YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Özal'a Suikastı Ulaştıramadan Öldürüldü
Özal'a Suikastı Ulaştıramadan Öldürüldü
Özal'a Suikastı Ulaştıramadan Öldürüldü
13 Mayıs 2008 / 22:10 Güncelleme: 13 Mayıs 2008 / 00:00

Merhum 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile ilgili en çok merak edilen konulardan biri, Şüphesiz ölümüdür… “Özal Öldürüldü mü?” Sorusu zihinlerde şüphe uyandırmaya devam edecektir. Biz de Cumhurbaşkanlığı döneminde, Özal'ın danışmanlığını yapan Verso Başkanı Stratejist Erhan Göksel'le bu konuyu konuştuk.


Sizce Turgut Özal Öldürüldü Mü?


Özal'ın vefatında bazı “tıbbi hikayeleri”,  iddiaları duyduğumda şüphelerim oluştu. Ancak tam olarak inanmamıştım. Turgut Bey'in sağlık durumunun bozuk oluğunu bildiğim için ve tıp kökenli olduğum için ilk yıllarda doğrusu sadece kuşku olarak kalmıştı benim için. Fakat tarihsel olaylara sonradan baktığımda, ortaya çıkan tablo benim bu şüphemi kanaate çevirdi.


1990'da duvar yıkıldıktan, Sovyetler dağıldıktan sonra, Türki Cumhuriyetlerin tamamı Özal'ın müthiş etkisi altına girmişti. Hepsinin liderlerinin Özal ve Türkiye ile çok yakın ilişkileri vardı. Özal'ın ölümüyle Türki  Cumhuriyetler Türkiye'den koparak tekrar Rus sistemine bağlandılar. Azerbaycan biraz ortada kaldı. Demokrasiyi tanımadıkları  için, komünist bir toplumdan ortaya çıkan bu yeni devletler, eski liderleri tarafından yönetilmeye  devam etmişlerdi. Yeni kurulan küresel dünyayı Özal'dan öğreniyorlardı. Doğal olarak da Özal'ın vizyonundan ve Onun uluslararası ilişkilerinden  müthiş etkileniyorlardı. Tüm bunları ben yakinen yaşadım. Nitekim benim daha sonra Türki Cumhuriyetlerdeki bütün devlet başkanlarını yakinen tanıyor olmam Özal nedeniyledir. Sonraları hem Türki liderlerin, hem Batı dünyasındaki pek çok liderin “ilgisini” çekmemim en büyük nedenini, hep Özal'ın danışmanı olmama bağlamışımdır.


İşte Özal'ın Ölüm Sebebi…


Semra Özal'ın iddiası da zaten o yöndeydi. Turgut Özal'ın “Türk Birliği” kurma çalışmalarından dolayı öldürüldüğü iddialarını dillendiriyordu…


“Özal'ın Türk Birliği” iddiası, biraz “Turan” ve “Kızıl Elma” çağrıştırdığı için doğru bir tanım değil bence. Turgut Bey, Türkiye'yi Türki Cumhuriyetlerinin ağabeyi yapmaya  çalışıyordu. Türkiye'yi Bölgesel Güç yapmak istiyordu. Bunu o zamanki devlet başkanları Nazarbayev olsun, işte ölen Türkmen Başı olsun, Haydar Aliyev olsun, hepsi çok ciddiye alıyorlardı.  Haydar Aliyev, SSCB'nin üçüncü adamlığına yükselmiş, KGB'nin ikinci Politbüro'nun üçüncü adamı olan bir  siyasi güçtü. Onun  bile - yakın ilişkimle biliyorum - Turgut Bey'e müthiş derecede hayranlığı ve sempatisi vardı. Hatırlayın, sürekli Türkiye'ye geliyorlar ve gidiyorlardı. Turgut Bey'in ölmeden önceki son uzun ziyareti Türki Cumhuriyetlere  oldu.


Bugünden o günlere baktığımda Özal'ın ölümüyle, Türki Cumhuriyetlerin Türkiye ile olan hayallerinin tamamen ortadan kalktığını, tekrar eski sisteme farklı bir yapılanmayla yeniden entegre olduğunu görüyorum. O zaman bu iş kime yaradı? Elbette Rus Devleti'ne…


Bir husus daha var. Turgut Bey'in ölüm haberi Köşk'ten çağrı cihazıma geldiğinde, ambulans onu GATA'ya götürüyordu. O zaman cep telefonu yoktu. Araç telefonuyla korumalara ulaştığımda, ambulans Hacettepe'yi geçmiş, Samanpazarı kavşağını geçiyordu. Kalp krizi olduğu açıktı ve  GATA'ya ulaşmaya çalışıyorlardı, doğal olarak da en az 20 dakika sonra  varabilecekti. Nasıl oldu bilmiyorum, yakın korumalarını ikna ettim. Adeta emrettim. Ambulansı geri döndürüp Hacettepe'ye gitmesini sağladım. Sanırım Semra Hanım beni onaylamıştı. Çünkü, ambulansta o da vardı.


Orada olmayanlar da maalesef  hem gazetelerde hem anılarında adeta oradaymış gibi yazdılar. Ben de taksiyle Hacettepe'ye ulaştım.  Herkesin yazdığının aksine Özal Acil Serviste değil, dört kat üstteki Kalp-Damar Cerrahisi yoğun bakıma alınmıştı. Bazıları arkadaşım olan tüm nöbetçi doktorlar resüsitasyon yapıyorlardı. İlk anda üst düzeyde Başhekim olan Prof. Dr. Çelik Taşar vardı. Günlerden Cumartesi ve sabah 10 sularıydı. Kısa süre sonra rektör Prof. Dr. Yüksel Bozer ve diğer Hocalar da geldiler. İçeriye Semra Hanımdan başka kimse alınmamıştı anladığım. Ben de doktor ve Hacettepeli olduğum için girebilmiştim. Semra Hanım, aynı mekanda ama biraz uzakta “enfeksiyon koruması gereken hastalar” için olan özel camlı odada oturuyor ve sessiz sessiz ağlıyor, açık kapıdan, uzaktan eşine yapılan müdahaleyi izliyordu.


Tam o anda kalp monitörü gözüme çarptı. Tek bir kalp atışı yoktu. Çizgi dümdüzdü. Hatta elektro şoka hiç cevap vermiyordu. Semra Hanım'a gittim. Hiçbir şey demedi. Yüzüme baktığında gözlerinden Özal'ın öldüğünü anladığını gördüm.  Semra Hanım Özal'ın anısına ağlıyordu. Sevdiği insan için ağlıyordu.


Bir ara yoğun bakımın kapısından dışarı çıktım. Birkaç bank konulmuş, Yusuf Özal, Hüsnü Doğan ve kimi bakanlar üzgün oturuyor ve umutla gelecek iyi haberi bekliyorlardı. Hiç unutmam, yakın dostluğuma rağmen Yusuf Bey içerden çıkmış olduğumu gördüğü halde bana abim nasıl diye soramadı. Vereceğim cevaptan korkuyordu. Hüsnü Bey'in başı öne eğilmiş, dua ediyordu. Özal'ın tüm korumaları ve yakın personeli de oradaydı, hepsi hüngür hüngür ağlıyorlardı.


Ben o sırada koruma polisleri ile konuşma imkanı buldum. Bize Fakültede okurken her zaman ilk hikayenin en doğrusu olduğu öğretilmişti. Korumalarının  hepsinin anlattığı, Turgut Bey'in son yurtdışı gezisinde ağır ağır gittikçe çöken bir bitkinlik içine girdiğini; hatta Türkiye'ye döndükten sonra Anayasa Mahkemesi'nde bir tören için merdivenlerden korumaların koluna girerek gittiğini anlattılar. Semra Hanım da bana bir yerde asansöre binerken “Semra koluma gir” demiş. Semra Hanın o zaman onları bana anlatmıştı sıcağı sıcağına. Asansöre binmekte zorlanmış. Belki içerden de destek almış ve Özal'ı kronik olarak zehirlemiş olabilirler. Sanırım döndükten iki-üç gün sonra vefat etti.


Özal'a Ölmeden Önceki Gece Ne Oldu?


