YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Osmanlı sohbet meclisleri 'Kahvehaneler'
Osmanlı sohbet meclisleri 'Kahvehaneler'
25 Temmuz 2014 20:00
Eskiden ramazan ayında kahvehaneler hıncahınç dolardı. Buralar sahura kadar süren doyumsuz sohbetlere sahne olurdu...

Osmanlı'da ramazanların vazgeçilmez tutkularından biri de “kahvehaneler” idi. Ramazanda gündüzler oruç ile geçerken geceler ise sohbet zamanı olurdu. Kahvehaneler, teravihten sonra başlayıp bazen sahura kadar devam eden sohbet ve dinlenme yeriydi.

Gerek Anadolu'da gerek İstanbul'da halk, teravih namazını kıldıktan sonra kahvehanelerde toplanır; sohbet eder, çay-kahve içer ve sahuru beklerdi. O zamanki kahvehaneler şimdiki gibi değildi. Eski ismiyle kıraathaneler, şimdiki ismiyle kahvehaneler entelektüel çevrenin toplandığı yerlerdi; kitaplar okunur, sohbetler edilirdi… Herkesin kendine özgü kahvehaneleri vardı.

Gençler ayrı kahvehaneye giderdi. İlim adamları, devlet adamları, esnaf, yaşlılar bunların hepsinin kahvehaneleri ayrıydı. Bu kahvehanelerde esas içecek kahveydi. Çay ülkemize 93 Harbinden sonra girdi. Tütün ve kahve ise Osmanlı Devleti'ne 17.Asrın başlarında geldi. İlk defa kahvehaneyi Halepli Hakem ve Şems adındaki iki arkadaş Bahçekapı Sultanhamam civarında açtılar. Bütün İstanbul halkı merakla buraya gittiler ve çok hoşlandılar. Daha sonra Anadolu başta olmak üzere tüm ülkeye yayıldı.

Yapmacık hiddet

İstanbul Direklerarası'nda Hacı Reşid'in meşhur çayhanesi vardı. Burada Hacı Murad isminde bir zat çok güzel kahveler pişirirdi. İstanbul halkı buraya çok rağbet ederdi. Bu kahvecinin biraz yapmacık hiddeti vardı. Eskiden kahvecilerin âdetleri hafif sinirli olmalarıydı. Bir gün bu kahveye İranlı şair Hikmeti  gelmiş. Oturunca kahveci de hemen kahve pişirip getirmiş. O zaman kahveciler sormadan, direkt kahveyi pişirip getirirmiş. Bunu gören şair, “Kahve-i ruy-i siyah içmez bunu Hikmeti!” demiş. Beyiti işiten kahveci de hiddetlenerek şaire cevap vermiş; “Buna ehl-i irfan şerbeti derler iç gözünü oyduğumun Hikmeti!”
Ramazan gecelerinde en kalabalık olan yerler başta Aksaray, Divan Yolu, Tophane, Şehzadebaşı ve Direklerarası idi.

Galata'daki Çeşme Meydanı da ana baba günü olurdu buradaki kahvehaneler, çayhaneler ve tulumbacı kahvehaneleri ramazan boyunca hıncahınç dolardı. Kahvehane garsonları bellerinde peştamallar ellerindeki maşaları şakırdatarak dört bir tarafa seyirtirler “Buyurun ağalar buyurun” diye devamlı müşteri çağırırlardı. Aynı zamanda da hizmet için koştururlardı.

Bunun için kahvelerin sahipleri garsonların genç, çevik ve bu işleri yatkın olmasına çok dikkat ederlerdi. Mersin Efendi çayhanesinde Dar-ül Fünun müderrisleri bulunurdu yani ilim erbabı gelirdi oraya. Mersin Efendi gürültü istemezdi sessiz sessiz konuşulmasını isterdi. Heryerin kendine göre bir havası vardı…

Entellektüel meclisler

Gençler daha ziyade Şehzadebaşı Sebili'nin yanındaki Fevziye Kıraathanesi'nde bulunurlardı. Bu kahvehanelerde enteresan kitaplar yer alırdı. Ayrıca Huccet-ül İslam, Mızraklı İlmihal gibi kitaplar da bulunurdu. Okuma yazma bilenler bunları okurlardı. Okuma yazma bilmeyenler ise Divan Efendi yani Katiplerin okumasını dinleyip ilim öğrenirlerdi. Böylece kıraathaneler halk kültürünün gelişmesine büyük katkı sağlardı. Tabii bu kahveler yavaş yavaş azaldı

Direklerarası'nın yıkılmasından sonra artık bu çayhanelerin de manzarası yok oldu. Direklerarası yıkılmadan önce her kahveci iki sütunun arasına kendi iskemlesini dizerdi. Ramazan gecelerinde dükkanların ışıkları da dışarı vururdu. Bu bölmede oturanlara sanki bir tiyatronun alt kat locasında oturuyormuş gibi bir hava gelirdi. Herkesin bir yeri vardı kimse başkasının yerinde oturamazdı.

 

TÜRKİYE GAZETESİ

YAŞAM Kategorisindeki Diğer Haberler