cihana iftiharla sunduklarını bilmiyor değiliz.
Yani uluslararası ilişkiler uzman¬larını fena halde ofsayta düşüren ve mahiyeti henüz tam olarak çözüle¬meyen bulanık bir örgütlenme var karşımızda -ki dertleri sınırlarını genişletmek de değil. Soyup soğa¬na çevirdikten sonra uluslararası operasyon karşısında Kobani’yi koruyamayacaklarını anladıkları zaman güçlerini rahatlıkla başka bir mıntıkaya yönelterek orayı talan ettiklerini görüyorsunuz; yani bu teritoryal bir yapı değil; sınır derdi ve takıntısı yok. Bunu tespit için Amerikalı olmaya da gerek yok.

İkinci husus, konuşulabilecek, müzakere edilebilecek, anlaşılabilecek resmî bir muhatap veya kurumsal yetkili de yok karşınızda. Zaten türbe yapmanın Allah’a şirk koşmak olduğuna inanıyorlar. Öy¬leyse bitmiştir mesele, onlar açısından.

Felaket senaryoları

Bu durumda şöyle bir felaket senaryosu bekliyordu bir yıldır Türkiye’yi:
IŞİD güçleri ufak bir askerî bir¬liğimizin bulunduğu Süleyman Şah Türbesi’ne hücum edecek roketlerle ve oradaki birliğimizi en hafifinden söyleyelim, esir alacak ve ardından videoları internete düşecek… Şim¬di peşmergeleri teşhir ettikleri gibi demir kafeslerde esir alınmış Türk askerlerini seyreden kamuoyumuz tahrik edilecek, ardından askerî ope¬rasyon başlatılacak, nerede oldukla¬rını bulabilirseniz bulun ve televiz¬yonlarda kafesli görüntüleri seyredip kahrolun. Topyekûn savaş açsanız her gün bir askerinizin mahut video¬sunun internete düşüp düşmeyeceği¬nizden emin değilsiniz vs.

Öbür senaryo ise canlı askerlerimi¬ze değil, türbeye ve türbedeki ‘kutsal emanetlerimize’ yapılabilecek haka¬retlere dair. Şöyle düşünelim: IŞİD elemanları eline fırsat geçirir de tür¬beyi ve karakolu basar, askerlerimizi etkisiz hale getirirse örneğin, Suriye ve Irak’ta girdikleri pek çok şehirde yaptıkları gibi türbedeki sandukaları alayişle kaldıracak ve mezar taşını kırıp kemikleri dışarı çıkarıp hakaret¬ler edecekler. Buna seyirci kalına¬bilir mi? Tabii ki kalınamayacak ve Osmanlıların dedesine yapılan bu hakareti sineye çekemeyen kamuo¬yunda savaş tamtamları kulaklardan eksik

Bu senaryo da çok ürpertici… Ben bile bu yaşımda böyle bir hakarete tahammül edemez ve hükümetin bir an önce gidip ecdadımızın kemiklerine yaptıkları hakaretin cezasını vermesini ister, bunun için bastırırdım.

Yahut önceden harekete geçip Süleyman Şah Karakolu’nu koruma altına almak isteseniz binlerce asker, füze, roket, skorsky ve uçakla orayı savunmanız lazım gelirdi. Ciddi bir kuvvet yığmanız kaçınılmazdı. Bu durumda sınırlarınızdan onlarca kilo¬metre ötede ve uluslararası bir destek almadan girişeceğiniz bu askerî ha¬rekât, Allah muhafaza, şehit cenazele¬ri bir yana, dışarıya işgal gibi sunula¬cak ve Kıbrıs harekâtından sonrakine benzer bir ambargo ve kuşatmanın içine yuvarlanacaksınız demektir.

Velhasıl böylesine korkunç bir se¬naryonun kaosuna düşmek istemeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, inanı¬yorum ki, içi kan ağlayarak türbeyi tahliye kararını aldı ve sınırımızın bitişiğindeki Suriye Eşme’sine bayra¬ğımızı dikti. Hiç değilse gözümüzün önünde olsun diye düşündü.

Lakin bu defa da türbenin yerini bu kadar geriye çekmemiz iyi olmadı, bir daha eski yerine götüremeyebiliriz diye düşünenler çıkacaktır ki, sonuna kadar haklılar. Ancak şu kadarını söyleyip bu bahsi kapatayım:

Türkiye’nin 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi’nin 9. maddesiy¬le tanınan ve Lozan’da da Fransa (ve diğer taraf ülkeler) tarafından imza¬lanan antlaşmada muhafaza edilen “Türk mezarı” üzerindeki hakkımızın böyle bir geri çekilme operasyonu ile ortadan kalktığını düşünmek saflık olur. Yarın Suriye’de yeniden barış sağlanır da ülke normale dönerse oturulup konuşulur, uluslararası bir antlaşmadan gelen bu mükteseb hak¬kımız için yeniden görüşmeler yapılır. Eski yerine mi götürülür, yoksa yeni yeri Eşme’de mi kalır veya başka bir yer mi tayin edilir, o zaman çözüle¬cek bir meseledir bu. Şu var ki, hak¬kımız bakidir ve biz bir antlaşmayla devretmedikçe de baki kalacaktır.

Velhasıl üzüntümüz büyük… Yüre¬ğimiz yanıyor… Keşke Süleyman Şah ve arkadaşlarının bakiyeleri yerinde muhafaza edilebilseydi (birazdan göreceğimiz gibi ikinci yerinde). Ne var ki çok daha vahim gelişmeler olabileceği ihbarları üzerine girişilmiş bir operasyon olduğu anlaşılan tahli¬ye harekâtı kararının bıçağın kemiğe dayandığı bir noktada alındığı anlaşı¬lıyor. Önümüzdeki günlerde manzara biraz daha netleşecektir.

Lozan’a kalsaydı onu da alamazdık

Adım gibi eminim: Eğer iş Lo¬zan’a kalsaydı Süleyman Şah Türbesi heyetimizin umurunda bile olmazdı. Nitekim Başbakan Rauf (Orbay) Bey, Lozan’daki başmüzakerecimiz İsmet Paşa’ya daha önceki antlaşmalarda her nasılsa unutulmuş ve bir şekilde Türk toprağı olarak kalmış bulunan Romanya’daki Adakale’yi kaptırma¬ması için baskı yapınca ‘Her yeri kur¬tardık da bir o mu kaldı?’ diye dalga geçerek tamamen Türklerin oturduğu bu adayı vermekte tereddüt dahi göstermemişti.
Asıl garibi şu ki, Süleyman Şah Türbesi’nin 9. maddeye kimin sayesinde sokulduğunu bile bilmi¬yoruz. O kahraman, Fransızlarla müzakereleri yürüten Yusuf Kemal (Tengirşenk) veya İçişleri Bakanı Ali Fethi (Okyar) çıkarsa şaşmam.

Süleyman Şah Türbesi’nin bi¬zim toprağımız olmasını sağlayan Ankara İtilafnamesi’nin 9. maddesi şöyledir:

“Sülale-i Osmaniye’nin müessisi (Osmanlı hanedanının kurucusu) Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın, Caber Kalesi’n¬de kâin (bulunan) ve Türk Mezarı namiyle maruf merkadi (mezarı), müştemilatıyla beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar ikâme ve Türk bayrağı keşide edebilecektir (çekebilecektir).”

1921 sonlarında Osmanlı haneda¬nına sahip çıkan TBMM hükümeti o tarihte 600 metrekarelik bu türbenin yanına bir de muhafız birliği binası yaptırmış, ayrıca bir türbedar görev¬lendirmiştir. İşin bir başka ilginç yanı şu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nde tek¬keler ve zaviyeler kapatılırken, tür¬bedarlıklar da lağvedilirken bu sınır dışındaki türbemizde bulunan türbe¬darlık da kaldırılmış ama 6 yıl sonra, 1931 Haziranında yeniden türbedar tayin edilmiştir. Her ay, bir başçavuş ile bir manga erimizin nöbet değişimi sırasında o da Akçakale’ye gelmekte ve ihtiyaçlarını temin ettikten sonra yine birliğimizle beraber türbesinin başına dönmektedir…

Yazının tamamı Derin Tarih Dergisi Mart sayısında. Mart sayısı 1 Mart’ta bütün bayilerde.

YAŞAM Kategorisindeki Diğer Haberler