29 Mart 2017 Çarşamba
  • Altın146,677
  • BIST89.371
  • Dolar3,6426
  • Euro3,9175
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,5241
  • İstanbul18 °C
  • Ankara17 °C
  • İzmir20 °C
  • Konya15 °C
  • Adana24 °C
  • Antalya19 °C
  • Diyarbakır18 °C
  • Bursa20 °C
  • Kayseri17 °C
  • Kocaeli18 °C
  • Şanlıurfa19 °C
  • Gaziantep18 °C
  • İçel21 °C
MONARŞİK AVRUPA’YA DEMOKRASİ GÖTÜRECEĞİZ
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Son günlerde, boğazınızda bir bıçak hissettiniz mi
Son günlerde, boğazınızda bir bıçak hissettiniz mi
Son günlerde, boğazınızda bir bıçak hissettiniz mi
30 Mart 2008 / 11:40 Güncelleme: 00 0000 / 00:00

Son iki hafta içinde 3 kadın çocukları tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Türkiye Ergenekon çetesi, parti kapatma haberleriyle boğuşurken bu korkunç cinayetleri belkide fazlasıyla irdelemedi. Yazarlarımızdan Selahattin Serçe   yüreğimizi deirinden sarsan anne cinayetlerini bir gazeteci duyarlılığıyla kaleme aldı.


Anne kokusu ve boğazımızdaki bıçak


Son günlerde, boğazınızda bir bıçak hissettiniz mi?



Hissetmemiş olabilirsiniz.



Ama haberiniz olsun, hepimizin boğazında bir bıçak geziniyor.



Ha kesti ha kesecek.



Hayır hayır, devletin derinlerine çöreklenmiş terör odaklarının Türkiye’nin boğazına dayadığı bıçaktan sözetmiyorum. Bu da bir gerçek elbet; Ergenkon terör örgütü ve türevleri devletimizin, toplumumuzun boğazına bıçak dayadı. Hatta kaç kez boğazımızı kestiler bile.



Lakin benim sözettiğim daha başka.



Ankara ve Konya’da iki genç kız, boğazımızda gezinen tek bıçağın bu olmadığını gösterdi.



Devletin derinliklerinden de karanlık, daha derinlerde bilenen başka bıçaklar da olduğu gerçeğini.



Üstelik örgütü yok; ne bir numarası belli ne iki numarası.



Kabil’in Habil’i öldürmesinden beri süren bir karanlık.



***



Önce Ankara’da 21 yaşındaki üniversite öğrencisi bir genç kız, tıp profesörü olan annesini boğazını keserek öldürdü.



Bir gün sonra, bu kez Konya’da 33 yaşındaki bir başka kız, aynı şekilde annesini boğazladı.



Gösteri çağının bir gereği olarak, yaşananları tıpkı bir Anthony Hopkins filmi seyreder gibi izleyip “evladın böylesi” serzenişinin ötesine geçmedik belki. Oysa yaşananlar bir film ya da gösteri değil.



Üstelik o bıçak yalnız iki annenin de değil hepimizin boğazını kesti biraz. Bunun farkında mıyız?



Onlar da hepimiz gibi çocuklarının dünyaya gelişinde tarifsiz duygular hissetmiş, hiç bir terazinin tartamayacağı sevgilerle bağırlarına basmış, kirpikleri birbirine değmeden kaç geceyi sabah etmiş, ilk adımlarda güven veren, ilk binilen bisikletin selesinden tutan el olmuşlardı.



Her anne gibi, onları taşırken şişen karınlarından gizli bir gurur duydular, bebekleri azıcık ateşlense sanki onlar tümden yandılar.



Ve o bebekler, bir gün bıçak olup boğazlarını kesti.



Peki, sorun yalnız annesini kesen kızlar mı? Töre bahanesiyle kendi kızlarını zehirleyen babalar, cinnet kisveli aile katliamları bizim toplumumuzda değil mi?



Nasıl oluyor da annelerini boğazlayan evlatlar, evlatlarını katleden ebeveynler yetiştiriyoruz? Bu ruh hali, toplumsal ve bireysel dünyalarımızın hangi karanlık dehlizlerinde şekilleniyor?



Bütün bu sorulara cevap aramak, yaşananların hangi derin histerilerden beslendiğini sorgulamak için faciaların ayyuka çıkması mı gerekiyor?



***



Çocukluğum köyde geçti.



Koyun sürüleri, sabahın erken saatlerinde otlatmaya götürülürken, yeni doğmuş kuzular ağılda kalır. Kuşluk vakti sürü otlaktan döner ve ağılın kapıları açıldığında, ince ve kalın sayısız “mee” “mee” sesleri arasında, onlarca kuzu ve koyun bir anda bir birine karışır, ortalık ana baba gününe döner.



Tam bu sırada, beni çok şaşırtan bir şey olurdu hep; bu yoğun karmaşada körpecik kuzuların annelerini bulması en fazla 15 saniye sürerdi. Bu şaşkınlığımı gideren ise rahmetli babam oldu. Meğer kuzular gözleri hiç görmese bile kokusuyla annelerini hemencecik bulabilirmiş.



Yeni doğmuş bebeklerin de, anne ve babasını ilk başlarda yalnızca kokularından tanıdıkları, zamanla buna işitme ve görmenin eklendiği biliniyor.



Belki bu yüzden yılda bir kez de olsa başka bir şehirde yaşayan annemin elini öperken, onun kokusunu içime çekmek benim için hep özel olmuştur.



Acaba, annesini boğazlayan kızlar da onları kokluyor muydu? Acaba koklasalar yine de öldürürler miydi!



Sorular o kadar çok ki! Kozmetik çağının anneleri ne kadar anne kokuyor mesela, bu da ayrı bir soru!



Ya siz, siz en son ne zaman kokladınız annenizi?



Ve onlar anne gibi kokuyorlar mıydı?



Sorup durduğuma bakmayın. Amacım peşpeşe sorular sıralamak değil. Düşünüyor, arıyorum sadece.



Düşünmeli ve aramalıyız çünkü.



Bu denli inanılması güç vahşetlere sürüklenebildiğimize göre, bir şeyleri yitirmiş olmalıyız. Ya Kabil’in yitirdiğini bulup Habil olacağız ya da Habil’in bulduğunu yitirip Kabil.



***



Ankara ve Konya’daki son iki olayda, ortak olan ve olmayan yanlar var.



Ortak yanları, her iki ailenin de parçalanmış aile olması. Demek ki, anne ve babalar ayrılınca, çocukların nasıl bir karanlığa düştükleri özenle irdelenmeli. Bütün parçalanmış ailelerde böyle şeyler mi yaşanıyor? Yaşananları sadece buna dayanarak izah edebilir miyiz? Elbette ki hayır! Ama alakasız olduğunu kim söyleyebilir!



Önümüzdeki iki örnek, ailelerin ekonomik ve sosyal düzeylerinin de faciayı izah etmeye yetmediğini gösteriyor. Çünkü, Ankara’da öldürülen anne bir tıp profesörü, katil kızı ise bir üniversite öğrencisi. Konya’daki aile ise ayrıntılarını bilmiyoruz ama görüldüğü kadarıyla geleneksel değerler çerçevesinde yaşayan bir aile.



Kısaca, birini modern diğerini geleneksel aile olarak kabul edebiliriz. Ama ikisinde de aynı facia yaşanıyor. Öyleyse, sırf bunlara bakmak bizi bir yere kadar götürse de sorunu anlamamıza yetmeyecektir.



***



Son yıllarda, hemen her kesimden yetişen gençlerimizin, daha bencil, daha keyfine düşkün, daha sorumsuz ve duyarsız olduğu yönünde yaygın bir kanı var.



Bu yaftayı tek başına gençliğin üzerine yıkmak elbette ki hakkaniyetle bağdaşmaz. Çünkü, gençlerimiz sonuçta bu toplumun bir parçası.



Modern toplumların temel sorunları, moderniteyi geriden ve hele de onun ekonomik, sosyal, eğitim ve teknik temellerinden yoksun olarak takip etmeye çalışan bizim gibi toplumlarda katlanmış olarak ve daha derinden yaşanıyor.



Uzun yıllardır bir geçiş toplumu olarak adlandırılan Türkiye, toplumu çok da fazla gözetmeyen, yanlış projelendirilmiş siyasal, ekonomik ve sosyal projeler yüzünden bir türlü bir yere geçemedi. Bu yüzden de hemen her alanda travmalarla boğuşuyor. Köklü moral değerlerinden kopan toplum, kendine yeni ve sağlıklı bir sosyal izafiyet çerçevesi kuramadığı için adeta ortada kala kaldı.



Yaşadığımız hemen her şeyin altında buradan kaynaklanan nedenler yatıyor. Çocuklarımızın ebeveynlerini boğazlayacak hale gelmesine de kuşkusuz bu çerçevede ve çok yönlü olarak bakmalıyız.



İnsan-eşya, insan-insan ilişkilerinde birey ve toplum olarak nasıl bir pozisyon alıyoruz sorusuna yanıt bulmak zorundayız. Çünkü temel psikolojik ve sosyolojik kimliklerimiz bu minval üzerinde şekilleniyor.



Ailelerimizin çocuklarını onları hangi saiklerle yetiştirdikleri çok önemli.



Bencillikle suçladığımız çocuklarımızın paylaşımcı olmaları için ne yapıyoruz?



Her istediklerini vererek sadece “almaya” koşullandırdığımız çocuklarımıza kötülük ettiğimizi anlamak için illa “canlarımızı almak” için karşımıza dikilmelerini mi beklemeliyiz!



Üç ayda bir cep telefonu değiştirmelerini anlayışla karşıladığımız çocuklarımızın, dostlarını yılda bir, sevgililerini iki yılda bir değiştirmelerine, eşlerinden de 5 yılda boşanmalarına neden kızıyoruz ki?



Her şeyi çarçabuk tüketmeye alıştırdığımız çocuklarımızdan, bizi tüketmemelerini isteyebilir miyiz?



Kendisinin bir takım elbisesi varken çocuğuna 3-5 takım elbise alan ebeveynlerin, daha sonra çocuklarını “anlayışsızlıkla” suçlamaya hakları var mı?



Çocuklarına düşünmeyi ve karar vermeyi yasaklayarak onlar adına her türlü kararı kendileri veren anne babalar, bu kararın sonuçlarına katlanmak istemediklerinde onlara ne diyebilir ki?



Eğer çocuklarımızın bizlerden koparak kendi dünyalarına çekilmelerinin getireceği risklerden korkuyorsak (ki korkuyoruz) onların iç dünyalarında daha fazla yerlerimiz olmalı. Bunun için de, insanlık varolduğu günden beri değişmeyen, sıradan insani paylaşımlarımızı artırmalıyız.



Onları, gelişmiş teknolojinin mekanik ilişkilerine, bilgisayar başına mahkum etmeyin.



Masallar anlatın mesela çocuklarınıza. Hatta onların size anlatacağı masalları dinleyin.



Onlara “bir yerlerden bir şeyler almak” yerine, kendi ellerinizle bir şeyler yapın. Dünyalarında dolaysız olarak sizin ellerinizden çıkmış bir şeyler bulunsun.



Anneler, çocuklarına kazak, atkı, bere örün. Konfeksiyon mağazalarından alınan kıyafetleri çocuklar yalnızca bedenlerine giyer. Annelerinin diktiği, ördüğü giysiyi ise, farkında bile olmadan hem bedenlerine hem ruhlarına giyerler.



Marketten alınan her gıda (zaten çoğu boyalı ve yarı plastik) fizyolojik olarak besler. Ama, annelerin yaptığı reçeller ruhları da besler. Çocuklarınız, aileniz için reçel yapın.



Artık hepimiz kendi yaptığımız evler yerine, müteahhitlerin yaptığı evlerde oturuyoruz. O yüzden “ev” kavramı, ruhsal dünyamızda sanki bizim değilmiş gibi iğreti duruyor. Hiç değilse evlerinize kendi ellerinizle bir şeyler yapın. Çocuklarınızı odalarını ellerinizle boyayın, dekore edin, oraya kendinizden katabildiğiniz ne varsa katın. Ki, çocuklarınız “boyacının” boyadığı, “dekoratör”ün düzenlediği odalarda değil, “babalarının” boyadığı, düzenlediği odalarda geçirsin gününü. O zaman o odada gözlerin görmediği ama ruhları saran bir derinlik, insanları birbirine bağlayan bir bağ ortaya çıkacaktır.



Bahar geliyor. Alın çocuklarınızı. Onlarla ağaçlar dikin. Tabiat, siz ve çocuklarınız arasında özel bir çağrışım bağı kurulsun.



Allah’ın huzuruna çıkmak için dip odalara çekilmeyin. Çocuklarınızla birlikte dua ve ibadet edin.



Dar dünyalardaki cücelikleri devleştirerek bocalamamaları için, sonsuz bir evrende yaşadıklarını kavramalarına yardımcı olun. İnsanlığın kadim ve evrensel değerlerini öğretin ki, daralan ve kendilerini de daraltan dünyaları, bu evrensel bakışla kainat kadar sonsuzlaşsın.



Ailenizde özel paylaşım anları olsun. Günlük olarak çocuklarınızın da aktif olarak katıldığı, kendisinin ciddiye alındığı konuşmalar yapın.



Hem sizin hem onların ruhlarınızı, zihinlerini açacak paylaşımlarınızı artırın. Özel dünyalarında yeriniz olsun. Ama bir işgalci gibi değil, en kadim dost gibi.



Engin bir çınar olun onlar için, her zaman gölgenizde güven ve serinlik duyacakları. Ama dikkat edin, budaklarınız batmasın.



Koklayın onları sık sık. Onlar da sizi koklasın.



Peki, bütün bunlar boğazlarda gezinen bıçaklardan kurtulmayı garanti ediyor mu?



Belki hayır, ama hiç değilse bir şeyler yapmış olursunuz. İyi bir şeyler.



Oları Habil yapmaya çalışan bir Adem olmaya yönelik şeyler.



Adam gibi şeyler.


Selahattin Serçe KANAL A HABER

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler