YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Kanala.com'un ilgiyle okunan yazarı Selahattin Ser
Kanala.com'un ilgiyle okunan yazarı Selahattin Ser
Kanala.com'un ilgiyle okunan yazarı Selahattin Ser
24 Ekim 2008 / 19:46 Güncelleme: 00 0000 / 00:00

Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde başörtüsü serbestisi getiren yasayı iptal etmişti; geçtiğimiz gün de gerekçeli kararı açıkladı. Ergenekon davası ise sürüyor. Kanala.com'un ilgiyle takip edilen yazarlarından Selahattin Serçe Türkiye'nin iki önemli meselesini yine kendine has üslubuyla kaleme aldı.


 


İşte o yazı...


 


Ergenekon'u ört, saçları aç


Manzara şudur:



Statüko, rüzgara karşı tükürmeye devam ediyor.



Tükürük o kadar dönüp kendi yüzüne yapıştı ki, manda gönü olsa dayanamazdı.



Ama statüko bana mısın demiyor.



Akıllara zarar tutumunu gözden geçirmeyi dahi düşünmüyor.



Aksine, bir yandan insanlık dışı dayatmalarını sürdürürken, diğer yandan bu dayatmalarına hayat alanı açmak için her yolu deniyor.



Sözkonusu olan statükonun selameti ise demokrasi, insan hakları, Parlamento birer teferruattan ibaret.



Buna, askeri darbelerle, asılan başbakanlarla, kapatılan partilerle, akıllara zarar gerekçelerle yüksek yargıdan dönen yasal düzenlemelerle defalarca tanıklık etmedik mi!



İttihat Terakki’nin Maarif Nazırı Emrullah Efendi, “şu mektepler olmasa, maarifi ne güzel idare ederdim” demişti.



Bunlar aynı anlayışa zirve yaptırdı.



Şu millet ve Meclis olmasa memleketi ne güzel idare edecekler.



Cumhuriyet de ne güzel olacak.



Ergenekon’u ne zannediyorsunuz!



Statükonun devamı uğruna demokrasiye ve insan haklarına kastetmenin adıdır Ergenekon.



Artık göstermelik demokrasi oyunlarına kanmayan milleti, terörle, cinayetlerle, fitneyle, krizle, cunta korkusuyla hizaya getirme çabasıdır.



Antidemokratik bir darbe anayasasını ayet bellemiş laik Ayetullahlar gurubu, halkın her türlü demokratik talebinin önüne set çekiyor.



Ama artık mızrak çuvala sığmıyor.



Tükenişin resmi bugün insanlık dışı iki tabloda somutlaşıyor:



Ergenekon’u ört.



Saçları aç.



***



Sözettiğimiz her iki tablo da, doğrudan temel insanlık değerleriyle ilgili.



Ergenekon, insanların yaşama hakkına da kasteden karanlık bir terör örgütü. Bugün sayısız faili meçhul cinayetin, terör olaylarının, karanlık provokasyonların, darbe girişimlerinin faili olarak yargılanıyor.



Ancak mahkeme sürecini akamete uğratmaya, büyük bölümü halen ifşa olmamış terör yapılanmasının üzerini örtmeye yönelik çabalar dikkatlerden kaçmıyor.



Başörtüsü yasağı ise insanların bireysel özgürlüklerini hiçe sayan açık hatta kasıtlı bir dayatmadır.



Milletin meclisi, milletin beklentisi doğrultusunda başörtüsü yasağını kaldıran bir Anayasa değişikliği yapıyor, 9 kişi çıkıp “bu değişikliğin yapılamayacağına” hükmediyor.



Üstelik bunu yaparken de hiçbir Anayasal yetkiye dayanmıyor.



Anayasa Mahkemesi bu kararı verirken, düzenlemenin şeklen Anayasaya uygun olup olmadığını denetleyen bir heyete gibi değil, ideolojik bir düşünce kuruluşu gibi hareket ederek, hiçbir somut nedene dayanmayan, faraziyelerle hareket etmiştir.



Bilmem kaçıncı kez, başörtüsü yasağını “nihai” karara bağlayarak, “bu konuda ila-nihaye düzenleme yapılamayacağına” hükmetmiştir.



Böyle bir kararın hukuken yok sayılması gerektiği bir yana, hiçbir akla, izana sığır yanı da yoktur.



Toplum temel ve aslında çözümü son derece basit bir sorunla sonsuza kadar yaşamaya mahkum edilmek isteniyor.



Bu saatten sonra yapılması gereken tek bir şey vardır: Bütün bunlara zemin hazırlayan 12 Eylül kalıntısı 1982 Anayasası’ndan bir an evvel kurtulmak.



Ne bu anayasanın ne de onu benimseyen/besleyen anlayışın yama tutacak hali yoktur. Meclis hiçbir surette ara çözümlerle vakit yitirmemeli, köklü değişiklikler için gereken her adımı ivedilikle atmalıdır.



Sorunları çözmemeyi, hatta çözüm arayışlarını dahi yasaklamayı dayatan bir zihniyetle uzlaşma arayışı sözkonusu bile edilmemelidir.



Bu konuda temel beklenti hükümet üzerindedir. Ak Parti’nin bu milletin umutlarını suya düşürme lüksü yoktur.



Şayet böyle bir yol seçecek olursa, demokratikleşme adına bugüne kadar atılan bütün adımlar boşa çıkacaktır. Elbet bunun da bir bedeli vardır.



***



Bilenler bilir, İsveçlilerin çok güzel bir halk destanı vardır.



Mutlu insanların yaşadığı bir kente bir gün despot bir vali atanır.



Despot vali, kendisini halka kabul ettirebilmek için akıllara gelmeyecek baskılar kurarak insanları canından bezdirir.



En son, şehrin girişine şapkasını astırır ve gelen geçen herkesin şapkasına selam vermesini emreder.



Uymayanlara ise türlü işkenceler uygular.



Ancak bir gün Willhelm Tell adında bir adam çıkagelir.



Şapkaya selam vermek gibi akıl dışı bu uygulamayı reddeder.



Askerler onu despot valiye götürür.



Zulmün ve işkencenin her türlüsünü bilen despot vali, Willhelm Tell’e kurtulmak için bir şans verdiğini söyleyerek yüz adımdan kendi çocuğunun başı üzerindeki elmayı vurmasını ister.



Wilhelm Tell, yüz adımdan elmayı ortasından vurmayı başarır.



Ancak atış sırasında elinde iki ok vardır.



Despot vali merak edip sorar:



“Neden iki ok aldın yanına?”



Wilhelm Tell cevap verir:



“Birinci ok şayet oğluma isabet etseydi, ikinciyi size atacaktım.”



Bu olayın ardından “şapkacı despot vali”nin hakimiyeti uzun sürmez tabi.



***



Kıssadan hisse:



Despot idarecilerden kurtulmak için Willhelm Tell beklemeye gerek yok.



Hatta iki ok da gerekmez.



Tek bir ok yeter.



Yeter ki nereye atacağınızı bilin.

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler