18 Aralık 2017 Pazartesi
  • Altın155,771
  • BIST109.330
  • Dolar3,8638
  • Euro4,5501
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin5,1428
  • İstanbul11 °C
  • Ankara10 °C
  • İzmir16 °C
  • Konya8 °C
  • Adana14 °C
  • Antalya17 °C
  • Diyarbakır7 °C
  • Bursa13 °C
  • Kayseri4 °C
  • Kocaeli16 °C
  • Şanlıurfa9 °C
  • Gaziantep8 °C
  • İçel15 °C
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Elif Şafağın kaleminden bir medya eleştirisi ve dedikodunun anatomisi
Elif Şafağın kaleminden bir medya eleştirisi ve dedikodunun anatomisi
Elif Şafağın kaleminden bir medya eleştirisi ve dedikodunun anatomisi
05 Aralık 2008 / 15:50 Güncelleme: 00 0000 / 00:00

Elif Şafak'ın, Tempo'daki yazısında, Medyadaki köşe yazarlarının içinde bulunduğu hal, 'Dedikoduculuk' olarak nitelendirilmiş. Peki nedir dedikoduculuk, neden medya bu halde? Elif Şafağın kaleminden bir medya eleştirisi ve dedikodunun anatomisi.


Genç kadın ve genç adam, uzunca bir süredir beraberdiler. Yan yanayken bu kadar rahat, böylesine sakınmasız olmaları bu sebepten. Birbirlerinin tavırlarını hem yansıtmakta


hem tamamlamaktaydılar. Bir gün, günlerden diyelim ki bugün, bir kafede telaşsız, rahat tavırlarla oturdular bir masaya. Garson siparişlerini alırken, gazeteleri açıp okumaya başladılar karşılıklı. Ekonomi, siyaset, spor, üçüncü sayfa, dış haberler... Derken, filanca ile ilgili bir haber ya da bir köşe yazısı çekti dikkatlerini. Zehir zemberekti yazı. Birinin özel hayatı ya da kişiliği veya emeği. Velhasıl ismi lime lime ediliyordu. Kadın gördü bu yazıyı evvela. Erkeğe okudu yüksek sesle. "Bak filanca, falanca hakkında ne yazıyor!"


Aralarında konuşmaya başladılar o insan hakkında. Alaylı, dikenli, yargılayan sözlerle. Oysa tanımıyorlardı bahsi geçen kişiyi. Belki bir kez olsun uzaktan görmüşlükleri vardı. Belki o bile yok. Ama sanki tanıyormuş gibi, tanımak bir kenara, o insanın ruhunu avuçlarının içi gibi biliyormuşçasına konuştular rahat rahat. Çekiştirdiler. Gülüştüler. Sonra geldi siparişleri, bir kenara kaldırdılar gazeteleri. Unutuverdiler okuduklan haberi de, söylediklerini de. Günün hay huyu içinde eridi gitti o an.


Erimedi oysa. Yok olmadı kainatta. Ağızdan çıkan her kelime, yazılan her söz, bir başka insan hakkında edilen her gıybet, nam-ı diğer dedikodu, damla damla birikmekte bir yerlerde. Bilmediğimiz bir banka hesabı gibi. Bilsek bu kadar rahat ve böylesine aymaz olabilir miyiz? Bilmiyoruz ki dedikodu maliyeti büyük bir yük aslında. Dedikodusu edilen kişinin değil, dedikoduyu edenin hesabına kesilen. Bir külfet onun omuzlarında. Yüreğinde. Vicdanında.


Mevlânâ şu yaşadığımız hayatı bir dağın eteğinde durup seslenmeye benzetir. Durmuşuz orada, bağırıyoruz avazımız çıktığı kadar. Ne söylersek ve neyi nasıl söylersek, aynen o şekilde sözlerimizi bize iade ediyor dağ. Eğer nefret dolu kelimeler çıkıyorsa ağzımızdan ya da alaycı, küçümseyici, yargılayıcı, çok geçmeden benzerlerini işitiyoruz birilerinden. Dağ aynen iade ediyor sözlerimizi, başka başka aktörlerin ağzından. Bu kuralı bilen mutasavvıflar, eleştiriye, hakarete ya da dedikoduya maruz kaldıklarında, benzer bir enerjiyle cevap vermekten kaçınırlar. Susmayı tercih ederler.


BİRAZ DA ÇEMKİRMEYELİM


Oysa bizler genellikle dedikodu denilen mereti önemsemeyiz. Cicileştirdiğimiz bile olur zaman zaman. "Arkadaşlar arasında konuşuyoruz işte. Ne var ki bunda?" Hafife alırız kelimeleri. Ta ki her biri bir taş gibi kendi başımıza yağıncaya kadar.


Dedikoduyu yapan biz olduğumuz müddetçe bunun basit, sıradan, gayet masum bir şey olduğunu zannederiz. Ya da zannetmek isteriz. "E ne var canım bunda, herkes yapmıyor mu?" Bir de en kötüsü, kadınlara atfederiz dedikoduyu.


"Cins-i latif dedikoduya meyyal olur..." Kadınlar hiç olmazsa dedikodu yaptıklarının bilincindedir. Erkeklerde o bilinç bile yok çoğu zaman. Hem dedikodu yapıp çatır çatır hem de hayatta hiç dedikodu yapmadığını sanmak erkeklere has bir gaflettir!


Peki hiç düşündünüz mü, eğer dedikodu hakikaten böyle ağır bir yükse ve bir başka insan hakkında ettiğimiz yıkıcı laflar bir şekilde dönüp dolaşıp bizi buluyorsa, Türkiye'de medyanın hali nice olsa gerek? Ne kadar çok köşe yazan var mürekkebine kalemini banarak yazan. Tabii iki yönlü bu iş. Demek ki ne kadar çok okur bunları okumayı talep etmekte onlardan?


- "Filancanın yazısını okudun mu?" diyor bir arkadaşım.


"Neler demiş senin hakkında."


"Okumadım ama kainatta birikmekte sözleri. Bir noktada yankısı döner ona. Bana gelince, demek ki bende de hata.


Eğer bugün bu laflan işitiyorsam birinden, demek ki ben de geçmişte ileri geri konuşmuşum bir insan hakkında. Yanlış yapmışım."


"Bana bak" diyor arkadaşım kinayeli bir sesle. "Sen bu Mevlânâ romanını yazmaya daldın dalalı, bir haller oldu. Erdin galiba. Nasıl yani? Rahat rahat çemkiremeyecek miyiz artık?"


"Yok be" diyorum. "Bir kere de çemkirmeyelim cancağızım!'

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler