27 Mayıs 2017 Cumartesi
  • Altın145,745
  • BIST97.533
  • Dolar3,5801
  • Euro4,0019
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,5827
  • İstanbul17 °C
  • Ankara11 °C
  • İzmir16 °C
  • Konya11 °C
  • Adana17 °C
  • Antalya18 °C
  • Diyarbakır18 °C
  • Bursa15 °C
  • Kayseri11 °C
  • Kocaeli14 °C
  • Şanlıurfa16 °C
  • Gaziantep17 °C
  • İçel19 °C
ABD VE TERÖR MÜHENDİSLİĞİ
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Said Nursi'nin siyasetine bakış
Nurculuk hareketinin kurucusu Bediüzzaman Said Nursi'nin siyasi bağlamda nasıl hareket ettiği bugüne ışık tutuyor.
Said Nursi'nin siyasetine bakış
09 Mart 2014 / 00:00 Güncelleme: 09 Mart 2014 / 00:03

Tarihçi İsmail Kara bu ay yayınlanan Derin Tarih Dergisi'nde Said Nursi'nin fikir hayatına dair çok önemli bir makale yayınladı. Bediüzzaman'ın siyasete bakışını ve hayata dair neler düşündüğünü öğrenmek için Kara'nın bu yazısı çok önem arz ediyor.

Said-i Nursi'nin kendi beyanlarına bakacak olursak hayatı, düşünce dünyası ve eserleri birbirinden kök­lü bir şekilde farklı iki döneme ayrılıyor: Birincisi 1920'li yılların ortalarına kadar gelen ve artık terk edilen Eski Said dönemi -ki buna Cumhuriyet öncesi dönem diye­biliriz-; ikincisi ondan sonrasına tekabül eden ve siyaset­ten uzaklaşma ile imanî hakikatlere yoğunlaşma üzerin­den anlatılan Yeni Said dönemi (hemen hatırlatmalıyız; bu beyan muhip ve şakirtlerince mutlak ve tek doğru olarak kabul edilegelmiştir. Ayrıca bütün modernleşme tarihimiz boyunca eski ve yeni kelimeleri de sadece "eski'' ve "yeni" değildir).

"İlk dönemde siyasetten tecrit değildi"

Evet, bu ayırım hem Cumhuriyet devrinde din merkezli olarak olup bitenlere, hem de merhum Bediüzzaman'ın fikir dünyasına ve mücadele biçimine dair birçok şeyi anla­tır fakat her şeyi anlatmaz. Bir diğer ifade ile söylersek an­latmadıkları fark edilmezse anlattıkları da tam olarak an- laşılamayacak demektir. Onun için aslında bugün olanları anlamaya da yardıma olacak şekilde (fakat mevcutlardan farklı) mufassal ve müdellel bir rehber metne ihtiyacımız var: Türkiye'nin dinî coğrafyası, modernleşme-din ilişkile­ri, inkılaplar, laiklik ve bunların içinde Bediüzzaman-Risa- le-i Nur Külliyatı ve cemaati...
Şimdilik mufassalı bir tarafa koyalım, muhtasarı üzerin­den bir miktar mesafe kat etmeye çalışalım:

1. Bediüzzaman'ın mizacı, iddiaları ve Cumhuriyet ön­cesi tecrübeleri, yaşama biçimi, verdiği fotoğraflar ile Der­viş Vahdeti idaresindeki Volkan gazetesi yazarlığı, Sultan Abdülhamid-istibdat aleyhtarlığı, İttihatçılara yakınlığı, Teşkilat-ı Mahsusa'ya mensubiyeti gibi ilgi ve faaliyetleri, hatta siyasî merkezin, İstanbul'un, İttihatçıların, kısmen Ankara'nın ondan beklentileri hesaba katılırsa siyasetten uzak duracak bir karaktere, kendisini siyasetten tecrit ede­cek bir imkâna sahip olmadığı rahatlıkla söylenebilir.
O zaman "Siyasetten uzak durmak ve Kur'an-iman ha­kikatlerini yaymak üzerinden kurulan, Nurculuk hareketi­nin de bütün tarihi boyunca ısrarlı bir şekilde sahip çıktığı Yeni Said söylemi büyük bir değişikliğe mi işaret ediyor yoksa stratejik ve taktik bir geri çekilmeye mi göndermede bulunuyor? Esasa ait bir şey mi yoksa arızî mi?" gibi soru­ların bir şekilde cevaplandırılması lazım. Bunun için ya­pılması gerekenlerden biri, Eski Said'den Yeni Said'e geçiş yıllarım, biraz daha teferruatı gören bir mercek üzerinden takip ve tahlil etmek olabilir.

Siyaset ne zaman şeytanlaştırılıyor?

Milli Mücadele yıllarında Cumhuriyet'i hazırlayan ve kuran kadro ile müttefik, bunun tabii bir neticesi olarak İs­tanbul'la mesafeli olan Bediüzzaman'ın Şeyh Sait İsyanı'na kadar Ankara ile münasebetlerini iyi tutmak ve ittifakları­nı kuvvetlendirmek için tavır takındığı, yani siyasî alanm içinde kaldığı açıktır. Hiç de sıradan ve tabiî olmayan şu gelişmelere birlikte bakalım:

Mustafa Kemal'in davetlisi olarak kürsüye çıkıp dua ediyor

Hilafeti saltanattan ayıran, aslında Osmanlı saltanatım ve hilafetini bitiren Meclis kararının üzerinden henüz bir­kaç gün geçmişken Bediüzzaman, Mustafa Kemal Paşa'nın davetlisi olarak Ankara'ya geliyor; Meclis'te kendisine "Hoş geldin" merasimi düzenleniyor, o da kürsüye çıkıp gazilere dua ediyor (9 Kasım 1922).

Mebuslara beyanname hazırlıyor

Ankara'nın hilafeti siyasî iktidardan arındırılmış ma­nevî bir müessese haline getirmesine muhalefet eden Karahisar-ı Sahip mebusu Hoca İsmail Şükrü Efendi'nin Hilafet-i İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı risalesinin yayınından dört gün, Mustafa Kemal Paşa'nın hilafetin il­gası sürecini bir şekilde başlattığı İzmit mülakatından ise bir gün sonra, 19 Ocak 1923'de Bediüzzaman "Mebuslara Beyanname" adıyla bir metin yayınlıyor. Zamanlaması ve muhtevası itibariyle olduğu kadar yazarının aktif siyasetle ilişkisi bakımından da önem taşıyan bu metin istanbul'a karşı Ankara'yı büyük ölçüde meşrulaştıran, tebcil eden bir siyasetin ürünü gibi durmaktadır.

Beyanname "Ey mücahidîn-i İslâm ve ey ehl-i hail u akd" diye baş­lıyor; "İslâm mücahidi" olan milletvekilleri dinle, hukukla (fikıhla) ilgili problemleri çözecek, karar­lar verecek kişiler (ehl-i hail ü akd) olarak selam­lanıyor. Beyannamede yer alan aşağıdaki paragraf, hilafet ile millî egemenlik arasındaki prob­lemlerin din merkezli olarak tartışıldığı, bunun için risaleler savaşının yürüdüğü bir ortamda Bediüzzaman'ın tercihlerini göstermesi açısından anlamlıdır:

Bedüizzaman'ın tercihi

"Şu Meclis'in şahsiyet-i mâneviyesi, sa­hip olduğu kuvvet cihetiyle mâna-yı sal­tanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâ- miyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mâna-yı hilafeti dahi vekâleten deruhte etmezse (...) milletin hacât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, [millet] bilmec- buriye mâna-yı hilafeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o mânayı idame etmek için kuvveti dahi [ona] verecek. Halbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tankıyla olmayan öyle bir kuvvet [hilafet kuvveti] inşikak-ı asaya [iktidarın ay­rılmasına/bölünmesine] sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asa ise 'Toptan sımsıkı Allah'ın ipi­ne sarılınız' [Al-i İmran, 3 /103] âyetine zıddır" (vurgular bizim).

Müsbet hareket havuzu nereye boşalır?

2. Yeni Said'in, Risale-i Nur külliyatı­nın ve takipçilerinin bir politika, bir tavır alış olarak benimsediği ve büyük ölçüde başarılı bir şekilde takip ettiği ikinci ana çerçeve "müsbet harekeftir. Çok taraflı işleyen müsbet hareket mekanizması bir­çok şeyi içine alan bir havuz veya şemsiye kavramdır; bir tarafında ümit ve iyimserlik, münakaşadan ve tenkitten kaçınmak, dev­letle çatışmamak/devlete itaat etmek, içeride emniyet ve asayişi sağlamaya yardımcı olmak, şerre değil hayra bakmak, bedduaya değil du­aya ehemmiyet vermek...; diğer tarafında ise sabır, tahammül, rıza, şükür, iman hizmetine ve netice almaya kilitlenmek, muhabbet ve ciddiyetle kendi işine bakmak, gerisini Al­lah'a havale etmek... vardır.

Bediüzzaman'ın her üç döneminde de neyi, niçin ve nasıl yazdığının reel bir zemini, bütün problemlerine rağmen hiitiinliiğii nlan hir kurgusu, doğruluk ve yerindelik acısından değilse de tutarlılık zaviyesinden bir mantığı, efsunlu ve tafsilatlı bir dili, yabana atılamayacak bir siyaseti ve hiç şüphesiz kendinde muhkem bir karşılığı vardı.

Mustafa Kemal'e hilafeti de devralmasını söyledi

Hilafetle, din-devlet ilişkileriyle ilgili safların netleşmeye başladığı çok kritik bir zaman aralı­ğında Bediüzzaman'ın, Ankara'ya ve tabiî olarak Mustafa Kemal Paşa'ya Meclis'in şahsında salta­natı devraldığını ve biraz daha düdarlaşarak hilafeti de devralması gerektiğini açıkça söyle­mesi, bunun üzerinden siyasî ittifak ve hüsnü- kabul araması -üzerinde durulmamış bir mesele olarak- dikkat çekmektedir.

Bu ciddi destek Ankara tarafından sessiz bir eda ile ba- şüzre ediliyor fakat kendisiyle ittifaka yanaşılmıyor, Şeyh Said İsyanı'ndan (1925) sonra da bütün Tek Partili yıllar boyunca devam edecek sürgün ve gözhapsi dönemi başlıyor. İşte Bediüzzaman'ın siyasetten el etek çektiğini beyan etmesi bundan sonradır. Bu bir tercih olduğu kadar bir mecburiyettir.

Tek Partili yıllar biter bitmez tekrar siyasetle il­gilenmeye başlaması ve yine pek dikkat edilme­yen- Üçüncü Said dönemini adeta bir Demokrat Partili gibi tamamlaması, ardından takipçile­rinin söylem olarak siyasetin dışında fakat fiilen her türlü siyasetin içinde yer almaları ancak bu tarihî arkaplanla ve bu çerçevede doğru anlaşılabilir. Siyaset hem istiğna gös­terilen, hem de iştiyak duyulan bir alandır artık.
Alabileceği bir şey değil; yeşermesini ve devamını sağlaya­cak olan ancak dinî bir zemin ve manevî bir atmosferdir; namaz başta olmak üzere ibadetlere bağlılık, dua-tesbihat ve zikir, zühd, teheccüd, diğergamlık, tezkiye-i nefs, Risa- le-i Nurların müşterek okunması ve tetkiki ile kuvvetlenen kardeşlik bağlan (şakirtlik, ihvanlık), paylaşma ve muhab­bet... müsbet hareketi garanti edebilir.
Bediüzzaman'ın ifadeleriyle söylersek;

"Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir, menfî ha­reket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i ilâhiyeye [Allah'ın takdirine] karışma­maktır. Bizler âsayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ kendimi misâl alarak derim [ki]: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile [şahsiyetiyle oynamaya] karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldır­madığım birçok hadiselerle sabit olmuş. (...) Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cer- cis aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.
Evet, meselâ seksen bir hatasım mahkemede ispat et­tiğim bir müdde-i umumînin [savcının] yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararma karşı, beddua dahi etmedim. Çün­kü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tah­ribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. (...) Bazı hocaların bid'ajt] lara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. (...) Onun için kuvvetimizi dahilde sarf etmiyoruz.

Diyanet ne yapıyor?

Diyanet işleri Başkanlığı tarihinin önemli bir kısmı cemaat ve tarikatlarla, bu arada Nurculukla mücadele ile geçti dense yanlış olmaz. Şimdi Diyanet, Bediüzzaman'ın İşarâtu'l-İ'caz kitabının prova baskısını yapmış ve rivayetlere göre "paralel örgütle, yani Nurculuğun etkili bir kanadıyla mücadele yürüten Başbakana görkemli bir törende, basının önünde takdim etmiş (25 Ocak 2014, Haliç Kongre Merkezi, Yüzyılın islâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri Töreni).

Risale-i Nur cemaati de bütün versiyonlarıyla bundan çok memnun (Yandaki kupür Aksiyon'da yer alan haber, sayı: 1000,3-9 Şubat 2014, s. 12). Onlar işin sadece bir tarafına; Bediüzzaman'ın kerametinin tahakkuk etmiş olmasına yoğunlaşıyorlar. Üstad 60 küsur yıl önce Diyanet İşleri Başkanı'na şunları yazmıştı:

Bir hadise-i ruhiyemi size beyan ediyorum: Çok zaman evvel zatınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarurete binaen ruhsata tâbi ve azîmet-i şer'iyeyi bırakan fikirleriniz] benim fikrime muvafık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. 'Neden azîmetl terk edip ruhsata tâbi oluyorlar?'[resmi görev alıyorlar?) diye. Risale-i Nur'u doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat, üç dört sene evvel, yine şiddetli, kalbime, size tenkitkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki:

Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zatlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribata karşı 'ehvenü'ş- şer'düsturuyla, mümkün olduğu kadar bir derece bir kısım vazife-i ilmiyeyi, mukaddesatın muhafazasına sarf edip tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlarına ve kusurlarına inşaallah kefaret olur'diye kalbime şiddetli ihtar edildi.

Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakiki uhuvvet nazarıyla bakmaya başladım. Onun için benim bu şiddetli tesemmüm [zehirlenme] hastalığım vefatımla neticelenmesi düşüncesiyle, sizi [Risale-i] Nur'lara benim bedelime hakiki sahip ve hâmi ve muhafız olacağınızı düşünerek, üç sene evvel mükemmel bir takım Risale-i Nur'u size vermek niyet etmiştim. (...) Buna mukabil onun mânevî fiyatı da üç şeydir:

Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyanet Riyaseti'nin şubelerine vermek için, mümkünse eski hurûf [harflerle], değilse yeni harf[ler]le ve has arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyanet Riyaseti'nin şubelerine yirmi otuz tane teksir edilmektir. Çünkü haricî dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyanet Riyaseti'nin vazifesidir (...)"(Emirdağ Lahikası).
Devlet ve Diyanet böyle çalışıyor, Risale-i Nur camiası da böyle davranıyor. İkisi de halinden memnun gibi.

muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. (...) Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. îşte bu gibi hakikatler itibarıyla, bize zu­lüm de etseler hoş görmeliyiz" (Emirdağ Lahikası).

Müsbet hareketi -indirgemecilik yapmadan- bir şekilde siyaset ve devletle ilişkilendirirsek (veya siyaset üzerin­den anlamaya çalışırsak) muhalefet ve isyanı değil, itaati merkeze alan, devleti aynı zamanda manevî ve kendinde içselleştirilmiş (kutsal) bir vâkıa olarak kabul eden bir an­layış ve davranış biçimi olarak anlayabiliriz. Bu anlayış ve davranış biçimi genel manada Sünnî İslâm dünyasındaki itaat-sabır-temekkün merkezli siyasî kültürle örtüşmekle sınırlı kalmaz, aynı zamanda Cumhuriyet dönemi sağ-mu- hafazakâr-mütedeyyin kesimin devlet anlayışıyla, Anka­ra'ya bakışıyla da büyük ölçüde mutabık bir çerçeve sunar.

Bunun varacağı yer "devlet bizimdir fakat başkalarının, yetersiz kişilerin, İslâmî hassasiyeti olmayanların elinde­dir; bize ait olanı tekrar ele geçirebiliriz/geçirmeliyiz ve bu yolla bütün meseleleri çözebiliriz/çözmeliyiz" anlayışı olacaktır.
Eşref Edip'in kaydettiğine göre mektup yazarak, adam­larım göndererek kendisinden yardım ve destek talep eden, harekete katılmasını isteyen Şeyh Said'e karşı Be- diüzzaman Said Nursi şu manidar cevabı verecektir:
"Türk milleti asırlardan beri îslâmın bayraktarlığını yap­mış, çok veliler yetiştirmiştir. Bu kahraman milletin torun­larına kılıç çekilmez. Kardeşi kardeşe çarpıştırmak doğru olmaz. Böyle kötü ve sakat teşebbüslerden vaz geçiniz. (...) Tiirk milleti tarihte Îslâmın reisliğini en iyi şekilde yapmış­tır, şimdiden sonra da Îslâmın reisliğini yine onlar deruhte edecektir. Bu yolsuz hareketlerden vaz geçiniz."

» Ankara'nın siyaseti mi değişti acaba?

20 yıl öncesine gidiyoruz. Yıl 1993. Kültür Bakanı milliyetçi- muhafazakâr kesimden biri değil, İslama hiç değil; SHP'li (yani CHP'li) Fikri Sağlar. Bakanlığın Kütüphaneler Haftası münasebetiyle bastırdığı özel ve itinalı kitapçığın bir sayfası da yandaki tasarım: Vecahetli bir Bediüzzaman portresi (bildiğim kadarıyla Cumhuriyet gazetesi muhabiri tarafından mahkemeye giderken çekilmiştir) ve yanında "Saidi Nursi Hakkâri İl Halk Kütüphanesi'nde sizi bekliyor!"yazısı. Benzer sayfalar kitapları yasaklı kişilerden Necip Fazıl ve Nazım Hikmet için de yapılmış.

Niçin İzmir, Adana,Trabzon değil de Hakkâri İl Halk Kütüphanesi? Tam bilmiyoruz ama kahramanın Kürt asıllı olması üzerinden bazı tahminlerde bulunabiliriz. Adı geçen kütüphanede Bediüzzaman'ın kitapları, risaleleri var mı, onu da bilmiyoruz ama Ankara'da ve başka yerlerde birçok şeyin değiştiği açık.

Peki tarih olarak bir anlamı var mı 20 yıl öncesinin? Elbette var. Soğuk Savaş sonrası dönemdeyiz artık. Dünya bilmem kaçıncı defa başka bir iklimde ısınıyor, Ankara dışarıdan politika değişikliklerine zorlanıyor, içeriden birçok yeni şeye hevesleniyor; Türkiye'ye küreselleşme, liberal politikalar, birarada yaşama söylemleri, etnisite ve azınlık edebiyatı, diyalog çağrıları, sivil toplum sloganları boca ediliyor. Kimin üzerinden? Hem solun, hem sağın, hem de İslâmcıların... Bu edebiyatın ve söylemlerin taşıyıcıları arasında 12 Eylül askerî müdahalesinden sonra yükselişe geçen Risale-i Nur camiasının bir kanadı da var.

Muhalefet ve muffakat nerede?

Bu akış bizi ilk bakışta Bediüzzaman'ı ve Nurculuk ha­reketini muvafık ve uyum istikametinde akan bir hareket olarak görme noktasına götürebilir. Eğer öyle ise sürük­lendiğimiz bu yer muhtemelen iyi bir yer olmayacaktır, çünkü bütünüyle doğru bir yer değil. Burada soyut bir var­lık ve tasavvur olarak devlet ile (Müslüman Türk devleti ile) aktüel olarak düşünen, karar veren ve eyleyen devletin (dindışılığa yönelmiş ve adalet gözetmeyen Türk devleti­nin) aynı olmadığını, hatta birbirlerinin karşısında yer al­dıklarım hesaba katmamız lazım.

Nurculuk hareketi nedir?

Bediüzzaman ve Nurculuk hareketi Türkiye Cumhuriye­ti devletinin o gün (ve bugün) din konusunda, Türkiye'nin ve Müslümanların (elbette kendisinin/kendilerinin) yeri/ değeri bahsinde doğru ve yerinde düşüncelere sahip oldu­ğunu, buna paralel olarak münasip kararlar verdiğini, ka­nunlar çıkardığım ve hak-hukuk-ahlak gözeten uygulama­lar yaptığını kesinlikle düşünmemektedir. Nurculuğun müsbet hareket ağırlıklı da olsa muhalif ve uyumsuz tarafı buralardadır ve bu konularda ısrarlıdır, dayanıklıdır, pasif muhalefetle netice alınacağından emindir. Hem azim, gay­ret ve kendine güvenin, hem de bağırmadan, direnmeden, açıktan dışlayıcı olmadan yol kat etmenin kaynaklan bu anlayış ve tecrübelerdedir.

İmanı ve Kur'anî hakikatlar da zaten bu muhalif cep­henin söz ve ifade kılığına girmiş yapıtaşlarıdır. Çünkü bu vurgunun hemen arkasında Cumhuriyet Türkiyesi'nin, özellikle genç neslin ve yeni dünyanın, insanlığın iman ve Kur'an hakikatlanndan uzaklaştığı, ateizmin ve dinsiz­liğin arttığı, buna bağlı olarak İslâm ve Kur'an düşmanlı­ğının gittikçe kuvvetlendiği istikametinde güçlü bir fikir ve inanç vardır. Bu güçlü fikir ve inanç Bediüzzaman'ın, Risale-i Nurların ve Nurculuk hareketinin iman ve Kur'an hakikatlannı anlama ve anlatma tarzım, üslubunu ve man­tığım da büyük ölçüde tayin edecektir.
Bu alt mesele başka irtibatlı noktalan ve uzantüan da olan, aynı zamanda problemli bir alan olduğu için bu yazı çerçevesinde ele alınması mümkün değil. Fakat şu kadan- nı söyleyelim:

Bediüzzaman'ın her üç döneminde de neyi, niçin ve nasıl yazdığının reel bir zemini, bütün problemlerine rağ­men bütünlüğü olan bir kurgusu, doğruluk ve yerindelik açısmdan değilse de tutarlılık zaviyesinden bir mantığı, efsunlu ve tafsilatlı bir dili, yabana atılamayacak bir siya­seti ve hiç şüphesiz kendinde muhkem bir karşılığı vardı. Takipçileri ise onu daha ziyade zaman ve mekân üstü, her şeyi ile mutlaklaşmış ve tamamlanmış/donmuş, bütünüyle

ESkiden bunlar aynı sepete konulurdu peki ya şimdi?

Türk basınının çok yakın zamanlara kadar periyodik ana vazifelerinden biri irtica edebiyatını gündeme taşımak, bu yolla bazı isimleri ve grupları karalamaktı.Tarikatlar ve cemaatlar, bu arada Nurcular bu tür haberlerin temel malzemeleri arasında olurdu. Bazan Kur'an Kursları ve imam Hatip Okulları, bazan Diyanet, bazan MSP-Erbakan çizgisi... Gencay Şaylan'ın hazırladığı "İslâmct Akımlar Ne İstiyor?" diziyazısı bunlardan biri. Kupür oradan alınma (Cumhuriyet, 15 Ocak 1987, s. 8).

Bilmem kaçıncı defa kullanılan bu fotoğraf doğrusu güzel bir fotoğraf; 60'ların ikinci yarısından veya 70'lerden kalma. Risâle-i Nur kamplarından birinde çekilmiş. Genç şakirtler askerî bir birlik düzeninde. Başlan sarıklı, ceketleri ilikli. Taylasanlar hep sağda...
Başlıkta Nakşibendiler, Nurcular, Süleymancılar eşit mahkûmlar olarak duruyor. Yanlarına aklınıza gelen başkalarını da koyabilirsiniz. Onlar da eşit derecede tehlikeliler. Peki bugün aynı başlığı, aynı usurlarla bu rahatlıkta atabilir misiniz?

Bediüzzaman hakkında yaklaşım itibariyle müsbet fakat muhteva açısından zayıf bir kitap yazan Şerif Mardin'in aynı dönemde Nakşîleri hedef tahtası edinmesi, bililtizam AKP'yi Nakşî çizginin devamı olarak gösterme gayretine girmesi, kullanışlı ve mahkûm edici bir çerçeve olarak "mahalle baskısı"nı inşa etmesi... olup bitenlere dikkatle bakanların gözünden kaçmıyor.

Belli ki sepetler değişiyor, içine atılacak torbalar farklılaşıyor. Doğru ve yerinde bir metin olarak okuduklan için o ve ese­ri artık başka bir yere ve karşılığa tekabül etmektedir. Yal­nız önderlerine ve kitaplarına olan inanç ve itimatlarının onlara ayn bir hissiyat, güven duygusu ve mensubiyet şuu­ru verdiğinde şüphe yok. Yeterince bilmedikleri ve anlamadıklan çünkü önemsemedikleri ve emek vermedikleri- bir dünyaya hakim olabileceklerine/nerede ise hakim olduklarına inanmalan, arkası ilmî ve felsefî olarak doldurulama­mış -çünkü tahkik edilmemiş- bu güvenden kaynaklanıyor.
Hem avantajlan hem dezavantajlan... Avantaj çünkü hareket kabiliyetlerini ve iş yapma kapasitelerini, nihaî olarak başanlanm artınyor; dezavantaj çünkü kullanılma ve operasyona maruz kalma oranlanın yükseltiyor, başan- nın tanımını ve değerini muğlaklaştınyor.

Muhtasar da olsa rehberi bu kısa yazıyla bitirmek elbet­te mümkün değil(di). Ancak iki nokta üzerinde durabildik. Belki her zamankinden daha fazla bugünlerde bir miktar daha bu meseleyedevam etmek gerekecek.

SİYASET Kategorisindeki Diğer Haberler