YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
PKK ve arkasındaki "stratejik beyin kanlı eylemi n
PKK ve arkasındaki "stratejik beyin kanlı eylemi n
PKK ve arkasındaki "stratejik beyin kanlı eylemi n
08 Ekim 2008 / 09:17 Güncelleme: 00 0000 / 00:00

Yarın yapılacak Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısında nasıl kararlar alınacak bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz.


Geçmişte bu tür önemli kararlar, toplantılar, siyasî hamleler vs. öncesinde muhakkak "kör" terör devreye girdi/giriyor. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Sadece geçen yıl bu vakitlerde yaşananlara bakmak yeterli.


Zaman gazetesi yazarlarından Mehmet Yılmaz, yarın yapılacak Terörle Mücedele Kurulu Toplantısı öncesi kritik ayrıntıların altını çizdi. İşte o yazı...


Hükümet bu tuzağa düşer mi?


Her terör eylemi özü itibarıyla siyasîdir. Verdiği mesaj da öyle... Terör örgütleri, gerçekleştirdikleri kanlı eylemlerle yerel ve küresel siyasi dengeleri değiştirmek isterler.


Tabir-i diğerle yeni denklemler kurulurken veya eski ittifaklar bozulurken sahneye çıkarlar ve bu rolü oynarlar.


PKK, sahip olduğu özellikler açısından bu kategoriye giren örgütlerden biri. Kanlı eylemlerini hep "siyasi" mülahazalara göre gerçekleştiriyor. Öyle olduğu için de varlığını 24 yıldır sürdürüyor. Şüphesiz PKK'ya arka çıkan, onu sevk ve idare eden "stratejik beyin" de...


Bu açıdan bakıldığında Şemdinli'deki Aktütün Karakolu'na yapılan baskının siyasî bir amacı olmadığını söylemek safdillik olur herhalde.


Peki, o amaç ne/neler olabilir?


PKK'nın ve arkasındaki güç merkezinin birçok "iç" ve "dış" siyasi hedefi olduğunu söylemek mümkün.


Mart 2009'da yapılacak yerel seçimler...


DTP'nin Anayasa Mahkemesi'nde görülen kapatma davası...


Geçen yıl sınır ötesine askerî harekât izni veren tezkerenin yenilenmesi...


Hükümetin Doğu ve Güneydoğu'ya yönelik yatırım politikaları...


Türkler ile Kürtler arasında şiddete dayalı çatışma çıkarılması...


Genelde Irak yönetimi, özelde Kuzey Irak'taki yerel Kürt grup liderleri ile Türkiye arasında kurulan sıcak diyalog zemininin ortadan kaldırılması...


ABD ile Türkiye'nin bir menfaat savaşı içine düşürülmesi...


Önem sırasına göre bu liste daha da uzatılabilir. Fakat konumuz bu değil. Çünkü Türkiye'de "baskın" haberi kamuoyuna duyurulduğu andan itibaren yukarıda zikrettiğimiz konular tartışılmıyor gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında.


Ne konuşuluyor peki?


-Terörle Mücadele Yasası'nda birtakım değişiklikler yapılması...


Askerler de siviller de bu konu üzerinde odaklanmış durumda.


-Avrupa Birliği ile uyum yasaları çerçevesinde yapılan yasal değişikliklerden geri adım nasıl atılabilir?


-Demokratik bir ülke olmak için genişletilen bireysel hak ve özgürlükler yeniden kısıtlanabilir mi?


-Olağanüstü hâl yönetimi ilan edilmeden "olağanüstü hâl yetkileri" yasal zeminde tekrar elde edilebilir mi?


Bunları tartışıyoruz bugün.


Askerler, yaptıkları her konuşmada bir vesileyle sözü buraya getiriyor ve yasal değişikliklerin terörle mücadele konusunda ellerini kollarını bağladığını söylüyor.


Meselenin "kuvveden fiile" geçtiğinin bir delili, kamuoyunun Aktütün'e baskın düzenlendiğini öğrendiği gün Vatan gazetesinde çıkan bir haberdi. Nitekim bu haberin muhtevası daha sonra Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tarafından da teyit edildi.


Bakan Şahin, terörle mücadelede "yetki artırımı" isteyen askerin beş talebinden ikisi konusunda mutabakat sağlandığını açıkladı, Başbakan Erdoğan'ın "terör" konusunu ilgili bakanlarla görüşmesinden önce.


Olağanüstü hâl (OHAL) dönemini hatırlatan bu isteklerin başında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yakalama, arama ve el koyma konularında polis ile jandarmaya tanınan yasal yetkilerin "düz ordu birliklerine" de verilmesini istemesi geliyor.


Değiştirilmesi talep edilen düzenlemeler arasında Polis Vazife ve Selâhiyetleri Kanunu'na 2007 yılında eklenen bazı maddeler var.


Mesela...


Araçlar aranırken, yasadaki "görünmeyen bölümlerin açılması istenemez" bölümünün değiştirilmesi gibi...


Haneleri arama, şahısları durdurup kimlik sorma ve üstlerini arama yetkisini hâkim ya da savcı iznine bağlayan hükmün kaldırılması gibi...


Operasyonlarda jandarmanın polisin görev alanında arama yapma yetkisinin olmasını istemesi gibi...


Aktütün Karakolu'na yapılan saldırı, sebep-sonuç ilişkisi bakımından analiz edildiğinde karşımıza çıkan manzara şimdilik bu...


Askerî açıdan alınan ya da alın(a)mayan tedbirler, eksik teçhizat, muharip gücün mücadele kapasitesi, istihbarat zaafiyeti, emir-komuta zincirindeki ihmaller gibi başlıklar çok "cılız" gündeme getirilirken, terörle mücadele için yasal değişiklikler yapılması sürekli ön plana çıkarılıyor.


Acaba neden?


Ortada 17 şehit cenazesi dururken bu istifhamın ortaya atılmasını yadırgamamak lazım. İnsanların içini kemiren şüphenin temelinde "acı" hatıraların izleri var çünkü...


Yarın yapılacak Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısında nasıl kararlar alınacak bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz.


Geçmişte bu tür önemli kararlar, toplantılar, siyasî hamleler vs. öncesinde muhakkak "kör" terör devreye girdi/giriyor. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Sadece geçen yıl bu vakitlerde yaşananlara bakmak yeterli.


Hatırlarsanız 2007'de Çankaya'ya kim çıkacak krizi yaşandı. 22 Temmuz'da yapılan seçimle bu bunalım atlatıldı. Herkes tam nefes alacağız derken Türkiye birden türbülansa girdi.


Hükümete yönelik ikili kıskacın bir ucunda anayasa değişikliği (üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması) havucu, diğer tarafta PKK sopası vardı. Netice itibarıyla birincinin ulaşacağı son nokta AK Parti'nin kapatılması, diğerininki de AB çerçevesinde genişleyen özgürlük alanının daraltılmasıydı.


O dönemde gazeteciler, yazarlar, uzmanlar sınır ötesi harekât için hükümetin askerlere yetki vermesini tavsiye ediyorlardı. Gerekçe olarak da artan terörü gösteriyorlardı. Şimdi olduğu gibi...


Halbuki hadiselerin seyri hayli ilginçti.


29 Eylül 2007 tarihinde Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde PKK'lı teröristler, içinde korucu ve köylülerin bulunduğu minibüsü otomatik silahlarla taradı ve 7'si korucu 12 kişiyi katletti.


Bu olaydan bir hafta (7 Ekim) sonra PKK, bu kez Gabar Dağı'nda operasyon yapan time saldırdı. 13 Mehmetçik şehit oldu. Hükümet için tezkereyi çıkarmak kaçınılmaz hale gelmişti artık.


17 Ekim'de sınır ötesi harekât için orduya yetki veren karar Meclis'ten geçti.


Dört gün sonra sahneye yine PKK çıktı. 21 Ekim'de Dağlıca Karakolu'nu basıp 12 askerimizi şehit etti. Haber, halkın yeni cumhurbaşkanını halkın seçip seçmeyeceğini kararlaştırmak için sandık başına gittiği vakitlerde duyuldu.


Sonrasını biliyorsunuz. TSK, havadan Kuzey Irak'taki PKK inlerini bombaladı. Kış ortasında kara harekâtı düzenledi.


Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 14 Mart 2008 tarihinde AK Parti hakkında kapatma davası açtı.


"Bu kadarı da tesadüftür canım!" dedirtecek mezkûr gelişmeleri hatırlayınca şu iki soru insanın zihnine "kıymık" gibi batıyor işte:


-PKK ve arkasındaki "stratejik beyin" hangi "siyasi" amaçları için Aktütün Karakolu'na saldırdı ve bu kanlı eylemi niçin gerçekleştirdi?


-Bu saldırıyla 20 Ekim'de başlayacak olan Ergenekon duruşması arasında doğrudan bir bağlantı var mı acaba?


Bu soruların cevaplarını hadiseler arasındaki sebep-sonuç ilişkisinden yola çıkarak şöyle cevaplamak mümkün:


-PKK, bireysel hak ve özgürlükleri genişleten Terörle Mücadele Kanunu'nun mevcut halinden memnun değil. Yasada temel bazı değişiklikler yapılmasını istiyor.


-Doğu ve Güneydoğu Bölgesi'nde uzun yıllar uygulanan OHAL yönetiminin kaldırılmasından rahatsız. Bu yönetimin yeniden gelmesini istiyor.


-Terörden bıkan bölge halkının devletin yanında yer almasından kaygılı. Devletle milletin arasını açmak için şiddeti tek çıkar yol görüyor.


Türkiye'nin demokratik hukuk devleti olma yolunda attığı adımlardan, sivil inisiyatifin ülke yönetiminde söz sahibi olmasından PKK'nın rahatsız olması gayet normal. Anormal olanı ise terörle mücadele edeyim derken Türkiye'nin başına musallat olan bu belayı sadece "güvenlik" meselesine indirgemek.


Geçmişte defalarca yaptığımız bu hatayı tekrarlamak PKK'nın varlığını sürdürmesine yardımcı oluyor. Olmakla kalmıyor onun amacına ulaştığını gösteriyor. Hal böyle olunca da örgüte katılımlar sürekli devam ediyor.


Asıl niyetleri ne Kürt halkının dertleri ne de bölgenin geri kalmışlığı olan PKK'nın ve arkasındaki güç merkezlerinin tuzağına bir kez daha düşmemek için hükümetin çok dikkatli olması gerekiyor. Başbakan Erdoğan ve kurmaylarının yarın muvazzafların kendilerine sunacağı dosyaları okumadan önce emekli komutanların geçen yıl dile getirdikleri özeleştirileri dikkate almasında fayda olduğunu düşünüyorum.


Gazeteci Fikret Bila'ya konuşan komutanlar meselenin sosyolojik boyutuna dikkat çekerek o dönemde yapılan "bariz" hatalardan bahsetmişlerdi, PKK terörünü değerlendirirken... OHAL'e geçişle birlikte Güneydoğu'da bir yetki karmaşası yaşandığını, emir-komuta zincirinin karıştığını, bunun da terörle mücadeleyi olumsuz etkilediğini söylemişlerdi.


Onlara göre PKK sorunu sosyal aşamada çözülmeliydi. Sanırım en acı itirafı da 12 Eylül 1980 tarihli askerî darbeyi yapan Kenan Evren yapmıştı: "Kürtçeye ağır yasak koyduk ama hataydı."


PKK terörü bu ağır hatalardan beslendiği için bugüne kadar varlığını sürdürmeyi başardı. PKK'nın ekmeğine yağ sürecek "yeni" hatalar yapma lüksüne kimse sahip değil artık. Ne askerler ne de siviller. Umarız hükümet bunun farkındadır. Bu kez hem terör örgütü PKK'yı hem de arkasındaki "stratejik beyni" alacağı kararlarla şaşırtır.



MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler