27 Mayıs 2017 Cumartesi
  • Altın145,745
  • BIST97.533
  • Dolar3,5801
  • Euro4,0019
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,5827
  • İstanbul16 °C
  • Ankara10 °C
  • İzmir14 °C
  • Konya7 °C
  • Adana14 °C
  • Antalya16 °C
  • Diyarbakır13 °C
  • Bursa14 °C
  • Kayseri7 °C
  • Kocaeli12 °C
  • Şanlıurfa14 °C
  • Gaziantep11 °C
  • İçel19 °C
ABD VE TERÖR MÜHENDİSLİĞİ
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Darbe senaryolarının odağında hangi parti var?
Darbe senaryolarının odağında hangi parti var?
Darbe senaryolarının odağında hangi parti var?
07 Temmuz 2008 / 15:14 Güncelleme: 12 Temmuz 2008 / 00:00

Bugün Ergenekoncu olarak isimlendirilen derin örgütteki askeri kişilerin ekseriyetinin CV’sinde özel harpçi yazmaktadır. Çoğu milliyetçi refleksler gösterse de eğitimini aldığı ve etkileşim içinde bulunduğu birim Gladyo’dur. Gündemi meşgul eden en önemli konulardan birini ele alan Gazeteci-Yazar Ahmet Ünal kafalardaki soru işaretlerine ışık tutuyor.


Ergenekon ne, Gladyo ne?


Bilgi kirliliğinin hat safhaya geldiği kamuoyunda herkes kendi kafasına göre Ergenekon ve Gladyo tanımı yapıyor.


Ulusalcılara göre Ergenekon, Gladyo’ya karşı kuruldu.


Taraf gazetesindeki hakim görüşe göre ikisi de bir.


Kurtlar Vadisi dizisi ve Teşkilat romanlarında işlenen konsepte göre; Selçuklu döneminde Nizam-ül Mülk ve İmam Gazali ile kurulan derin Teşkilat o günden beri Hasan Sabbah’ın sapık tarikatı Haşhaşiler’le çatışıyor. Abdülhamit, Vahdettin, Enver Paşa ve Atatürk derin Teşkilat’ın liderleriydi. Teşkilat bugün dünyayı yöneten ve Türkiye’yi de kontrol eden güçlerle kavgasını sürdürüyor…


‘Yeni Ankara’ (Milli Damar) çizgisi ile Tamer Korkmaz’ın savunduğu görüşlere göre, Türkiye bugün, 1944 yılında girdiği Amerikan güdümünden bugün kurtulmanın eşiğinde. Derin çetelerin ve Gladyo’nun üzerine giden hükümetin kapatma davasıyla adeta rehin alınması ABD’nin karşı hamlesi…


Devlete göre ise ne Gladyo var ne de Ergenekon!


Kimin haklı çıkacağını zaman gösterecek.


Şahsi yorumlarıma geçmeden önce NATO serüvenimizi kısaca özetleyeyim:

DP öncesinde, hatta okullarımızın tamamında Allah kelamının yasaklandığı dönemlerde bile Ankara, gerçekten Komünist olmayı hiç düşünmedi. Komünist yetiştiriyor diye Köy Enstitülerini kapatan CHP, bu okulların mezunlarını da önemli makamlara atamadı.


2. Dünya Savaşı’nın ardından İnönü yönetimi ABD ile askeri ve ekonomik anlaşmalarla ABD vesayetini kabullendi. İsmet İnönü 14 Mayıs 1950 seçimlerinden 10 gün önce NATO’ya girmek için müracaatta bulundu. 1952’de NATO’ya girmemizle birlikte Seferberlik Tetkik Kurulu bünyesinde ‘gayri nizami harp’ yapılanmasına başlandı.


27 Mayıs 1960 darbesiyle Türkiye’deki varlığını garantiye alan ABD, 1966’ya gelindiğinde ülkemizde 112 adet NATO üssü kurmuştu.


12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında imzalanan ‘Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’ ile ABD, NATO üslerini doğrudan kullanma imtiyazına erişti. Bu anlaşmalar hala yürürlükte ve müşterek kullandığımız bazı üslerde dahi resmi dil İngilizcedir…


NATO'DA görev yapan Türk daimi temsilcileri arasında Coşkun Kırca gibi sağcı-milliyetçi (!) kişilerin yanı sıra uyumlu çalışmaları sebebiyle 6 yıla yakın görev yapan Onur Öymen (1997–2002) gibi sosyal demokratlarımız da bulunmaktadır.


Yunanistan’da ‘Koyun Postu’na bürünerek 1967 Albaylar darbesini gerçekleştiren NATO gizli ordusu İspanya’da diktatör Franko’ya destek verir.


Türkiye, ABD’nin bilgi ve kontrolü dışında Özel Harp Dairesi’ni herhalde ilk kez 1974 Kıbrıs Harekâtı’nda kullandı. Nitekim ardından Türkiye’ye askeri ambargo uygulandı. Ergenekon isminin ilk kez kullanılması da bu tarihe denk gelir.


1980’lere geldiğinde ilişkiler tekrar düzelir. Artık Gladyo’nun merkezi Amerikan Askeri Yardım Heyeti (JUSMMAT) binasıdır. Özel Harp faaliyetleri doğrudan ‘yardım heyeti’ tarafından bütçelendirilmektedir (yıllık 1 milyon dolar).


Ambargo sonrası Aselsan’ı kuran Türkiye, ABD’nin Ambargo kazığını unutmamıştır. TSK, 80’li yıllarda Almanya ile yakınlaşmaya çalışır. Fakat Almanya, insan hakları gerekçesiyle tank satışlarını askıya alınca ‘güvenilmez müttefik’ olduğunu bir kez daha gösterir. Almanya ile askeri hibe ve yardım anlaşmalarının faturası ABD’ninkilerden hiç de ucuz değildir.


1990’lı yıllarda Doğu Bloku’nun çökmesi ve İtalya’dan başlayarak NATO gizli ordularının üye devletlerde deşifre edilmesinin ardından, “Sovyet işgali sonrası ülkede direnişi örgütlemek” amacıyla kurulan ve “Acil durumlarda ülke içinde operasyonlar düzenleme” yetkisi bulunan Özel Harp Dairesi adını ve yapısını değiştirerek Özel Kuvvetler Komutanlığı ismini alır.


Bu arada anti parantez şunu önemle vurgulamak gerekir. Aslında bir NATO ünitesi olan Türkiye’deki Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın kurumsal olarak herhangi bir suikastla ilişkisi ortaya çıkarılmış değildir. Ancak aynı şeyi JİTEM için söylemek zordur.


1990’lı yıllarda NATO üsleri tasarruf gerekçesiyle kapatılmaya başlar. Nükleer silah deposu olan ve stratejik öneme sahip İncirlik gibi üsler ise aksine güçlendirilir.


Türkiye’nin NATO’daki görev ve rolü de değişmiştir. Kuzeydeki SSCB’den boşalan tehdit tanımının yerine güneydeki (Ortadoğu) Irak, Suriye ve Lübnan (Hizbullah) ve dolaylı yönden İran yerleştirilir. Artık 28 Şubat sürecinde ifadesini bulduğu şekliyle terör ve irtica, iç siyasette birinci öncelikli tehdit haline dönüştürülmüştür. Türkiye buna karşılık Büyük Ortadoğu Projesi’nin bölgedeki patronu olacaktır. Arap ve ‘radikal İslamcı’ karşıtı politika için ülke içinde tabanı olmayan ekstrem (aşırı) karakterli ulusalcı ve Kemalist görünümlü sol hareketlerin önü açılır.


1 Mart Tezkeresi’yle gururu kırılan ABD’nin askerimizin başına çuval geçirme cüreti, özellikle Silahlı Kuvvetler’deki tepki dalgasını tahrik eder. Irak’ta 1 milyon kişinin ölmesine yol açan işgalin bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de anti Amerikancılığı körüklemesi, öylesine başlatılan ulusalcı hareketi Türk siyasetinin önemli fikir hareketlerinden birine dönüştürür. Fakat birbiriyle taban tabana zıt zihniyetlerden yetişen kişilerden müteşekkil ulusalcı hareket, liderlik problemi ve çağa uygun politikalar üretememesi sebebiyle partileşemez.


Belki de asıl istenen budur. MHP ve Ak Parti çevresinde toplanan geleneksel Milliyetçi ve dindar kesimlerin Amerikan karşıtı kampta buluşmaması için tepkinin, halkın marjinal ve antipatik bulduğu çevrelere yönelmesi istenmiştir… Zaten ulusalcılığın ilk şekli olan Avrasyacılık politikası, meşhur Yahudi asıllı Amerikalı stratejist Brzezinski’nin (A geostrategy for Eurasia) öngörüsüdür.


Şimdi tezimi toparlayayım. 12 Eylül hariç ve 28 Şubat dahil Türkiye’deki darbelerin hepsi Ordu’daki milliyetçi ve solcu subayların birlikte oluşturduğu cuntalar eliyle gerçekleştirilmiştir. Ancak sonuçta hepsi Türkiye’nin ABD ile ittifakını güçlendirmiş ve NATO’ya daha da bağımlı hale getirmiştir. 12 Eylül müdahalesi emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmese yine aynı kesimlerin cunta kurması ve 9 Mart benzeri bir harekete kalkışması büyük bir ihtimaldi. Darbenin akabinde askeriyeden uzaklaştırılan yüzlerce genç subayın yaklaşık 3’te 2’si solcu, 3’te 1’i milliyetçi görüşleri benimsiyordu.


Bugün Ergenekoncu olarak isimlendirilen derin örgütteki askeri kişilerin ekseriyetinin CV’sinde özel harpçi yazmaktadır. Çoğu milliyetçi refleksler gösterse de eğitimini aldığı ve etkileşim içinde bulunduğu birim Gladyo’dur. Böyle bir oluşumun ABD etkisinden uzaklaşması ve gerçekten ulusalcı strateji izlemesi ise dünya siyasetini azçok bilenler için sadece bir hayaldir…


Farzedelim senaryolar doğru ve Ergenekoncular Türkiye’de darbe şartlarını hazırladı… İlk önce tasfiye edilecekler yine kendileri olacaktır.


Bütün senaryoların odağında Ak Parti’nin kapatılması yahut bölünmesi var. Fakat yerine ikame edilecek alternatif bir parti yok… Bu demektir ki en kötü senaryonun sonrasında bile (başında Tayyip Erdoğan resmen olmayabilir) Ak Parti yine bir şekilde iktidarda kalacaktır. Bir farkla, artık çok partili hükümet modeline yeniden dönülmüş olacaktır.


Sorularınızı duyar gibiyim. Peki bunca siyasi kaos ve çalkalanmalar niye?


Cevabı bir sonraki yazımızda…

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler