25 Mart 2017 Cumartesi
  • Altın144,409
  • BIST90.383
  • Dolar3,6117
  • Euro3,9021
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,5070
  • İstanbul13 °C
  • Ankara19 °C
  • İzmir22 °C
  • Konya18 °C
  • Adana22 °C
  • Antalya20 °C
  • Diyarbakır17 °C
  • Bursa17 °C
  • Kayseri18 °C
  • Kocaeli19 °C
  • Şanlıurfa22 °C
  • Gaziantep20 °C
  • İçel19 °C
BATI MEDENİYETİNİN ÇÖKÜŞÜNE HAZIR OLUN
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Geciken harcırah mı Komünist yaptı?
Geciken harcırah mı Komünist yaptı?
Geciken harcırah mı Komünist yaptı?
01 Haziran 2008 / 10:52 Güncelleme: 00 0000 / 00:00


Bir genci, 'müesses nizam'ı yıkmak üzere alabildiğine provoke eden birisi, nam-ı diğer Sadık Ahi, bir süre sonra o sistemin -hem de esaslı- bir çarkı olursa 'provokasyona kurban giden' ne düşünür acaba? Bilmiyoruz. Bildiğimiz ise bu hikâye Nazım Hikmet'in hikâyesidir.


Feryad-ı Vatan, Şehit Dayıma, Ağa Camii gibi “millî ve manevî” şiirleri vardı ilk başlarda. Keza, Kuvay-ı Millîye güçlerine katılmak için de kendiliğinden harekete geçmişti. Tamam; Kurtuluş Savaşı'nın öncü isimlerinden, kuzeni Ali Fuat Cebesoy'a, “Verin silahı, gideyim cepheye” dememişti; Anadolu'ya geçişi, Matbuat Müdürlüğü'nde bir memuriyet içindi ama “yine de Ankara'da”ydı Nazım Hikmet.


GECİKEN HARCIRAH MI KOMÜNİST YAPTI?


Beraberindeki Vâlâ Nurettin, Yusuf Ziya (Ortaç) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) ile yolculuğunun ilk durağı İnebolu oldu Nazım'ın. İnebolu'da uzun süreli durmayacaktı aslında; o ateşli günlerde beklediği ama geciken harcırah ve müsaade için oyalanıyordu bu küçük kasabada. Almanya'daki komünist hareket “Spartakist”e katılan, Berlin'de mitralyözle çatışmalara giren “pos bıyıklı” biri, “Spartaküs Sadık Ahî” ise daha gemiden indiğinde 18 yaşındaki bu genci takibe almıştı. Vâlâ Nurettin, “Spartaküs ağabeylerden birisi Nazım'ı çok etkiledi” diye anlatır bu buluşmayı. Sadık Ahî, rüzgâr eşliğinde yürüyüp sohbet ettikleri bir gün Nazım Hikmet'e, “Böyle bir boyun atkısı takıp ihtilâl nutukları söylemek, ihtilâl şiirleri okumak senin tipine ve manevî bünyene ne kadar yakışacaktır Nazım” demişti. Nazım, yıllar sonra “Yürüyen Adam” şiirinde kendisini şöyle anlatacaktı: “Alnı yukarıda / Kırmızı boyun atkısı rüzgârda / Yürüyor.” Konsomol'u, Kolhoz'u, Mujik'i de ondan öğrenmişti Nazım Hikmet ve bunları da “uygulamıştı”. Aydınlık dergisindeki bir şiirinin adı “Konsomol”du misâl…


KOMÜNİST SPARTAKÜS CHP VEKİLİ OLUYOR


Daha 18'indeki Nazım Hikmet'i “işleyerek”; ona, komünizmin dünya çapındaki şairlerinden birisi olmaya giden yolu açan Sadık Ahî, yıllar sonra ise bambaşka bir kulvarda boy gösterecekti; 1944-49 yılları arasında CHP milletvekili olarak. “Bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz” diyen “CHP İl Başkanı Vali” gerçeğine çok uygundu Sadık Ahî'nin, daha doğrusu yeni adıyla Mehmet Sadık Eti'nin vekilliği. Ondan her şeye rağmen, eski günlerin rüzgârıyla hareketlilik umanlar, boşuna bekleyecekti. O artık bambaşka birisiydi. Sadık Ahî, Mehmet Sadık Eti'ye dönüşünce fazlasıyla sakin, stotükocu biri olmuştu. Toplam 8 yıllık vekilliğine karşın Meclis tutanaklarındaki kayıt sayısının 20 olması, onun fazlaca ortalığa dökülmediğinin bir deliliydi. Konuştuğunda da, içinde “tahrir, encümen, kamutay” geçen kısa cümlelerle yetinmişti. Belli ki; “kırmızı atkıyla ateşin nutuk” dönemi çoktan geçmiş, muhtemelen “görev / mission / muvazzaf komünistlik” bitmişti. Nazım Hikmet ise Sadık Ahî'nin bıraktığı yerdeydi.


AĞIR CEZA REİSİNDEN BOLŞEVİKLİK GÜZELLEMESİ


Ankara'daki memuriyet işi olmayınca Bolu'ya öğretmen atanmıştı Nazım Hikmet. Genç şairin “şansı” burada da telkinden gidecek, bu defa Bolu Ağır Ceza Reisi Ziya Hilmi, Sadık Ahî'nin yerini alacaktı. Nazım Hikmet, Sovyet devrimini parlak cümlelerle anlatan Reis'i dinledikçe Rusya'ya gidip, “sıkı bir komünist” olmak için artık kendini zor tutmaktaydı. Bu sırada, komünist Mustafa Suphi ve arkadaşları Trabzon açıklarında boğ/dur/ulunca, Nazım Hikmet bunu Ankara'ya fatura ederek Millî Mücadele ile bağlarını koparacaktı. Yahya Kemal'le aşk yaşayan annesine küskünlüğü nedeniyle İstanbul'a, Mustafa Suphi'yi ortadan kaldıran lider kadroya olan kırgınlığı nedeniyle de Ankara'ya dönmeyecekti. Hedef Rusya'ydı artık. Batum üzerinden Moskova'ya vardı. Daha sonra kısa bir süre için Türkiye'ye dönecek ancak Takrir-i Sükun Kanunu'nun çıkması üzerine rahat yazamayacağına kanaat getirerek tekrar Rusya'ya gidecekti. Sonra tekrar gelme, hapise düşme, bir daha kaçma, yine dönme ve nihayet 1951'deki son kaçış. Ahmet Kabaklı merhumun dediği gibi “o bir kaçış adamı”ydı.


EVDE TEK BAŞINA ENTERNASYONAL OKURDU


Çok kadın girmişti Nazım Hikmet Ran'ın hayatına. Ama o, yanında kadınlar olsa da “davasıyla evli”ydi. İstanbul'daki Nüzhet, Piraye, Rusya'daki Anuşka, Vera aslında çok da umurunda değildi. “Pat diye” bırakabiliyordu hayatındaki kadını. Gizli örgüt havası, Sovyetler'de “ideolojik yüklenme seansları”, cezaevi, kaçışlar, kaçırılışlar adeta bir gizli ajan macerası kıvamındaki hava onu fazlasıyla cezbediyordu. Yaşı 60'lara geldiğinde bile evinde tek başınayken, ayakta, yüksek sesle Eneternasyonal okuyan ve bu haliyle yeni yetme bir militan edanın sahibiydi Nazım. Zaten, “Hafız-ı Kapital olacağım, beynimin kıvrımlarına kadar komünistim, ben Sovyetler Birliği'nin çocuğuyum” gibi cümleleri sarfedebilmek de başkaca bir ruh haliyle mümkün değil gibiydi. Bu hali, “altyapı”nın nasıl sağlam oluşturulduğunun işaretiydi. Stalin Üniversitesi'nde aldığı “eğitim”i anlattığı “19 Yaş” şiiri, kesif beyin yıkamayı cisimleştirir adeta: “Ses / Lenin / 24 saatta 24 Lenin / 24 Marks / 24 Engels / Yüz dirhem kara ekmek / 20 ton kitap.”


Polemiklerin adamı


“Putları Yıkıyoruz” diyerek 1929'da bir kampanya başlatan Nazım Hikmet, sanat dışı kriterleri de kullanarak ısırgan bir üslupla pek çok ünlü edebiyatçıya saldırmıştı. O günlerde kendisine destek olan Peyami Safa ile 1935'te ise karşı karşıya gelecekti. Nurullah Ataç'ı tutma-tutmama bahsinden çıkan polemiğin ilk yazısında Peyami Safa, “Başkasından aldığı fikirleri sahibinden daha softaca müdafaa eder. Artık, o sakallı feylesoftan bellediği birkaç ayet içinde kalmaya mahkûmdur” diyordu. İkinci yazısında ise kendisini jurnalcilikle suçlayan Nazım Hikmet'e şöyle sesleniyordu: “Bizim Nazım'ın bir tek jurnalcisi vardır ki o da kendisidir. Düğmeleri çözük mintanından fırlayan isyankâr kıllar, yıkık bir omuzla kendisine maden ocakların henüz çıkmış bir işçi edası vererek burjuvaların üstüne hamle eder, onlar da 'Bakınız bu delikanlı Bolşeviktir' diye bağırırlar. Nazım su katılmamış burjuvadır ve en sahte tarafı komünist tarafıdır. Bu tosun, ayda 200 liradan fazla kıvırdığı zamanlarda bile zavallı işçilerin kılıklarını benimseyerek sokak sokak gezmiştir. Bilmemiştir ki, 'tarihi maddecilik' bir orta oyunu değildir, açıkgöz paşa torunun bu numarasını Türk işçisi yutmayacaktır.” Nazım Hikmet ise bu yazılara bir röportajla cevap verecekti: “Peyami'de fitne fücurluk 'provokasyon için provokasyon' mertebesine çıkmıştır. Peyami, Cingöz Recaî ile zina ve keyif verici küçük burjuva edebiyatının mucididir. Peyami provokasyon ağının iplerini yalandan, ilmiklerini iftiradan örer.”


Nazım'ın Ağa Camii üzüntüsü


Mütareke İstanbul'undaki harp zenginleri, işgalcilerle düşüp kalkan hafifmeşrep Türk kadınları genç Nazım Hikmet'i çok yaralamıştı. Beyoğlu'ndaki Ağa Camii, bu güruhun o günlerde önünden geçip gittiği mahzun bir mabetti. Nazım, bu ruh haliyle manevî duyarlılığı yüksek Ağa Camii şiirini yazmıştı, “Vâlâ'nın Câmiine” ithafını ekleyerek: “Havsalam almıyordu bu hazin hâli önce / Ah, ey zavallı mâbed, seni böyle görünce / Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım / Allah'ımın ismin daha çok candan andım / Ey bu câmiin ruhu! Rabbimize git, dile / Sana hürmet etmeyen bu mukallid mahalle / Bir gün harap olmazsa Türk'ün kılıç kanıyle / Baştan başa tutuşsun göklerin yangıniyle (Şubat 1920)


(Yeni Şafak)

YAŞAM Kategorisindeki Diğer Haberler