YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
İran ne kadar ikna edilmeye açık?
İran ne kadar ikna edilmeye açık?
İran ne kadar ikna edilmeye açık?
05 Temmuz 2008 / 15:40 Güncelleme: 05 Temmuz 2008 / 00:00

Her şeyden önce İran Türkiye açısından bölgesel politikalarda (Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya) her zaman için bir rakip olmuştur ve mevcut şartlar altında da olmaya devam edecektir. Tarihsel gerçeklik ve coğrafya bunu bizlere her zaman için göstermiştir. Diğer taraftan son yıllardaki yakınlaşma ve güven arayışlarının da bir gerçek olduğu ve bunun iki ülkeyi çok farklı mecralara sürükleme potansiyeli de inkâr edilemez.


İran Operasyonu: 9, 8, 7, …


“İran Sorunu”nda geri sayım başladı mı? Mevcut göstergeler ve daha önceki yazımızda ele aldığımız Ankara’daki derin operasyon, bizlere geri sayımın başladığına gösteriyor. “Büyük Satranç Oyunu”nda ABD İran’a karşı son hamlelerini yapmaya çalışıyor. Fakat karşısındaki oyuncu ne Afganistan ne de Irak…


Küresel güç mücadelesinde belirleyici güçlerden biri haline gelen İran, Yeni Büyük Oyun’da özellikle ABD ve Rusya arasındaki “örtülü savaş”ı sonuna kadar kullanmakta ve ABD’nin Afganistan ve Irak bağlamındaki projelerinin önündeki en büyük engellerden biri olarak, anti-Amerikancı blokun gözdesi olmaya devam ediyor.


Öyle ki, ABD yönetimi, Afganistan ve Ortadoğu’da İran varken herhangi bir projeyi gerçekleştiremeyeceğini artık anlamış durumda. Dolayısıyla Pentagon’un asıl ve öncelikli gündemi artık İran’dır. Bu kapsamda Pentagon açısından önünde iki seçenek son günlerini yaşıyor: “Yumuşak ikna” ya da “sert ikna” yöntemi. Washington bu iki seçenek üzerinde son çalışmalarını yürütüyor.


Eğer İran, son “barışçıl” çağrılara kulak verir ve ABD’nin istediği şartlarda Batı merkezli yeni uluslararası sistem inşasındaki yerini alır ve kendine biçilen rolü oynarsa, kendisi için bol havai fişekli bir “hoşgeldin” karşılaması yapılacak ya da stoktaki tüm Amerikan bombaları (buna küçük çaplı nükleer silahlar da dâhildir) İran’ın tepesine boşaltılacaktır. Bu durum beklenen kıyamet savaşının belki de ta kendisi olacaktır…


Nitekim, İran çevresindeki yoğun diplomasi (diğer bir ifadeyle çevreleme politikası), İsrail-Suriye arasındaki arabuluculuk rolü (bir diğer ifadeyle Suriye’nin etkisizleştirilme çabaları), Batı desteğiyle istikrarlı bir hale getirilmeye çalışılan Lübnan (ve bu bağlamda ABD ve İsrail ikilisi tarafından güçlendirilmiş bir yönetimle Hizbullah’a karşı etkili, yeni bir mücadele dönemi), Türkiye’deki istikrarsız ortam ve Ankara’da “yeniden yapılandırma” çalışmaları ve diğer taraftan, İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyelik başvurusu, Rusya’nın İran’a başta nükleer olmak üzere verdiği tam destek, İran’ın içeride merkezi gücünü arttırması ve terör örgütü PEJAK’a karşı yürütülen operasyonlar ve son olarak Ahmedinecad Yönetiminin Avrupa Birliği’ne çektiği rest; bizlere artık “İran Sorunu”nda son aşamaya girildiğini gösteriyor.


Peki, İran-ABD odaklı bu krizde küresel istikrar-barış açısından barışçıl diplomasi tamamen tükendi mi? Bugüne kadar yürütüldüğü iddia edilen gizli görüşmelerden bir netice elde edilemedi mi? Diğer taraftan, İran ne kadar ikna edilmeye açık? Gerçekten bir çözüm istiyor mu? Ayrıca, Rusya gerçekten böyle bir çözümü ister mi? Rusya’nın bu krizden beklentileri neler? Ve komşuları, gerçekte İran’ın nükleer bir güç olmasını ne kadar istiyorlar?


Sondan başlayarak bu sorulara cevap vermeye çalışalım. Her şeyden önce yakın çevresinin İran sorununa yaklaşımına baktığımızda karşımıza ana hatlarıyla:


1. Kafkasya ülkeleri;
2. Orta Asya;
3. Afganistan-Pakistan ikilisi ve daha ileride Hindistan ve Çin;
4. Ortadoğu ülkelerinin çıktığını görmekteyiz.


Birinci ülkeler grubunda İran ile tarihsel anlamda müttefik kabul edilebilecek Rusya uzantılı bir Ermenistan dışında diğer ülkelerin ciddi anlamda İran’ın nükleer ve bölgesel bir güç olmasından rahatsızlık duyduğunu görüyoruz. Bu ülkelerin başında da hiç kuşkusuz Azerbaycan gelmektedir. Orta Asya ülkelerinin Tacikistan dışında hepsi, İran’ın bölgede nüfuz arayışlarından ve güçlenmesinden rahatsızlık duymaktadır. Bu ülkelerin başında da Türkmenistan gelmektedir. ABD işgalindeki Afganistan, İran’ın son dönemde Taliban ile geliştirdiği ilişkilerden rahatsızlık duymakta, Pakistan ise son yıllarda İran ile daha yakın bir işbirliği içinde bulunmaktadır. Çin ve Hindistan açısından da İran, çok kutupluluğa giden yolda, ABD karşıtlığının son kalelerinden biri olarak kabul edilmekte ve Tahran yönetiminin içinde bulunduğu durumdan istifade bu ülke ile milyar dolarlık enerji anlaşmalarına imza atmaktadırlar.


Burada gerek Azerbaycan gerekse de Azerbaycan benzeri tepkiyi veren ülkeler açısından İran endişesinin/korkusunun nedenlerini uzun uzun sıralayamayacağım. Ama bunları:


1. Tarihsel ve coğrafi nedenler;


2. Psikolojik algılamalar;


3. ABD ile yakın ilişkiler;


4. Rusya’nın “emperyal dönüşü” ve Rusya-İran ittifakı;


5. Enerji olarak sıralayabilir ve Türkmenistan bazında bu durumu kısmen Aşkabat-Tahran arasındaki son dönem ilişkilerinde yaşanan sorunlar bağlamında somutlaştırabiliriz.


Türkmenistan ve İran arasındaki ilişkilere baktığımızda, bu ilişkilerin özellikle son dönemde iniş trendinde olduğunu görmekteyiz. Bunun nedenlerine baktığımızda karşımıza şu hususlar çıkmaktadır:


1. Türkmenistan ve Batı, özellikle de Washington ile olan yakınlaşma;


2. Türkmenistan ve AB arasındaki enerji bazlı yakınlaşma. Bu durum Tahran yönetiminde ciddi anlamda rahatsızlık uyandırmış vaziyette. Özellikle NABUCCO projesinin Hazar’dan geçirilmesi durumu, bu sorunu daha da derinleştireceğe benzemektedir;


3. Türkmenistan-Azerbaycan arasındaki yakınlaşma. Özellikle Bakü-Aşkabat’ın aralarındaki sorunu çözüp, NABUCCO projesi konusunda, Hazar sorununu kendi aralarında halletmeleri İran yönetimi tarafından hiç de istenilmiyor;


4. Doğalgazdaki fiyat artışı sorunu ve son dönemde Aşkabat’ın taleplerinin İran tarafından bir gerginlik haline getirilmesi;


5. İran’ın nükleer çalışmaları ve bölgede Tacikistan üzerinden etkinlik arayışları;


6. Tarihsel ilişkiler bağlamında yaşanılan ilişkiler, olumsuz İran imajı ve duyulan güven sorunu.


Diğer taraftan Rusya İran’ı güçlendirmek ve onu nükleer bir güç haline getirmek istemektedir. Moskova, nükleer bir İran’ı kendisine bir tehdit olarak görmemektedir. Çünkü İran’daki rejim Batı açısından bir sorun, Rusya açısından ise ABD merkezli Batı tehdidine karşı bir güvence, bir kale olarak algılanmaktadır. Bu kapsamda Rusya’nın İran’ı nükleer bir güç yapmak istemesinin nedenleri daha iyi anlaşılmakta ve bunlar karşımıza ana hatlarıyla şu şekilde çıkmaktadır:


1. Nükleer bir İran, aynı zamanda NATO’nun da büyük bir sorunu olacaktır;


2. NATO, böylece Rusya ile birlikte İran ile de uğraşmak zorunda kalacaktır. Bu durum ise Rusya üzerindeki baskıyı, yükü daha da hafifletecektir;


3. Nükleer bir İran, aynı zamanda Ortadoğu bölgesi ve Afganistan merkezli ABD projelerinin de önünde bir engel olacaktır. Bu durumda Rusya daha da rahatlayacak ve eli güçlenecektir;


4. Bölgede İran’ı kendine bağımlı bir hale getirecektir.


Peki, Türkiye İran’ı nasıl görüyor ve sorunun çözümü bağlamında nasıl bir operasyon ile karşı karşıya?


Her şeyden önce İran Türkiye açısından bölgesel politikalarda (Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya) her zaman için bir rakip olmuştur ve mevcut şartlar altında da olmaya devam edecektir. Tarihsel gerçeklik ve coğrafya bunu bizlere her zaman için göstermiştir. Diğer taraftan son yıllardaki yakınlaşma ve güven arayışlarının da bir gerçek olduğu ve bunun iki ülkeyi çok farklı mecralara sürükleme potansiyeli de inkâr edilemez. Burada, özellikle ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye dönük politikaları belirleyici olacaktır. Bundan dolayı olsa gerek, ABD yönetimi Türkiye’ye karşı “daha anlayışlı” bir politikayı icraya koymuş durumdadır. Bu kapsamda Türkiye ile yakınlaşma ve özellikle PKK terör örgütü ve Irak’ın kuzeyi bağlamında Türkiye’yi rahatlatma girişimi dikkatlerden kaçmıyor. Nitekim “Kürt sorunu ve Kürdistan” “şu an için” sorun olmaktan çıkartılıyor, “Kürt devleti” konusunda artık Kuzey Iraktakiler daha temkinli konuşuyor. Operasyonlar bu yüzden önemli bir işaret. Ayrıca Neçirvan Barzani’nin yaptığı açıklamalar da dikkat çekici. Kerkük de “şimdilik” bir sorun olmaktan çıkartılıyor. Tüm bunlar ABD’nin İran öncesi Türkiye’yi ikna etmek ve kazanmak yönünde attığı adımlar.


Netice itibarıyla, İran bölgede adeta gittikçe yalnızlaştırılıyor ve adı konulmamış de facto “Türkiye-Suriye-İran İttifakı”na da bir darbe vurulmaya çalışılıyor. Hiç kuşkusuz Türkiye bu durumun farkında, fakat Ankara’daki operasyon ve istikrarsız ortam, bir anlamda hükümetin elini kolunu bağlamış durumda. Sürecin nereye varacağı belli değil. Dolayısıyla bu belirsiz sürecin Ankara-Tahran ilişkilerine olumsuz yansıma olasılığı da her geçen gün artıyor. ABD, kendi çıkarları önündeki en büyük engellerden biri olan İran’a dönük bir operasyonun Ankara’dan geçtiğinin artık net bir şekilde farkında ve öncü operasyonu da burada gerçekleştiriyor. Bu da bize artık İran açısından barışçıl diplomasinin rafa kaldırıldığını, son seçeneğin devreye sokulduğunu gösteriyor, aynen Irak ve Saddam örneğinde görüldüğü üzere…

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler