YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
En geleneksel fıkıhçı hangi gazetede?
En geleneksel fıkıhçı hangi gazetede?
En geleneksel fıkıhçı hangi gazetede?
26 Ekim 2008 / 13:16 Güncelleme: 00 0000 / 00:00

Ahmet Hakan, kendi gazetesi Hürriyet'teki fıkıh yazarının en geleneksel, Zaman'daki fıkıh yazarının ise en devrimci fıkıh yazarı olduğunu yazdı. En devrimci yazar ise Fethullah Gülen'in dayak yiyen kadınların tekvando öğrenmesini önerdiğini yazmış. İşte Ahmet Hakan'ın yazısı: (Parantez içindeki kırmızı renkle yazılmış isimler kanalahaber.com tarafından sonradan eklenmiştir)


Fethullah Gülen’den tekvando fetvası


Bendeniz, üzerinize afiyet, gazetelerdeki "fıkıh köşeleri"ne acayip meraklıyımdır...


Mutlaka bir göz atarım...


Yok, hayır...


"Bakalım dinimizde günah çıkarma uygulaması başlatılmış mı?" türünden bir arayış değildir merakımın nedeni...


Benimki daha çok "eski bir hatırayı canlı tutmak" gibi bir şey...


Ya da "kan çekmesi" gibi bir şey...


Evet, "fıkıh köşeleri"ni takip ederim ve şunu görürüm:


En geleneksel fıkıhçı: Hürriyet’te (Mehmet Nuri Yılmaz)... Yani bizim gazetede...


En devrimci fıkıhçı: Zaman Gazetesi’nde... (Ahmet Kurucan)


En polemikçi fıkıhçı: Vatan Gazetesi’nde... (Süleyman Ateş)


En siyasi fıkıhçı: Yeni Şafak Gazetesi’nde... (Hayrettin Karaman)


En uçuk fikirli fıkıhçı: Bugün Gazetesi’nde... (Mehmet Paksu)


En sekter fıkıhçı: Milli Gazete’de... (Mevlüt Özcan?, Mehmet Talü?),


Sabah Gazetesi’nin fıkıhçısını mı soruyorsunuz?


Hemen söyleyeyim: Onlarda fıkıhçı yok...


Halbuki şöyle "ak" bir hoca efendi ne de iyi giderdi...


Genel Merkez! Uyuma...


Neyse... Neyse...


Biz gelelim Zaman Gazetesi’nin "devrimci fıkıhçı" hocası Ahmet Kurucan’a...


Ben bu Ahmet Kurucan’a oldum olası bayılırım...


Kendisi sessiz ve derinden giden bir üslupla dinde fırtınalar yaratmak ister gibidir...


Ancak şu üç neden ötürü bunu başaramaz:


BİR: Cesaret eksikliği...


İKİ: Osmanlıca terkiplere biraz fazlaca düşkünlük...


ÜÇ: Meramı "küt" diye anlatmanın basitlik olarak algılanabileceği endişesi...


İşte bu üç faktör, maalesef, hep olası fırtınanın önüne geçmiştir...


Ancak...


Kurucan’ın dünkü Zaman’da çıkan yazısından öğreniyoruz ki:


Ahmet Kurucan’ın bir türlü estiremediği fırtınayı, Fethullah Gülen Hoca estiriyor...


* * *


Olay şu:


Ahmet Kurucan, bir gün Amerika’da Gülen’in sohbetine katılmış...


Dar kadrolu bir sohbetmiş bu...


Konu dönmüş dolaşmış, kadına yönelik şiddete gelmiş...


Gülen, "Benim bu konuda radikal fikirlerim var" diye girmiş olaya...


Başlamış anlatmaya:


"Koca dayağı yiyen kadınlar, eğer ortada çocukları olmasa boşansınlar derdim. Kocanın karısını dövmesinin ’Kuvvetli, zayıfı her zaman ezer’ zalim felsefesinden ne farkı var? Kocası tarafından dövülen kadınlar judo, karate, tekvando kurslarına gitseler... Kocası bir tokat vuruyorsa, o da iki tokatla karşılık verse... Dövme haksız yere yapılan fiili bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafaa meşrudur. Hatta müdafaa etmeme ayrı bir suçtur denebilir."


Bu görüşler fırtına estirir mi?


Eğer klasik ya da modern tüm fıkıh kitaplarında "koca dayağı", hiçbir zaman meşru boşanma nedeni olarak sayılmıyorsa...


Eğer klasik ya da modern tüm fıkıh kitaplarında "aile huzuru" adına, kocanın karısını "hafifçe dövmesi"ne cevaz veriliyorsa...


Eğer klasik ya da modern tüm fıkıhçılar, kocası tarafından dövülen kadının, kocasına karşılık vermesini akıl alır bir şey olarak değerlendirmiyorsa...


Fırtına da estirir, kar da yağdırır, tufan da çıkarır...


****************
Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazı ise şöyle:


KOCANIN KARISINI DÖVMESİ ZALİMCE BİR DAVRANIŞTIR


Öteden beri dar manada koca dayağı geniş manada ise aile içi şiddeti İslam'ın yumuşak karnı olarak görür çokları. Hanımlarını dövmeyi İslam'ın kendilerine verdiği bir hak olarak gören Müslüman koca zihniyeti, bu hususta kullandıkları en büyük delillerden biridir.


Doğru mu bu? Önyargıların, ideolojik bakış açılarının, topyekûn inkârı merkeze alan düşmanca yaklaşımların ürünü olan bu hüküm tek kelime ile yanlıştır. Birçok açıdan izahını yapabiliriz bunun. Önce diyalektik mantık içinde şunu söyleyelim; dünden bugüne dünyaya nizam vermeye çalışan Batı medeniyeti içinde koca dayağı İslam ülkelerinden daha az değildir. Bu alanda yapılmış çalışmalarda çıkan sonuç bu hakikati bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıkartmış durumdadır. Hatta koca dayağını eğitimsizliğe bağlayan teoriler, dayağın üniversite mezunu, master-doktorasını yapmış yüksek eğitimli ailelerde görülmesi karşısında iflas etmiş durumdadır. Yazıyı rakamlarla boğmak istemiyorum. Arzu edenler 5-10 dakikalarını alacağı bir internet araştırması ile konuyla alakalı gazete haberlerinden araştırma kurumlarının anket çalışmalarına, insan hakları raporlarından üniversitelerde yapılan master-doktora tezlerine kadar yığınla bilgiye ulaşabilir. Buradan hareketle koca dayağının İslam'ın ya da Müslüman ailelerin değil, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin bütün insanlık ailesinin dünden bugüne uzanan bir problemi olduğu söylenebilir.


Din, aile içi siddeti açıkça reddeder


Diyalektiği bir kenara bırakıp asla dönelim; öncelikle bazı Müslüman ailelerde sebepleri, dayanmış olduğu temeller ne olursa olsun koca dayağı inkar kabul etmez fiilî bir gerçektir. Ama bu gerçeği İslam'a mal etmeye kalkmak doğru değildir. Kur'an ve kavlî, fiilî, takrirî sahih hadisleriyle bütün Müslümanları bağlayıcı değerler manzumesinin adı olan İslam'da bu uygulamayı ilânihaye destekleyecek bir delil bulmak imkansız denecek ölçüde zordur. Takdir edersiniz ki İslam'da olan her şey dört başı mamur biçimde Müslümanların hayatında yerini almıyor. Teorik pratikle zaman zaman çelişiyor. İman, imanın yaptırım gücü, cehennem endişesi, cennet, Cemalullah ümidi teorinin pratiğe yansımasında rol oynayan aslî temeller. Bu zaviyeden bakınca Müslüman aileler arasında görülen koca dayağını teorinin pratiğe yansımasında bir sapma olarak değerlendirmek en doğru yaklaşımdır. Beşer tabiatı, dinden onay almayan örf ve âdetler bu sapmaların temelini oluşturmakta ve mevcut uygulamaları desteklemektedir.


Sözün geldiği bu noktada sizleri geçen hafta yaşadığım bir dost meclisine götürmek istiyorum. Hayal dünyanızın derinliği nisbetinde kendinizi o meclisin bir ferdi görebilir; cereyan eden müzakereyi can kulağınızla duyabilirsiniz. Çünkü karşılıklı soru-cevap ve müzakere şeklinde cereyan eden konuşmaları meselenin ehemmiyetine binaen aynıyla aktarmaya çalışacağım.


Dost meclisi tahmin edeceğiniz gibi Fethullah Gülen Hocaefendi'nin huzuruyla ayrı bir derinlik kazanan bir "sohbeti canan" meclisiydi. Çok dar bir dairede, 7-8 kişinin varlığı ile teşekkül etmişti bu meclis. Sabahın erken bir vaktinde konu sigaradan açılmış ve konuşmalar sigaranın zararları, fukahanın mekruh ve haram çizgisinde verdikleri farklı hükümlerin dayanakları, sağlığa verdiği zararın bu hükümlere tesirdeki rolü vb. meseleler üzerinde cereyan ediyordu. Birden başlı başına bir yazıya konu olabilecek bir cümle duydum Hocaefendi'den. Diyordu ki: "Sigara içmediği halde sigara içenlerle aynı atmosferi paylaşanlar sağlıklarına verdikleri zarardan dolayı onları mahkemeye vermeli ve davacı olmalılar. Eğer sigara içen baba ise, karısı, çocuğu hiç fark etmez, dava açabilmeliler." Bu muhaverenin üzerinden geçen bir hafta içinde meseleyi olduğu gibi kabullendim, hatta fıkhî açıdan destekleyecek delillere de ulaştım ama o an ilk defa duyduğum bir şeydi bu ve çok şaşırdım. Sadece ben mi? Elbette hayır, diğerleri de şaşırmıştı. Bir süre oluşan sessizliği "çok radikal bir düşünce değil mi?" sorumla bozdum. Verdiği cevap şu oldu: "Benim başka radikal düşüncelerim de var o zaman." Eskilerin 'cevab-ı hakîm' dedikleri türden nazik bir üslupla 'hayır, radikal değil' demekti bu cevabın manası.


'Nedir o başka radikal düşünceler' dediğimizde söylediği şeyler, bizim bu yazımıza konu ettiğimiz koca dayağı ile alakalıydı. "Mesela" dedi Hocaefendi; "Koca dayağı yiyen kadınlar, eğer ortada çocukları olmasa boşansınlar derdim." Bu düşünce en azından evde sigara içen babayı dava etme ölçüsünde beni şaşırtmıştı. Çünkü fıkhî açıdan bu cümleyi değerlendirdiğinizde karşınıza çıkan boşanma sebebi adına bir içtihattır. Yani koca dayağı hanım tarafından açılacak boşanma davasının sebebi olabilir. Hâlbuki gerek klasik gerekse modern dönemlerde kaleme alınmış fıkıh müdevvenatında, İslam'a göre meşru boşanma sebepleri arasında müstakil olarak koca dayağını görmeniz mümkün değildir. Eğer bu cümleyi çok iddialı bulduysanız şöyle düzeltebilirim; en azından ben, şu ana kadar yaptığım fıkıh okumalarında koca dayağını müstakil meşru boşanma sebebi sayan içtihadî bir yaklaşıma hiç rastlamadım. Aksine nüşûz/geçimsizlik ve geçimsizliğin kadından kaynaklanma durumunu ele alan içtihadlarda eğer yuvanın devamı, huzurun avdeti bu yolla sağlanacaksa kadının kocası tarafından hafifçe dövülebileceğini okudum.


Sevgi ve saygının muhafazası çok önemlidir


Yalnız bu sözün mantûkundan hareketle "çocuğu olmayan dayak yiyen kadınlar mutlaka boşansınlar", mefhum-u muhalifinden hareketle de "çocuğu olanlar ise dayak yemeye devam etsin, boşanmasınlar" manası çıkartılmamalı. Burada önemli olan dayağın müstakil boşanma davası adına gerekçe teşkil edeceğidir. Boşanma davası açıp-açmamada nihai karar tabii ki hanıma aittir. Devam etti Hocaefendi: "Kocanın karısını dövmesinin 'kuvvetli zayıfı her zaman ezer" zalim felsefesinden ne farkı var? Siz bana siyerde Efendimiz (sas)'in, hanımlarına bir tek fiske attığını gösterebilir misiniz? Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi cahiliyenin içinden çıkmış insanların hanımlarına attıkları bir tek tokat var mı? Demek Müslümanlıklarıyla cahiliyeye ait her şeylerini terk etmişler."


Efendimiz'in, hanımlarına bir tek fiske atmadığını biliyorduk ama bunun kuvvetli zayıfı ezer zalim felsefesi ile izahını ilk defa duyuyordum. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in hanımlarına tokat vurmamasını Müslümanlıklarıyla izahı oldukça önemli bir noktaydı.


Bitti mi? Hayır. Daha çarpıcı bir şey söyledi bu çerçevedeki sözlerinin sonunda. Dedi ki tebessüm ederek: "Hatta kocası tarafından dövülen kadınlar judo, karate, tekvando kurslarına gitse. Kocası bir tokat vuruyorsa, o da iki tokatla karşılık verse." Bunu tebessümünden hareketle şaka olarak algılayabilirsiniz; ama arkasından söylediği cümle bu algıya hayır diyor. "Dövme haksız yere yapılan fiilî bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafaa meşrûdur. Hatta müdafaa etmeme ayrı bir suçtur denebilir."


Bu düşüncelerin sehl-i mümteni bir üslupla, sıradan sayılacak bir sohbet atmosferinde dile getirilmiş olması kimseyi yanıltmasın. Bunlar usul ve furuu ile fıkhî anlamda yeni yeni içtihadlara kaynaklık edebilecek derin manalar taşıdığı gibi, sosyal alanda kabil iltiyâm olmayan problemlerimize dinin yaptırım gücünü önceleyen çözüm önerilerini bünyesinde barındırmaktadır. Yalnız bu yaklaşımların feminist bir mantıkla ele alınıp istismar edilmemesi lazım. Dayak ile neticelenen geçimsizliklerde gözetilmesi gereken başka hayati noktalar da vardır. Eşler arasında yitirilen saygı ve sevgi bunların en başında gelir ama bunlar müstakil bir yazının konusudur.


Bitirirken, Hocaefendi'ye ait bu düşünceleri hanımlarına dayak atmayı İslamî bir hak olarak görenlerle, koca dayağını İslam'ın yumuşak karnı olarak gösterenlerin mütalaalarına, insaf ve iz'anlarına havale ediyorum.
AHMET KURUCAN
26 Ekim 2008, Pazar

YAŞAM Kategorisindeki Diğer Haberler