Şimdi zaten ona gelelim. Dış destek de sonuçta iç faktörleri kullanarak bu işi becerebilir…


Turgut Bey dışarıdaydı o sırada fakat yine de olabilir. Yakın çevresinde çalışanlardan birileri de olabilir. Çevresinde o kadar çok adam vardı ki… Ayrıca yediği içtiği şeye de hiç dikkat etmezdi.  Tarihe bakarsanız, bütün büyük liderler hep yakınlarındakiler tarafından, yani mahiyeti tarafından, mahiyeti içinden birileri tarafından suikasta uğramışlardır. Fatih Sultan Mehmet'i de bizzat doktoru zehirlemiştir. Burada bir konuyu daha söylemek istiyorum: Turgut Bey, döndükten sonra ikinci gece, yani vefatı öncesinde Köşk kayıtlarına gören son  benimle konuşmuş. Aramızda geçen bu konuşmayı çok sonraları hep düşündüm. Bana garip gelen bir durum vardı. Özal'ı ilk defa hafızasını karışmış görmüştüm. Adeta hafif bir bilinç bulanıklığı vardı. Beni aradığında, yarın akşam bana gel dedi. Cümleyi eksik kurmuştu ki, hiç adeti değildi. Yarın dediğinden kastı, cumartesi akşamıydı. Gayet iyi hatırlıyorum, çükü hiç aklımdan çıkmadı bugüne kadar. Önce 7'de gel dedi. Sonra …yok yok, 7'de  misafirim var… dedi, ve …8'de gel… diye düzeltti. Daha sözünü tamamlarken, yahu unuttum, İhsan Doğramacı yemeğe gelecek, sen 10 gibi gel dedi. Anında …yok 11'de gel daha iyi olur… dedi. Turgut Bey'in kafası her zaman çok netti. Telefonu kapayınca  Allah Allah dedim, yani bir gariplik hissettim o zaman. Ama o sıralar  bunu seyahatin yorgunluğuna vermiştim. Halbuki tanıdığım Özal çok uzun kıtalararası seyahatlerde bile hiç yorulmaz, kafası asla karışmaz, sabahlara kadar çalışır ve erkenden sıfır kilometre araç gibi güne başlardı.


Yani yaşıyor olsaydı cumartesi akşamı 11'de Özal'la olacaktım . Bana aynı telefon konuşmasında 3 kere randevu verirken, ertesi günün  randevu programını bu kadar karıştırıyor olması, imkansızdı. Tıpta bunun adı “zihin karışıklığı”dır. Bana çok garip gelmişti. Hiç Turgut Özal'ı böyle görmemiştim.  Daha sonraları kronik bir zehirlenmeyi hep düşünmüşümdür.


Hiram Abas Özal'a Ulaşmaması İçin Öldürüldü


İçle ilgili baktığımızda 1988'de Özal Suikastı var…


Ben  Özal'a suikast yapıldığında yanında değildim, yani danışmanı değildim. Özal bu suikast girişiminden çok sonra bana bazı olayları ve bağlantıları anlatmıştı. Olaydan epey sonra bu konuyla mı bilmiyorum ama özel olarak Hiram Abas'ı görevlendirmişti. Hiram Abas, Özal suikastını çözmek için büyük çaba harcadı ve Hiram Abas'ın suikastı, Özal'a yapılan suikastla ilgili, önemli bilgiler elde ettiğini Turgut Bey'e İstanbul'dan telefon ettikten ve yüz yüze anlatmaya geleceğini söyledikten hatırladığım  bir gün sonra, Turgut Bey'i göremeden öldürüldü. Turgut Bey bu olayı bana aynen şöyle yorumlamıştı: “Hiram önemli şeyleri çözdü ve bana anlatmasını engellemek için öldürüldü” demişti daha sonra. Turgut Bey, neleri biliyor; neleri bilmiyordu, bunu hiç bir zaman öğrenemedim.  O dönemde sadece bir kez  Turgut Bey'e ne var bu işin içinde dediğimde, “bu konuları kapat” dedi ve bu konuyu benle çok sonra sadece bir kez daha konuştu.


Önemli yerlere ulaştı belki… Üzerine gidemedi veya göze alamadı değil mi?


Emin olamam, Özal hiç kimsenin hayal edemeyeceği kadar cesurdu. Bence bilseydi üzerine cesaretle giderdi. Ya da devlete zarar vermek istememiş olabilir. Tabii ki bunlar benim tahminlerimden öteye geçebilecek şeyler değil bugün için. İlk suikast ve eğer gerçekten bir ikincisi varsa, yani öldürüldü ise, bu iki olay arasında ortak bağ veya ortak merkezler mi var; yoksa her ikisi ayrı merkezlere mi ait onu da bilemem. Bugün baktığımda bana göre ölümü dış güçlerin işiydi.


Keçeciler'in anlattığına göre de, Özal kendisine suikast yapanları biliyordu ama üzerine gidemedi. Altından çok şey çıkar diye…


Olabilir. Burada bir tek şey söyleyebilirim: Hiram Abas'ın ölümünden bir süre sonra, Turgut Bey bana bu konuyu ikinci kez açtı ve o olayla ilgili bazı bilgiler verip, fikrimi sordu. Bana aktardığı bilgilerde çelişki vardı. Okuduğu ilk raporda Hiram Abas'ı Dev-Sol'un vurduğu iddia ediliyordu. 40 yaşlarında, gözlüklü, saçı önden dökük birisinin vurduğu iddiası vardı. Şoför koltuğunun arkasındaki kapı camından, şoför koltuğunda oturan Hiram Abas'a ensesinden ateş ettiği söylendi. Görgü tanıklarına göre de, aracın önüne Hiram Abas'ın, kendisini tanıdığını düşündürten bir durum vardı. Abas'ın durarak şoför camını açtığı iddiası vardı. Özal'ın ayrı bir ekibe hazırlattığı İkinci bir rapor ise yine Hiram Abas'ın, önünden geçen birisini görüp yavaşladığı, o sırada arabanın arka yan camından ensesine ateş edildiği iddia ediliyordu. Özal ise özel bir ekibe hazırlattığı üçüncü rapora inanıyordu. Bana söylediği; “Dev-Sol'da o dönemde 40 yaşlarında kimsenin olmadığı”ydı.


Belki de taşeron bir örgüt kullanmışlardır..


Bana bu iddia zayıf geliyor. Hiram Abas çok özel yetişmiş Rambo gibi bir profesyonelmiş biriydi. Bana anlatılan… Ben kendisini hiç görmedim. Ama anlatılan Amerika'da çok özel eğitim aldığıydı. Türkiye'nin en iyi yetişmiş polisi, önüne gelen bir kasiste yavaşladığında eğer duruyorsa, Özal'ın düşündüğü gibi onu tanıyan ve duracağını bilen birisidir. Arabanın arka camından ateş ediliyor kafasına. Bana göre bizzat taşeron olarak değil bizzat işin merkezi tarafından Hiram Abas öldürüldü.  Dediğim gibi daha sonra Turgut Bey işin üzerine gitmedi.


Budapeşte'de Mesut Yılmaz'a Yumruk Attıran Kişi


Her ne kadar sonradan inkar etti ise de istihbaratçı Bülent Orakoğlu, Turgut Özal ı öldürenin adını da biliyorum dedi. Bu kişinin devletin üst düzey yönetiminden bir olduğunu söyledi…


Benim bildiğim Bülent Orakoğlu hayali kuvvetli birisidir. Tansu Çiller'i polisleştiren zattır. Tansu Hanım'ı bu tür senaryolarla korkutarak adeta teslim almıştı. Aynı şeyi daha sonra bir başkası, bu kartı Mesut Yılmaz'a karşı kullanacak ve Mesut Bey'i de polisleştirecekti. Hatta bu uğurda Mesut Bey'i ikna etmek için Budapeşte'de bir de yumruk attırarak daha ikna edici olacaklardı.


Bu senaryonun “yeni versiyon”unu bu kez de “Ergenekon Operasyonu” ile yeniden izliyoruz. Şimdi de amaç aynı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı polisleştirerek esir almak. Ancak bu sefer Başbakan'a atılan “yumruk” birileri tarafından değil, bizzat iktidara yandaş medya tarafından “sanal yumruk” olarak; adeta muhalefete ve Müesses Nizam'a atılıyormuş “imaj”ı verilerek direkt Başbakan'a atılıyor. Başbakan bu senaryonun büyüsünden erken uyanabilecek mi? Yaşayıp göreceğiz.


Burada bir hatırlatma yapıp tarihe not düşeyim: Elbette bir yığın suçlu var Ergenekon davasında. Ana tez, “Çete olmak iddiası” üzerine kurulu. Bizim Ceza Kanununda çete suçu; 13,5 yıl”dan başlar. Bakalım 13,5 yıl hüküm alan kaç kişi olacak? Birileri birkaç yıl suç alırsa bu çete değil, adi örgüt olduğunu gösterir o zaman. Bunu da çok geçmeden  göreceğiz.


Röportaj: Erol Metin / Aktifhaber  

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler