YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Nihal Bengisu Karaca ile çarpıcı bir söyleşi
Nihal Bengisu Karaca ile çarpıcı bir söyleşi
Nihal Bengisu Karaca ile çarpıcı bir söyleşi
07 Aralık 2008 / 18:52 Güncelleme: 07 Aralık 2008 / 00:00

Aktüel dergisi ve Zaman gazetesinde yazdığı yazılarıyla dikkat çeken Nihal Bengisu Karaca'dan çarpıcı bir röportaj daha...


RÖPORTAJ/MEDYATAVA


Geçenlerde Ahmet Hakan Coşkun , “Bir erkek köşe yazarının itirafları” adlı yazısında Nihal Bengisu Karaca’dan bahsetti ve onu ne kadar iyi anladığını, onun gibi yazarların yanında kendisinin ne kadar şanslı olduğunu anlattı.  Biz de bu hafta, Aktüel dergisi ve Zaman gazetesinde beğeniyle okuduğumuz Nihal Bengisu Karaca’yla medyatava için özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Kendisiyle geçen hafta  “Bursa İpekyolu Film Festivali”nde karşılaştık ve söyleşi teklifimizi kabul ettirdik. Yazdığı yazılarla  dikkatleri  üzerine çekmeyi başaran Nihal Bengisu Karaca ile medyayı, yazarları, iktidarda bulunanları, Atilla Dorsay hakkında düşündüklerini, global krizi ve yeni seçilen Amerika başkanı Barack Obama’yı, Türk solunun durumunu ve medyanın kendisini magazine  kaptırmış yazarlarını konuştuk. Sorularımızı her zamanki net bakış açısı ile yanıtlayan bu başarılı gazetecinin ülke gündemi hakkındaki fikirleri  çarpıcı özellikler taşıyor.


Yazılarınızda zekice kurgulanmış bir tablo göze çarpıyor. Kadın yazarların durumu ortada. Peki türbanlı bir kadın yazar olmanın sizce ne gibi dezavantajları oluyor?


Ortaya koyduğunuz hemen her fikrin, ürünün, yazının  başörtüsünden süzülerek, filtre edilerek alımlanması gibi bir sorunla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ne söylendiğine değil, kimin söylediğine bakarak karar veren hüküm verici bakışlar tarafından fazla ‘kolay’ bir şekilde kategorize edilmeniz söz konusu. Kategorize edilmek eninde sonunda herkesin karşılaşmak zorunda kalacağı bir durum; sürekli Marx’tan bahsedersen ‘sosyalist’ olarak tanımlanabilirsin, sürekli ‘demokratikleşme’ dersen, militarizm üzerine konuşursan kendin hakkında önemli bir bilgi vermiş olursun ya da Türkiye’nin bütün sorunlarına ‘ekonomimiz zarar görüyor’ perspektifinden bakmak da bir şekilde bir süre sonra birilerinin sizi bir skalaya yerleştirmesine neden olur.


Ama başörtülü bir yazarsanız, bazıları için bir şey söylemenize gerek yoktur yahut söylediğiniz yazdığınız her şey başörtülü olma durumu ile tartılır, ölçülür ve biçilir. Hem pozitif anlamda hem de negatif anlamda. Bunu iki kesim de yapar. Bir taraf sizi yazdıklarınızdan ötürü değil başörtülü olduğunuz için beğenir, sever, tutar. Diğeri de aynı gerekçeyle nefret eder, değersizleştirir. İlki insanın hoşuna gidebilecek bir şey gibi görünür ama değildir; uzun vadede bu iki tutum da fazlasıyla yıpratıcıdır. Neyse ki onarıcı şeyler de mevcut. Hiçbir zaman herkese eşit mesafede kalmalıyım gibi konformist hesaplarım olmadı. Ama başörtülüyüm diye de bir kampın bayraktarlığını iş edinmedim,  artık birçok kimse bunu anlamış durumda, bu sevindirici.


Geçenlerde Ahmet Hakan Coşkun itiraflarında sizden bahsediyordu. “Şu kültürel hegemonyayı öyle ya da böyle Ahmet Hakan kırıyor da, Nihal Bengisu Karaca niye kıramıyor?” Siz bu sorunun yanıtını verebilir misiniz?


Ahmet Hakan’ın yazısı benim için de sürpriz oldu;  erkek yazarların gazetelerindeki köşelerinde bırakın böyle açıktan tebrik ya da takdir ifadelerini, tarafımıza yönelmiş doğru dürüst bir eleştiri görmeye bile alışık değiliz sonuçta. Bu arada bizim uzun zaman önce unuttuğumuz üzerinde artık düşünmekten bile imtina ettiğimiz bir gerçeğe değinmiş, benim gibi yazarların belirli bir seçeneğe bağlı ve zorunlu olmasından bahsetmiş. Haklı. Şahsen Zaman gazetesinde yazıyor olmaktan memnunum ve bu gazete bana karşı hiçbir zaman “Bize mecbursun, aksi takdirde nereye gidebilirsin ki?” şeklinde bir tavır almadı. Ama ya  burada çok mutsuz olsaydım? Kaldı ki, insanın seçeneğinin olmaması, çalıştığı yerin kıymetini, değerini anlamasına bile engel olabiliyor bazen. Başlı başına, huzursuzluk veren bir etmene dönüşebiliyor. Öte yandan, tamam,  Zaman gazetesi bana böyle bir ayrımcılık uygulamamış olabilir ama yine mütedeyyin kesime hitap eden ve şu an ismini vermek istemediğim başka bir basın kuruluşunun müdürü, vaktiyle başörtülü kızların zam isteğini geri çevirirken ‘Sizin piyasa değeriniz yok!’ diyebilmişti!   ‘Neden erkek arkadaşlarımız aynı işe, bizden çok daha fazla ücret alıyorlar?’ diye soran başörtülü kızlara, başka basın kuruluşlarında işe alınmayacaklarını, dolayısıyla o işyerine mecbur olduklarını gayet kaba bir biçimde hatırlatmıştı patron. Ben oldukça şanslı biriyim ama benim kadar şanslı olmayanlar çoğunlukta. Özetle, başörtülü kadınlara kapanan kapılar sadece bu kadınları dışarıda bırakmakla kalmıyor, genellikle onların kendi fraksiyon/cemaat/grup/çevrelerinde de sömürülmelerine yol açıyor. Dindar kesime hitap eden medya kuruluşlarında da başı açık kadınlar başörtülü kadınlara oranla daha şanslı durumdalar. Ne benim çalıştığım gazetede ne  de diğer gazete/televizyonlarda ‘Başı açık giremez’ kuralı var…


Gelelim Ahmet Hakan’ın sorusuna. Evet, bu konuda dindar erkeklere uygulanmayan, ya da daha az uygulanan ayrımcı tavır, başörtülü kadınların üzerini kafadan çiziyor. Çünkü bir insanın nereden geldiğini, kimliğine, kişiliğine referans teşkil etmiş etmenleri ‘bilmek’ ayrı şey, referanslarla ilgili verileri hep diri tutan bir göstergeye sahip olmak ayrı şey. Bir kere, en basitinden, dindar erkeklerin de, dindar olmayan erkeklerin de hemen her zaman takiyye denilen bir lüksü var, başörtülü kadınların böyle bir lüksü yok. O dine, dini hayata ilişkin bir kıyafet taşımasıyla hemen dini ima ediyor, hatırlatıyor, bu da birilerine rahatsız edici geliyor. Gündelik hayatın, laiklik üzerine yürütülen tartışmalardan etkilenmesi bir neden; başörtüsünün alt sınıfa gönderme yapması ve kendisini seçkinler kulübü gibi tasarlamış kimi kuruluşların sınıfsal bakış açısı bir neden, ama asıl neden bu, ‘dine ilişkin bir göndermeyi, hatırlatmayı’ gündelik hayatın içinde istememe direnci.  Medyanın da dâhil olduğu kültür dünyası, kültür yapıcılarının egemenleri, dinle irtibatlı,  dine anlam yükleyen bir bilgilenme ve kültür edinme çabasını gayet gerici bir tavırla arkaik ilan ediyor, yok sayıyor. Dinin perspektifinin entelektüel düşünceyi zenginleştirdiğini anlamama hali var. ‘Oysa Batı’da …’ diye başlayan cümleler kurmayı hiç sevmem ama burada şart, oysa Batı’da, felsefe tarihi üzerine, antropoloji üzerine, sosyoloji üzerine bir şey söylemek durumunda olan hemen her aydın ‘din’ bilmek zorundadır, kendisi ateist olsa bile! Bizim aydınlarımız arasında ise dini bilmemek marifet. Aynı kişiler sonuçta ‘her nefis ölümü tadacaktır’ yazısından da rahatsız oluyorlar, çünkü ölüm de, kaçınılmaz biçimde dini hatırlatıyor. Ne benim çalıştığım gazetede ne  de diğer gazete/televizyonlarda 'Başı açık giremez' kuralı var… Sonuçta Ayşe Arman Zaman gazetesinde yazamamış olabilir ama Nevval Sevindi yazdı, Leyla İpekçi yazdı, Elif Şafak ve Nuriye Akman da yazmaya ve çalışmaya devam ediyorlar.


Geçen aylarda Sabah gazetesinin Pazar ekinde, Atilla Dorsay ile ilgili bir dosya yayımlandı. Bu dosyada “Dorsay'ın Kadir Topbaş'a tavrı üzücü ve elitistti” dediniz.. Atilla Dorsay denince aklınıza bu mu geliyor? Geçmişi neden deşme ihtiyacı hissettiniz?


Atilla Dorsay ile ilgili bir dosya değildi, ‘7. sanat onlardan sorulur’ başlıklı bir dosyaydı, sinema yazarlarının film eleştirisi ve sinema çevresi hakkındaki görüşlerini toparlayan bir çalışmaydı, sorulardan biri de Atilla Dorsay ile ilgiliydi.  İlgili soruyu yanıtlarken, Atilla Dorsay’ın sinema dünyası için ne kadar vazgeçilmez biri olduğunu, sinemaseverler için son derece değerli olan kitaplara imza atmış olduğunu söyledim. Ama bende snob biri olduğuna dair bir intiba bırakmıştır, bunu da söyledim, bir de örnek verdim. Geçmişi deşme ihtiyacı diyorsunuz ama sözünü ettiğim olayın olduğu tarih ile o dosyaya görüş verdiğim tarih arasında yıllar geçmiş değildi. Bir de ben bana yapılan kabalıkları gün gelir affederim, kendi meselemin kinini uzun uzun tutamam, ama başkalarına yapılan kabalıkları pek kolay affedemem. Başkasına yapılan haksızlıkların kinini gütmekten, bana yapılan kabalıkların peşinde koşmaya fırsat bulamam. Hatta komik bir biçimde, bir bakarım, benim kendisi adına kin tuttuğum adam ile kin güttüğüm adam arkadaş olmuş… Çok ders aldığım ama uslanmadığım bir huy bu. Latife bir yana, Atilla Dorsay’a kin güdüyor değilim, ama o SİYAD ödül töreninde Kadir Topbaş’a ‘size bey mi diyeyim, beygir mi diyeyim’ cümlesini sarf etmesi, bariz aşağılama ifadeleri kullanması sadece bende değil,  bir çok kimsede olumsuz duygular uyandırmış idi. Tamam Beyoğlu delik deşikti, herkesin siniri çok bozuktu ve ciddi ciddi hesap sorulabilirdi bunun için kendisine. Ama yine de  ‘Kadir Topbaş AKP’li bir belediye başkanı olmasa Atilla bey bu cümleleri bu kadar rahat kurar mıydı?’ sorusu cevaplanmaya muhtaçtı ve ben de bunu söyledim. Sinemanın politikayla iç içe geçtiği bir geceydi ve ben de bunu anımsatmaktan başka bir şey yapmadım. 


Gazeteciliğinizin yanı sıra siyaset ile çok yakından ilgili olduğunuz biliniyor. Ülkemizin şu andaki siyasi panoraması hakkında ne düşünüyorsunuz? Akp günümüz Türkiye’sine ne kadar yanıt verebiliyor?


Günümüz Türkiye’si AK Parti’ye hangi soruları sordu da yanıtını alamadı diye merak ediyorum. Bakarsanız herkes AK Parti’den şikâyetçi. Ak Parti iktidarında birçok sorun yaşandığı gerçek; ama Ak Parti’nin bu sorunlara o sorunları dile getirenlerin istediği tarzda cevap vermesi durumunda neler olurdu acaba? İşte o kısmı karışık.


  AK Parti’nin herkesi her kesimi memnun edecek cevapları vermesi halinde herhalde Türkiye bugünkünden çok daha kaotik bir yer haline gelmiş olurdu, mevcut kamplaşmalar, milliyetçi refleksler, ulusalcı hassasiyetler daha çok köpürür, normalleşmenin bir ihtimal olması bile söz konusu olamazdı gibi geliyor bana.. Çünkü bakıyoruz, Türkiye hala millet olma iradesini oluşturabilmiş bir ülke değil, kürt meselesinde hükümetten beklentiler var, ama kürt sorununda siyasi çözüm isteyenlerin bile taleplerinin sınırı muğlak.  Kürtler adına siyaset yapanların  ‘demokratikleşme’ talebinin ‘devlet’ talebini içerip içermediği bile net değil. Demokrat bireyler olarak  Kürtlerin ‘ben Kürt’üm, Türk’üm, dilimi, kültürümü korumak istiyorum’ diyebilmesinin arkasında duruyoruz, dağdakilere de af çıksın istiyoruz, bir barış imkanı doğsun istiyoruz, ama bakıyorsunuz birilerinin kutularında daha fazlası var.  Olabilir, tamam, keşke ‘devlet istiyorum’ demek suç olmasa da, herkes dilediğini açıktan söyleyebilse, ak koyun kara koyun ortaya çıksa ve demokrat kişiler, sivil toplum kuruluşları da , ‘bölünmeyi değil, sahiden demokratikleşmeyi isteyen’ Kürt vatandaşlarının yanında daha sağlıklı daha samimi pozisyonlar alabilseler. Ama durum böyle değil, ne acı ki, mecliste temsil kabiliyeti olan bir partinin dahi kendisini illegal terör örgütünden ayrıştırmayı başaramaması, hatta  deşifre olması söz konusu. Öte yandan hükümet de ‘üniter devlet’ olma konusundaki dirayetini korumak zorunda, bu dirayeti korumak ayrı şey militarist yöntemlerden yana olmak ayrı şey. Hem unutmayalım ki, milliyetçi ve muhafazakâr bir kitleyi temsil etmek, bölünme gibi ihtimaller karşısında refleks gösteren bir kitleden oy almış olmak gibi de bir durumu var AK Parti’nin. Hakeza, eşitsizler, gelir dağılımındaki adaletsizlikler meselesi de büyük oranda Türkiye’nin entegre olduğu küresel ekonomi politikalarıyla ilgili. Türkiye’nin uzun zaman önce yaptığı tercihlerle ilgili. Hadi sistemi değiştirelim, kazanımları millileştirelim, ulusal ekonomi politikalarını seçelim dediğimizde, buna itiraz edenler olmayacak mı? İran gibi ulusal ekonomi politikalarıyla yönetilen bir ülke olmak isteyen bir çoğunluk var da AK Parti bu talebe mi karşılık veremiyor? El hak Ak Parti neo liberal ekonomik süreçle ilgili bağlantı ve bağımlılığı arttırdı, özelleştirmeler ve yabancı sermaye girişinin teşviki mutlaka eleştirilebilir şeyler. Ancak girilmiş bir rotada yapılan hareketlerdi bunlar, bu rotanın faydadan çok zarar getirdiği anlaşılmışsa o zaman bu bağlamın getirdiği olumsuzluklar tartışılır ve önümüzdeki dönemde bu ihtiyaçlara cevap verebilecek bir partiye oy verilir.  Bir diğer mesele, kadın hakları. Bu konuda AK Parti ciddi şeyler yaptı aslında, şiddete karşı camii imamlarının dahi seferber edildiği bir bilinçlendirme çabası söz konusu oldu, az şey değildi. Ancak bu konuda da  bu partiden daha fazla açılım beklemek  biraz hayalcilik oluyor. Bir takım ulusalcı dengeler, kumpaslar tarikiyle bu partinin tabanına söz verdiği ‘başörtüsü meselesini’ laiklik gerekçesiyle çözdürtmüyorsun sonra da kadın hakları konusunda AK Parti döneminde geriye düşüldü diyorsun. Hem ülkenin kadınlarının %70 e yakınını başörtülüler diye kamusal alanın faaliyetin dışında bırakıyorsun hem de meclisteki kadın milletvekili oranının düşüklüğünden bahsediyorsun. Güçlülerin zayıflar, zenginlerin fakirler, erkeklerin kadınlar için fedakarlık etmeye hazır olduğu, onların avantajı için kendi konforundan kısmi tavizler verebildiği bir Türkiye’de yaşamıyoruz. Bunalımlı bir çağda yaşıyoruz. Ve bu doğrultuda Ak Parti de iktidarını büyük oranda güçlülerle, zenginlerle ve erkeklerle paylaşıyor. Kadınların ipinin sıkı tutulduğu, değerinin anneliğiyle ve evine bağlılığı ile ölçüldüğü, ticari hayatta serbesti ve ferahlık isteyen, Cuma’ya giden, çoluğu çocuğunun diskolara barlara takılmasından rahatsız olan ama bir iki kadeh çakma özgürlüğü de bulunsun isteyen erkeklerin ülkesinde, AK Parti çok da güzel temsil ediyor ülkeyi.


 


Hükümet bu global krizi iddia edildiği gibi çok az hasarla atlatmayı başarabilecek mi yoksa büyük bir kriz bizim kapımızı da mı zorluyor?


Geçici olarak atlatılabilir bu kriz. Obama’nın başkanlığının sağlayacağı psikoloji piyasalara bir rahatlama sağlayabilir vs. Ama ben yeni bir döneme girildiği kanısındayım. Kapitalizm ölmedi, kendisini onarabilir ama bu onarım da geçici olacak kanımca. Neoliberal ekonominin dolaşım sistemi bozuldu. Sermaye suretinde gezinen ticari arayüzler üzerinden para yapma sistemi ciddi yara aldı, iyi de oldu. Başka ekonomi disiplinlerine yeniden bakmak, göz gezdirmek, bu kadar kıyıcı ve vahşi olmayan ekonomi modelleri üzerinden düşünmek farz oldu. Artık egemenler bunu kendileri mi aklederler, yoksa 10-20 yıl içinde baş gösterecek yeni kitle hareketleri, direnişleri ile buna mecbur mu kalırlar, şimdiden bir şey söylemek zor.


Barack Obama’nın seçilişi dünya basınında ciddi derecede yankı buldu. Obama’yı sizin gözünüzden öğrenebilir miyiz? Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir döneme girdik.Bu yeni dönemde ülkemizi neler bekliyor?


Obama siyah olmasına rağmen seçilmiş bir adam değil, siyah olduğu için, ‘istenilen kıvamda bir siyah olduğu için’ adaylığı söz konusu olabilmiş bir adam. Zira uzunca bir süredir Amerika’nın ‘öteki’si siyahlar değil; ABD’nin ‘öteki’si Müslümanlar. Bu doğrultuda geçmişinde azıcık Müslümanlık da olan, ama Hıristiyanlığı seçmiş, lakin elbette seküler,    siyahlığı esmerlik düzeyinde,  genetik terkibi çeşitli; tipik Amerikan demokrasisinin tipik bir temsilcisidir Obama. Yıllar süren cumhuriyetçi sultasından sonra ‘tipik Amerikan demokrasisi’ bile çok şey söylüyor elbette, bu yüzden umut ediyorum ki umut vaat eder. Obama’nın Türkiye için önemi Kürt meselesi açısından olacak. Yeni dönemde ‘ne yap ne et bu sorunu çöz’ denilecektir, Türkiye bu meseleyi hem bütünlüğüne halel getirmeden, hem kürt vatandaşlarının gönlünü alıp onları razı eden yöntemler önererek hem de ‘Ya Sev Ya Terk Et’ tümcesinin içerdiği öfkenin gazını alarak çözmek durumunda. Bunu nasıl başaracak göreceğiz.


 


Türk solu denilince aklınıza neler geliyor? Sizce Türk solunu en iyi kimler temsil ediyor?


CHP’nin çarşaf açılımı söz konusu olunca kimileri ‘yeni bir sol parti kurulsa da oraya oy versek’ dedi. Bu durumdan anlaşılıyor ki ‘sol’ hala bir takım Kemalist reflekslerin doğal adresi gibi algılanıyor. Bu sol açısından üzücü. Çünkü gerçekten Sol’un gerçek önceliklerini kuşanmış hakiki bir Sol’a ihtiyaç var.  En saygın firmalar, her gün dünyayı kurtaran medya sektörü bile sendikaya üye oldular diye elemanlarını işten çıkarıyorsa, birileri hiçbir hizmet üretmeden para ve parayı temsil eden türev görünümler üzerinden sermaye yapıyor ve bu sermaye birikimi sürekli olarak gelir eşitsizliğinin derinleşmesine neden oluyorsa, öte yandan burada en büyük hezimete uğrayan namazında niyazında dinine laf söyletmeyen ve muhafazakar bir hayat tarzı süren işçiler ya da sürekli bir iş sahibi olamayan kitleler oluyorsa  bu ülkede bir sola ihtiyaç var demektir. Ancak Darwin’i değil Bağ-kur’u anlatan bir soldur ihtiyaç duyulan.  Dahası sadece proloteryayı değil, post endüstriyel toplum için son derece önemli olan kasiyerleri, kuryeleri, bilgisayar operatörlerini, tasarımcıları, muhabirleri ve şirketlerin orta kademe yöneticilerini kapsayan ‘Prekarya’ kavramını da önemseyen, dünün beyaz yakalısı olup da bugün mavi yakalılardan daha az ücret alan kesimin ihtiyaçlarına da çözüm üreten bir sol gerekiyor. Ama öncelikle, önceliklerini yeniden belirlemiş bir sol  gerekiyor. Bu ülkenin manevi, dini değerlerine Yunan mitolojisine verdiği değerin yarısı kadar değer vermeden oy alamazsın ya da bir şeyleri değiştiremezsin. Takiyye de yapmayacaksın bu arada, çünkü halkın son derece özgün samimiyet testleri var artık, devir değişti. Siyaseten doğruculuk apse yaptı, CHP dahil bütün partiler ‘sapma kredisi’ üzerinden siyaset yapmak zorunda kalıyor. Doğrucu Davut’lara ihtiyaç artıyor. Lafa ‘benim de anam başörtülüydü’ diye başlayan solculara değil, halkı karşısına alıp,  ‘Bak arkadaş’   ‘ben ateistim, ama senin inancınla bir sorunum yok. Ve eminim ki, Muhammad yaşasaydı Marx’ı en azından dinler, söylediklerinin bazısına hak verirdi, sen de bir dinle!’… diyebilecek solculara ihtiyaç duyulacak artık. Gizlemeyecek, gizlenmeyecek ve samimi olarak yoksulların, zayıfların avantajı için çalışacak olan bir sol gelmeli. Türkiye’ye özgü bir Kurtuluş teolojisi iyi olurdu, hatta olmalı. Hatta abartayım, oraya doğru gidiyoruz.


Aksi takdirde çarşaflıya takılan rozetten sıkıntı duyan solcu solcu filan değildir bana göre.



Türk basınında eskiden ‘magazin yazarı’ diye bir olgu vardı. Şimdi bazı köşe yazarları şöhret düşkünü oldular. Bir takım ünlülerle birlikte olup hayatlarını deşifre ediyorlar. Köşe yazarı olmanın kriteri mi değişiyor?


Çok fazla gazete var, çok fazla köşe yazarı var, çok fazla ünlü var, çok fazla isim var. Bu ortamda ne kadar yetenekli bir söz ya da yazı ustası olursan ol,  ismini duyurabilmen, hadi duyurdun, insanların aklında kalabilmen bir marka olabilmen hayli güç ve belli tavizler istiyor. Böyle görüntü, isim, söz yazı bolluğunda ancak her gün yazı yazabilen, bir gazetede her gün okur karşısına çıkabilen isimler sahiden ‘önemli’ adamlar olabiliyorlar.  Ancak bu da yazar açısından her gün yazacak bir konu bulabilmek gibi zorlu bir sınavla başa çıkabilmek anlamına geliyor. Sebep sadece ‘şöhret isteği’ değil, son derece basit, fiziksel nedenler de var yani. ‘Bugün ne yazayım?’ gibi dertler.  En iyi bildiği şeyi yazıyor öyle olunca da: Kendini. Hem o günü kurtarmak hem de insanların aklında kalabilecek bir şey yapmış olmak için belli bir taviz vermiş ve aslında risk almış oluyor.


3.Uluslararası Bursa İpek Yolu Festivalinde en çok hangi filmleri beğendiniz? Bu festivali nasıl bulduğunuzu öğrenebilir miyim?


Bu festivalde Antalya’ya gidemediğim ve orada izleyemediğim için benim adıma sürpriz olan filmler Dilber’in Sekiz Günü, Fırtına, Hayatın Tuzu adlı yapımlar oldu. Beklediğimden çok daha iyi çıkan filmler bunlardı. Süt ve Nokta’nın en azından sinematografik anlamda son derece yetkin olacağını hissediyordum, onlar da beni yanıltmadılar. Bu festivalde Deniz Yavuz Tunca Arslan ve ben de SİYAD adına bir ödül verdik; Fırtına ve sonunda ödüle layık bulduğumuz Dilber’in Sekiz Günü arasında epey gittik geldik. Şaşırtıcı biçimde bizim listemizin en sonlarında yer alan ‘Gökten Üç Elma Düştü’ Bursa İpekyolu film festivalinin ulusal filmleri seçmekle görevli jürisinden çıkan birinci film oldu.  Dahası bu jürinin en iyi sanat yönetmeni, en iyi müzik gibi kategorilerde de ödül vermek istediğini ama festival yönetmeliğinde bu kategorilere ödül verilemeyeceği ile ilgili bir madde bulunması üzerine bu taleplerini agresif bir biçimde ödül gecesine taşımalarını da doğru bulmadım. Fakat ödül töreni de bir skandaldı. Festival adına çıkan kişilerin ‘bu daha genç bir festival, daha çocuk bir festival, seneye daha iyi olacak’ şeklindeki laflarla bu yılın birikimine ve performansına saygısızlık etmeleri, zarfların karıştırılması, sunucuların sahneye çağırdıkları kimseler daha platformu terk etmeden yeni isimleri anons etmesi,  anons ettikleri kimselerin hangi filmlerdeki performanslarından ötürü o ödülü aldıklarını söylememeleri, ödül vermek üzere sahneye çıkan kişilerin iki laf bile etmeden ödülleri sahiplerinin ellerine tutuşturup kös kös koltuklarına geri dönmeleri başlıca sorunlar arasındaydı. Yine sahneye bir ödül vermek için çıkan Fikret Hakan’ın gelenleri ‘koyu renk takım elbise giymemişsiniz, bu sanatçılık değil aptallık görgüsüzlük’ diye azarlaması ise  ‘tüy dikti’ diyebileceğimiz bir tuhaflık oldu. Kim  Fikret Hakan’ın alkol sorununu bilmeden o gece ona böyle bir görevi uygun gördü,  akıl alır gibi değil. O kadar para harcanmış, iddialı bir salon, iddialı ikramlar, iddialı müzikler… Fakat ödül törenindeki çok basit dikkatsizliklerden, çok basit ihmallerden dolayı kötü puan aldı organizasyon. Durmadan halimizi hatırımızı soran, süper ilgili mihmandar Zülbiye’m 10 puan aldı, o ayrı.


Düşündüğünü olduğu gibi yazabilen çok az gazeteci var değil mi? Bu gazetecilere kimleri örnek verebilirsiniz?


Takip ettiğim isimleri soruyorsun sanırım. Çok fazla ismi takip ediyorum, bayılıyorum diye yazar takip etmem, son derece pragmatist gerekçelerle okurum. Şu an aklıma gelenleri zikredeyim:  Nuray Mert, Umur Talu, Haşmet Babaoğlu, Yıldırım Türker, Ahmet Turan Alkan, Ekrem Dumanlı, İhsan Dağı, Mümtazer Türköne, Perihan Mağden, Mehmet Yılmaz (Zaman’daki) Ahmet Hakan,  Abdülhamit Bilici, Mehmet Kamış,  Akif Emre, Kürşat Bumin, Ertuğrul Özkök, Serdar Arseven, Fatma Karabıyık B., Yıldıray Oğur, Leyla İpekçi, Nedim Hazar, Uğur Vardan…  Her biri farklı gerekçelerle takip ettiğim, önemsediğim isimler. Kimini uslubunu beğendiğim için, kimini fikir ve zihin açıklığından dolayı, kimini bulunduğu zeminde fark yarattığı için, kimini Türkiye’ye yön verdiği için, kimini halkın nabzının nerede attığını anlayabilmek için okurum ve faydalanırım.


 

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler