23 Ekim 2017 Pazartesi
  • Altın152,547
  • BIST108.489
  • Dolar3,6704
  • Euro4,3242
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,8854
  • İstanbul16 °C
  • Ankara2 °C
  • İzmir8 °C
  • Konya5 °C
  • Adana18 °C
  • Antalya13 °C
  • Diyarbakır7 °C
  • Bursa9 °C
  • Kayseri1 °C
  • Kocaeli13 °C
  • Şanlıurfa12 °C
  • Gaziantep8 °C
  • İçel19 °C
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Erdoğan; Özallaşma’dan, ‘Demirelleşme’ sürecine ge
Erdoğan; Özallaşma’dan, ‘Demirelleşme’ sürecine ge
Erdoğan; Özallaşma’dan, ‘Demirelleşme’ sürecine ge
07 Kasım 2008 / 21:39 Güncelleme: 00 0000 / 00:00

Gazeteci Hasan Cemal, Başbakan Erdoğan’ın Kürt sorununa bakış konusunda ‘Özallaşma’dan, ‘Demirelleşme’ sürecine geçtiğini söyledi. TSK’nın Başbakan’ı kendi alanına çektiğini belirten Cemal “Çillerleşme sürecinin işaretlerini görüyorum” dedi.


Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal, Mirgün Cabas ve Ruşen Çakır’ın birlikte sunduğu Yazı İşleri programına katıldı.


Hasan Cemal, şunları söyledi:


“Barack Obama’dan çok şey bekliyoruz, gelecek umudu doğdu. İlk siyah başkan ama ilk büyük siyah başkan olabilecek mi? Bu daha başlangıç. Obama, Bush gibi de olabilir. Ama olur ya da olmaz demeye daha ihtiyatlı bakmak lazım. Şunu göz önünde tutmak lazım; Obama, ilk siyah olmasının aynı sıra, 1960’lardan bu yana en entelektüel donanımlı başkan oldu. İnsan hakları, ırk ayrımcılığı ya da ayrımcılık dediğiniz vakit; bunu sadece kitapta öğrenmiş değil, bunu kendi hayatında yaşamış. Siyah olduğu için de hissetmiş bir insan. O yüzden ayrımcılık, ırkçılık gibi konular onun için bir klişeden ibaret değil. Türkiye’ye döndüğünüz vakit ise Washington’daki Obama’nın farklı bir ses verebileceğini göz önünde tutmak lazım. Mesela Pazar günü Aleviler ilk defa Ankara’da sokağa çıkıyor. Ve diyecekler ki zorunlu din dersine karşıyız, Aleviliğinde okullarda okutulmasını istiyoruz. Bu dini inançla, ibadet özgürlüğüyle ilgili bir şey. Şimdi siz bunu Bush’la, Clinton’la konuştuğunuz vakit, bir kulağından girip öbür tarafından çıkar ama Obama için daha farklı bir ses verir. Çünkü o ayrımcılığı yaşamıştır ve “Neden?” diye sorar. Bu klişeler onda bir klişe olarak kalmaz. Başbakan Erdoğan’ın dini inancının Sünni boyutu ve bir yerdeki İslamcı geçmişi ağır basıyor, o yüzdende Aleviliği görmemiş oluyor.


Sen eğer Kürt meselesini bir kenara koyup, birtakım doğru adımlar atamazsan, o zaman şiddet ve PKK’nın kaybetmesi de güçleşir. O yüzden Erdoğan’ın Kürt meselesi konusunda 2005 Ağustos ayında Diyarbakır’da yaptığı ‘Kürt sorunu bizimde sorunumuzdur’ diye özetlenen konuşmasındaki muhtevayı ve hissi boyutu hayata geçirmesi lazım ki, şiddet ve PKK tecrit edilebilsin, hedef küçültülebilsin. Bunu yapmadığınız vakit, siz de Obama’nın Washington’uyla karşı karşıya kalabilirsiniz.


2002-2003’ten itibaren Recep Tayyip Erdoğan -bazı açılardan olumlu anlamda kullanıyorum- bir Özallaşma süreci içine girdi. Hem Avrupa Birliği’nde adımlar attı, hem de Kürt meselesinde adımlar attı. Bunlar PKK’yı, şiddeti tecrit edecek adımlardı. Bu Özallaşma süreciydi. 2005 Ağustos ayında da dedi ki ‘Kürt meselesi, bizim meselemizdir. Biz devlet olarak yanlışlar yaptık. Bunları da düzelteceğiz’ dedi. Bu Güneydoğu’nun ve Kürtlerin hem aklını hem kalbini çelen bir konuşmaydı. Yani ‘Özallaşma’ süreci içinde bir doruk noktasındaydı. Fakat 2005’ten sonra bu süreçte tersine bir dönüş başladı. Bence ‘Demirelleşme’ sürecine girdi bu sefer. Yani belki Fehmi Koru’nun de söylediği odur. “O ‘Bushlaşmaya’ başladı” derken, ben bir ‘Demirelleşme’ sürecinden söz ediyorum. Erdoğan, bir yerde Demirelleşme sürecine girdi. Demirel’i hatırlayın, başbakan olduktan sonraki siyaset yasaklarını kaldırarak falan gelmişti. ‘Kürt realitesi’ dedi; en uç noktaya gitti ve sorunu unuttu. Ondan sonra 1990’larda Güneydoğu ve Kürt meselesi, OHAL’ler, faili meçhuller ve olağanüstü insan hakları ihlaliyle öyle bir sürece girdi. Ondan sonra bir Çillerleşme süreci vardı. Henüz dilim varmıyor “Erdoğan, ‘Demirelleşme’den sonra bir ‘Çillerleşme’ sürecine girecek mi?” diye. Çünkü ‘Çillerleşme’ sürecinde bir şey vardır, bu söyleyeceğimi Mehmet Ağar çok iyi bilir; “Doğru Yol Partisi+Asker=İktidar” formülü geliştirilmeye başlandı. Doğan Güneş Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde de Çiller bütün bu meseleyi ‘Demirelleşme’nin bir devamı olarak aldı ve askere teslim etti.


Şimdi bu ‘Çillerleşme’ sürecinin işaretlerini de Erdoğan’da görüyorum. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un, ilk defa Bakanlar Kurulu’nda ilk defa brifing vermesi, arkasından da Başbakan Erdoğan ve bakanları alarak Eğridir’e Komando Okulu’na götürmesi... Bunlar terörle mücadele ve Kürt meselesi açısından çok ilginç. Bence Silahlı Kuvvetler, siyaseti en iyi oynayan ve bilen kurumların başında geliyor. Yani bir yerde birtakım kırmızı çizgileri var. Kürt meselesinde, laiklik konusunda kırmızı çizgileri çekiyor. Sonra da devlet içinde devlet, devlet içinde bir parti gibi izlemeye koyuluyor. Ne zamanki o kırmızı çizgiler ihlale doğru gidiyorsa, ön plana çıkıyor ‘Yapma’ diyor. Bence Başbuğ Paşa bunu çok dikkatle oynuyor. Erdoğan’ı da kendi oyun alanı içine çekmeye başladı. Ve bu da Çillerleşme süreci dediğim bu uç noktadır. Çiller, Türkiye’deki Kürt meselesini ve PKK olayını askere teslim etmiştir. Demirel ‘Kürt realitesi’ dedi, unuttu. Çiller, ‘Bask Modeli’ dedi, unuttu.


Erdoğan’ın 2005’te Diyarbakır’da yaptığı konuşmayı alıp bir daha okuması lazım. Ondan sonra da ‘Sevmeyen bu ülkeyi terk etsin’ demek gibi Almanya’da Neonazilerin söylediği, Türkiye’de MHP’nin neredeyse ağzına almayıp kardeşlikten söz etmeye başladığı bir şeyi kullanabilmesi, ‘pompalı tüfek’ sözü ki, bu bir yerde şiddete tahrik ve teşviktir ve demokratik açıdan baktığınız vakit de suça girer. Bence bu kadar vahim sözlerle birlikte Türkiye’de şiddeti ve PKK’yı tecrit etmek ve Kürt meselesinde bir şeyler yapmak mümkün değil.


Şu çok açık Bush’un Irak işgalinin yol açtığı sonuçları bütün dünya yaşadı. Bundan ister istemez dersler çıkartılması zorunludur. Ondan sonra demokrasi ihracının mümkün olmadığı, böyle silah ve namlunun ucunda demokrasi getirmenin mümkün olmadığını, özellikle Ortadoğu’da ve İslam coğrafyasında silahla birtakım işler yapmanın geri teptiğini anlamamız lazım. Obama, baştan beri Irak savaşın karşı çıkmıştı. Türkiye’ye döndüğümüz vakit, mesela ben teskereyi savundum ama savaşa karşı çıktım. Bu bir çelişki değildi. Savaşa karşı çıktım, savaşın Pandora’nın kutusunu açacağını söyledim. İşler daha kötüye gitti. Amerika, Irak’ın toprak bütünlüğünü de güvence altına alarak çekileceğini söylüyor. Ama aynı zamanda Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimi’nin de varlığını sürdürmesine de sahip çıkıyor. Türkiye penceresinden baktığı vakit; PKK ve terörle mücadele konusunda Kürt Yönetimi’nin, Amerika’nın da yardımcı olması... Bu açıdan Bush politikalarını da eleştiriyor. Bunların hepsi Türkiye açısından olumlu. Ama şunu da göz önünde tutmak lazım; Türkiye’nin Kürt Yönetimi’yle iyi ilişkiler kurması ve PKK’yı tecrit etmesi doğru bir anlayış ama bununla sınırlı kalmaması lazım. Çünkü şunu unutmayın ki; Kürt Yönetimi’nde Kürtlerin sahip olduğu haklar, Irak petrolüyle de birleşip onların hayat standardını ve seviyesini yükselttikçe Türkiye Kürtleri açısından da -daha şimdiden zaten öyle- bir cazibe merkezi haline gelebilir. Türkiye’nin bunu göz önünde tutması lazım. Yani Kuzey Irak’a baktığın zaman, sadece PKK’ya endeksli olarak bakamazsın. PKK’yı tecrit etmenin bir yolu da senin kendi sınırların içine yaşayan kendi Kürtlerinin kimlik meselelerini, insan hakları meselelerini bir yerlere getirmek lazım. Burada çok büyük açıklarımız var ve bunun Obama’ya anlatılması Türkiye için kolay olmayabilir. Güneydoğu’daki eski yerleşim yerlerinin Kürtçe isimleri Türkçe’ye çevrilmiş, bunu Obama’ya bu saatten sonra anlatamazsınız.”


 

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler