YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
CIA'nın eski belgelerine göre 1969'da darbe planla
CIA'nın eski belgelerine göre 1969'da darbe planla
CIA'nın eski belgelerine göre 1969'da darbe planla
26 Şubat 2008 / 19:43 Güncelleme: 26 Şubat 2008 / 00:00

Sarıkız ve Ayışığı darbe planları, Sauna, Atabeyler çetesi, Danıştay saldırısı, Dink suikastı, Malatya olayları, Ümraniye soruşturması, Ergenekon… Bütün bunlar, Türkiye'nin son 5 yıldır yaşadığı olağanüstü sürecin köşe taşlarından sadece birkaçı. 1950-60'ların Gladio'su, 1970'lerin Kontrgerillası, 1980'lerin derin devleti, 1990'ların Susurluk'u, 2000'lerin de Ergenekon'u var artık.


Gazeteci-yazar Şamil Tayyar, “Operasyon Ergenekon / Gizli Belgelerde Karanlık İlişkiler” adlı kitabında, derin devlet ve çete yapılanmalarıyla ilgili önemli belgeleri ilk kez yayınlıyor. En can alıcı belge ise Başbakan Erdoğan'a ulaştırılan iki sayfalık bir ihbar mektubu.


Şamil Tayyar'ın Aksiyon Dergisi'nde yayınlanan röportajı:


İttihat ve Terakki'den beslenen bu “illegal” yapılanmaların son halkasının nihai hedefi ise 2023. Yani Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yıldönümünde içe kapalı, aşırı milliyetçi, bölgesinden soyutlanmış bir Türkiye hayali. Bu son halkanın yapılanmasını 1999'dan başlatmak gerekiyor. Asıl önemli tarih ise AK Parti'yi iktidara taşıyan 3 Kasım 2002 seçimleri. Kanlı olaylar, cinayetler, darbe planları, şantaj faaliyetleri, çete ve terör yapılanması adı altında bir 'devlet kurtarma' operasyonları sürecinin başlangıcı oldu bu tarih. Görünenler dışında görünmeyen nice olayların yaşandığını, Türkiye'nin kaç darbenin yanı başından döndüğünü bilmiyoruz. Bilinen en somut şey, Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar'ın da ifadesiyle 2002-2007 arasında bu “derin devlet” faaliyetlerinin Cumhuriyet tarihinin tamamında yaşananları aratmayacak sıklıkta ve çoklukta tekerrür ettiği.


SARIKIZ'DAN ERGENEKON'A UZANAN İLİŞKİLER AĞI

Şamil Tayyar, darbe planlarından Ergenekon'a uzanan olayları belgeleri, “Operasyon Ergenekon - Gizli Belgelerde Karanlık İlişkiler” adıyla kitaplaştırdı. 28 Şubat'ta piyasaya çıkacak kitap, derin devlet ve çete yapılanmalarının bölük pörçük bilgilerini bir araya getirip 'filin tarifini' yapmakla kalmıyor aynı zamanda belgeleriyle olayları ilk kez gün ışığına çıkarıyor. Belgelerden en can alıcı olanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a 2006'nın başında ulaşan iki sayfalık ihbar mektubu. 2003-2004'te Şener Eruygur, Aytaç Yalman, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına'nın kuvvet komutanlıkları sırasında yaşanan Sarıkız darbe planlarının tam göbeğinde yer alan emekli bir Albay'ın uyarı ve itiraflarla dolu mektubu ilk kez ortaya çıkıyor.

Tayyar'a göre darbe planları ve askerin içinde olup bitenler ile gelişen derin devlet ve çeteleşme faaliyetleri konusunda Emniyet kanalıyla bilgilenen Başbakan Erdoğan ve yetkililer, bu son mektupla olayın vahametini daha net görmeye başladı. Tayyar'ın Aksiyon ile paylaştığı ve kitabında Sarıkız'ın Mektubu başlığıyla duyurduğu mektup şöyle başlıyor: “Özellikle son dönemde Türkiye Cumhuriyeti 59. hükümet üyeleri ve icraatları aleyhinde yürütülen 'psikolojik harekât' kapsamında sistematik bir biçimde yıpratıcı ve yıkıcı çalışmalar başlatılmaktadır. Bu faaliyetler, çekirdek kadrosunu bir kısım TSK mensubunun oluşturduğu, emekli askerî personel ile bazı sivil şahısları da kapsayan ve etki alanları oldukça geniş organizasyon tarafından yapılmaktadır.” İsim konmadan Ergenekon'un tarifi yapılıyor ve devamında Türkiye'de yürütülen kapsamlı psikolojik harekât anlatılıyor: “Kitle iletişim araçlarını etkin kullanarak, hükümet üyelerini kamuoyunda küçük düşürerek, inanırlık ve güvenirliklerini zedeleyecek tarzda doğruluğu ispatlanmamış haberleri yaymaktır. Bu sayede ülkede kriz ortamı oluşturarak, mevcut rejim için öncelikli tehdit kabul ettikleri ve irticaın temsilcisi olarak gördükleri AKP hükümetini etkisiz hale getirmeyi amaçlamaktadırlar.”

Emekli subay bu hareketin içinde olduğunu, operasyonun adının Sarıkız olduğunu ve kendisinin pişmanlık duyduğunu şu cümlelerle anlatıyor: “Başlıca görevi Türkiye Cumhuriyeti devletini korumak ve kollamak olan TSK gibi; ülkenin ve onun timsali olan bir kurumun mensubu olmakla gurur duyuyorum. Yetiştirilme tarzım ve aldığım eğitim gereği anti-laik oluşumların zararlılığına ve ülkemizi geri götüreceğine inanmaktayım. Bu nedenle yukarıda bahsettiğim illegal organizasyon tarafından şahsıma yapılan görev teklifini seve seve kabul ettim. (…) Bugüne kadar süreç içinde yürütülen psikolojik harekat çerçevesinde planlanan görevlerde aktif olarak yer aldım. Söz konusu psikolojik harekât eylem planlarında, AKP hükümetine karşı düzenlenen operasyonun adı Sarıkız olarak belirlenmişti. Plana göre öncelikle AKP'nin önde gelen isimleri hakkında kapsamlı bir fişleme çalışması yapıldı. Maddî çıkar amaçlı çetelerin yasa dışı faaliyetlerine göz yumularak; fişleme çalışmaları esnasında kendilerinden azamî derecede istifade edildi. Sonuçta tescil edilen çeteler sayesinde yıpranan TSK oldu.”

Medyaya ve çetelere biçilen rolleri de dile getiren iki sayfalık mektubun belki de en ilginç bölümü psikolojik harekâtın örneklerinin verildiği satırlar: “Rektörle görüşülerek öğrencilerin hükümet aleyhinde eylemlerde bulunulmasına çalışıldı. Bu kapsamda basına yansıyan 10 Eylül 2003 tarihindeki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ile rektörlerin yaptığı görüşmeler haricinde yapılan gizli görüşmelerle de 2 Mart 2005 ve 27 Şubat 2006 tarihlerinde Ankara Üniversitesi'nde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in maruz kaldığı durum ile benzeri hadiselerin temelleri atıldı. (…) Laik rejimi koruma adına yaptığımız ifade edilen bu operasyonun aslında bazı şaibeli kişilerin önünü açma ve TSK içindeki bir grubun menfaatleri doğrultusunda yaptıkları bir harekât olduğunu, dolayısıyla TSK'ya ve Cumhuriyetimize zarar verdiğini öğrenmiş olmam beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu nedenle birçok konuda aynı görüşleri paylaşmasak bile sizi bahse konu organizasyon hakkında bilgilendirmek zorunluluğunu ve mecburiyetini kendimde hissediyorum. (…) Kemal Unakıtan ile ilgili yolsuzluk iddialarının basın yayın organlarında sıkça yer alarak, gündemin ilk sıralarında tutulması, Bülent Arınç, Ali Babacan, Hüseyin Çelik gibi isimlerle ilgili sansasyonel haber ve bilgi üretilerek hükümetin yanlış politika ve eylemler içinde olduğu izlenimi verilmeye çalışılmaktadır. Turan Çömez gibi isimlerden faydalanılarak AKP içinde ikilik varmış havasından bahsedilerek, bu sayede sözde yolsuzluklar, kadrolaşma, tarikat bağlantıları, ihalelere fesat karıştırma gibi haberlerle vatandaşların kafasında AKP yönetimine karşı soru işaretleri oluşması sağlanmıştır.”

Kitapta yer alan mektuba göre hedefteki isimler sadece bakanlar değildir. En büyük hedef Başbakan Erdoğan'dır. Emekli subayın iddiasına göre Erdoğan, Yıldırım Akbulut gibi toplumda küçük düşürülecek ve zamanla tasfiye edilecekti: “Bununla ilgili, mesela, Yıldırım Akbulut, halkın gözünde küçük düşürülerek güvenirliğini yitirdiyse, bugün de aynı senaryo benzer şekilde işlenmekte; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oldukça masum gözüken karikatürlerle toplum önündeki imajı zedelenmeye çalışılmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan'ın Merkez Bankası atamaları hakkında 19 Mart 2006 tarihinde yaptığı, 'Bir zamanlar zenci, beyaz ayrımı yapanlar lanetle anılıyorsa, onlar da (başörtüsü ile ilgili) tarih önünde lanetle anılacak.' açıklamasına binaen, 23 Mart 2006 tarihli Tempo Dergisi'nin kapağına konu olan Türkiye'nin Zencileri başlıklı resim bu hususta yapılan çalışmalardan birisidir.”

Emekli subay alınacak tedbirleri de sıralayıp mektubunu üç maddelik çözüm reçetesiyle bitiyor: “1) Atılacak her adımın ve söylenecek her sözün ne şekilde aleyhinize kullanılabileceğinin hesaplanması yeterli olmayacaktır. Askerler konuşamazlar ama, sizler konuşma avantajına sahip bir pozisyondasınız. Konuşmalarınızı iyi ayarlayıp onların psikolojik harekâtlarını boşa çıkartabilir, kamuoyunu lehinize çevirerek yapılmak istenenlere meydan vermeyebilirsiniz. 2) Kamuoyunda millet tarafından seçilerek göreve gelen hükümet yetkililerini, atama yoluyla görevlendirilmiş kişilerden çekindiği izlenimi verecek davranışlardan kaçınılması, demokrasi ve hukukun her şeyin önünde olduğunun vurgulanması önem arz etmektedir. Şemdinli davasını baskı altına alıp hakkın yerini bulmasını engelleyerek, kuvvetin her zaman hukuka galip geleceğini, hafızalarda şuur altına kazıyacaktır. Çünkü hükümet Şemdinli'den sonra yapılan açıklamalarda sonuna kadar gidileceğini deklare etmişti. 3) Siyasi otoriteden asla ödün verilmemesi, verilecek her tavizin beraber yeni tavizler getireceğinin unutulmaması gibi tedbirlerle, sizlerin seçilmişler olarak Atatürk ilke ve inkılâplarına hukukun üstünlüğüne dayanarak ayakta kalmanız gerekmektedir.”

Sarıkız'ın mektubuyla başlayan yeni süreç, 2007'de Özden Örnek'in bilgisayarında yer aldığı ileri sürülen darbe günlüklerinin Nokta Dergisi tarafından 4 Nisan 2007 tarihinde yayımlanmasıyla daha da netleşti. Darbe planlarını hayata geçiremeyen ve sırasıyla kuvvet komutanlarının 2004 (Eruygur, Yalman) ile 2005 Ağustos'unda (Örnek, Fırtına) emekliye ayrılmasıyla Ergenekon'un kendine yepyeni bir strateji çizdiği, ortaya çıkan ilişkiler ağından anlaşılıyor.



-Özetle ne anlatıyor kitabınız?
AK Parti'nin iktidara yürüdüğü süreçte ve iktidar olduktan sonra 2002-2007 arasındaki tüm illegal yapıları aktarmaya çalıştım. AK Parti'yi hazmedemeyenler ve AK Parti ile birlikte hızlandırılan AB sürecinden rahatsız olan çevreler 2003-2004 yıllarında bir darbe senaryosuyla bu süreci kesintiye uğratmak istedi. Daha önce meşru siyasi mekanizmaları işleterek bir çözüm aradılar; ama oradan umutları kesildi.


-Neydi o meşru yollar?
2004 yerel seçimlerinde AK Parti'nin gerilediği ortaya çıksaydı o mekanizmaları güçlendireceklerdi. Ama olmadı. Hem seçimden umduklarını bulamadılar, hem AB sürecinin bir parçası olan Annan Planı Kıbrıs'ta oylamaya sunuldu. Bir sonuç alınamasa da Türkiye Kıbrıs'ta bir irade ortaya koydu. Hâliyle meşru yoldan AK Parti'yi iktidardan uzaklaştıramayacaklarını ve AB sürecini kesintiye uğratamayacaklarını gördüler. Ve bu darbe senaryolarını geliştirmeye başladılar.


-Hangileri onlar?
Sarıkız ve Ayışığı diye bildiğimiz iki ciddi darbe planı oldu. Ağustos 2004'te bu projenin önemli mimarları arasında görülen Aytaç Yalman ve Şener Eruygur emekliye ayrılınca plan kesintiye uğradı. Bir yıl sonra da dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ile Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına emekli oldu ve yapı tümüyle değişti.


-Ayrıştılar bir yerde?
Evet. Yalman ve Eruygur'un ayrılmalarıyla Fırtına ve Örnek'in bir miktar tavır değiştirdiğini görüyoruz.


-Neden?
Belki yalnız kalma belki de olayları biraz daha sağduyu ile değerlendirme çabaları ön plana çıktığından herhâlde. 2005 başında bu darbe senaryolarının realize olamayacağı anlaşılınca bu yapıların yeraltına inmeye başladığını söylüyorum. Orada da uzun süredir kış uykusunda bulunan Susurluk uzantılarıyla karşılaştılar.


-Sadece Susurluk mu karşılaşılan?
O, sembol bir kavram. Bugün Ergenekon neyi ifade ediyorsa, o dönemde de Susurluk onu ifade ediyordu. Yeraltındaki bütün illegal yapıları kastediyorum. Orada bayrak, vatan, millet gibi kutsal değerler üzerinden bir kutsal ittifak yaptılar. 2005'te bir konsept değişikliği oldu yani.


-Nasıl bir değişiklik bu?
Geçmişte daha çok faili meçhul cinayetlerle ön plana çıkan illegal bir yapı vardı. Bu dönemde bir siyasi iktidarı devirmeyi, darbeler yapmayı planlayan, kendilerine göre yüksek hedefleri olan bir yapı çıktı ortaya.


-Hâlâ darbe isteyenler var mı peki?
Elbette olabilir. Ama bu onların o projeleri hayata geçireceği bir zeminin var olduğunu göstermez.


-Neyi gösterir peki?
Birçok askerin kafasında darbe senaryosu olabilir. Daha yeni çıktı, CIA'nın eski belgelerine göre 1969'da darbe planlanmış. Hiçbirimizin haberi yok bundan. Belki bizim hiç bilmediğimiz benzer şeyler vardır. 28 Şubat için postmodern darbe diyoruz. Ama ona ilişkin ayrıntıları çok iyi bilmiyoruz. Belki fiilen yönetime el koymayı de düşündüler.


-Nasıl yani?
28 Şubat'ı bildiğimiz klasik darbe şeklinde realize etmek isteyenler vardı belki de. Ama başaramadılar. Kafasında sürekli darbe projesini canlı tutanlar TSK içinde olabilir.


-Siz Ergenekon'un başında olduğu öne sürülen 1 numarayı biliyorum dediniz. Ama bu kişinin 2-3 yılda değiştiği söyleniyor. İktidar kültürü mü var orada da?
Var tabii… Ancak değişimi 2-3 yıl değil. Ergenekon yapılanması içinde yer alan ve 28 Şubat sürecinde aktif rol oynayan aktörlerin, Erol Özkasnak, Çevik Bir ve onların uzantısı gibi görünen birçok askerin bu yapıdan tasfiye edildiğini düşünüyorum.


ERGENEKON'U DIŞ İSTİHBARAT DA KULLANDI
-Ergenekon süreciyle mi yapıldı bu tasfiye?
Evet. Çünkü Ergenekon ismi, resmî kayıtlara baktığınızda 1999-2000 yıllarına denk geliyor. Elimizde daha geriye giden ciddi bir veri ya da belge yok. Ümraniye soruşturmasıyla derinleşen bu süreçteki kayıtlar bize bunu gösteriyor. Yani 1999-2000'i. Gazeteci Tuncay Güney'in 2000'deki sorgulamasında da bu tarihler geçiyor. Muzaffer Tekin'in bilgisayar kayıtlarında ise 1999 olarak anılıyor. Bizim Ergenekon diye adlandırdığımız yapı, Türkiye'nin 1952'de NATO'ya girmesiyle başlayan, resmî evraklarda Gladio diye geçen bir derin yapılanma aslında.


-Daha ne kadar geriye götürülebilir?
İttihat ve Terakki'ye kadar uzanan bir ana kültürden besleniyor bu yapı. 1943'teki Mustafa Muğlalı olayı ve daha gerisindeki birçok benzer hadise bu kültürün yansımaları. Ama o tarihlerde yapıları bu kadar organize ve şematik olmayabilir.


-Bu bir iktidar kültürü hâline geldiyse 1 numaranın da önünde kişi/kişiler var demektir?
1 numaranın üzerinde başka 1 numara olduğunu düşünmüyorum. Zaten o çok etkili bir isim. Zaman zaman isimlerin değişmesi devlet içinde güç kullanma pozisyonlarından kaynaklanıyor. Bugün 1 numara diye tahayyül ettiğimiz şahıs, güç kullanamaz hâle gelirse bu aynı zamanda onun tasfiyesini getirir. Şu an hâlâ bu konumunu koruduğuna göre, demek ki devlet içinde halen güç kullanabiliyor. Hem ordudan, hem emniyetten…
-Hâlâ operasyonel gücü var yani...
Var tabii. Hem de çok güçlü. Ama bunlar sadece ulusal bir yapılanma değil. Uluslararası bağlantıları da var. Zaman zaman ABD, İngiltere, İsrail müdahil olabilir buna. İran, Almanya ve Rusya'yı da gözardı etmemek lazım. Türkiye üzerinde hedefleri olan ülkelerin gizli istihbarat servisleri bu tip yapılanmaları yönlendirmek isteyebilir. Merkezî yapıya müdahalesi olmasa bile, bu yapının mesela Trabzon'daki eylemlerini yönlendiren dalını farklı bir amaca sevk edebilir. Bu uluslararası bir istihbarat savaşı demektir.


-Bu aynı zamanda kontrolsüz bir derin devlet demek değil mi?
Evet, kesinlikle.


-Peki 2003-2004'teki darbe planları sizce 28 Şubat'ın devamı mıydı?
28 Şubat'ın bir versiyonu denilebilir. Siyasete müdahale eden bir postmodern darbedir 28 Şubat. Bir darbe teşebbüsü olarak, evet 28 Şubat'ın devamıdır yaşananlar.

 
-Kızılelma koalisyonu bu yapının neresinde? Taksim'de Öncü Gençlik ile Ülkü Ocakları'nın aynı meydanda buluşturulması da psikolojik harekât mıydı?
Tabii kesinlikle. AK Parti ve AB karşıtlığı, ulusalcı akımları büyüttü. Çünkü bu aynı zamanda büyük bir psikolojik harekâtın parçasıydı. Ulusalcı ve milliyetçi eksende bir ideolojisiz zemine oturtulmak istendi. Kızılelma tamamen budur. Ve bu sanal bir oluşumdur.


MHP BEN BU OYUNDA YOKUM DEDİ
-Peki bu psikolojik harekatın içinden siyasi yapılar kendilerini kenara çekebildiler mi?
Çekemediler maalesef. Sadece MHP, 22 Temmuz'dan sonra ben bu oyunda yokum dedi. Yıllarca müesses nizamın kendilerini, kafalarındaki projeleri hayata geçirmek için bir enstrüman olarak kullandığını fark edip kenara çekildiler. MHP'nin 22 Temmuz'dan sonra hem seçim sonuçlarını hem kendi üzerinden kurgulanan senaryoları çok iyi algıladığına, şimdi sırtını devletin derinliklerine değil, Türkiye'nin derinliklerine dayama çabası içinde olduğuna inanıyorum.


-Sauna, Atabeyler, Danıştay, Malatya cinayetleri, Ergenekon. Bu yapılanmanın çoklukla operasyonel, yani sağ kanadı deşifre oldu, yargı önüne çıktı. Peki bu yapıların sol eli nerede?
Ben sol eli olduğunu düşünmüyorum. Bu biraz o yapıyı yönetenlerin yaklaşımlarıyla alakalı. Bugün Ergenekon'u yönetenler milliyetçi vurgusu öne çıkan insanlar.


-Kızılelma'da sol var diyorsunuz ama?
Orada var, doğru. CHP, ADD başta olmak üzere birçok siyasi parti ve sivil toplum kuruluşunu bunun içine çekmeye çalıştılar. Çok önemli isimleri de kullandılar.


-Mesela?
Cumhuriyet mitingleri bu psikolojik harekâtın parçasıydı. Türban vesilesiyle bunlar yine harekete geçirildi. Şu an kısmî bir sükûnet var. Anayasa Mahkemesi türbanla ilgili Anayasa değişikliğini iptal etmezse 22 Temmuz seçimlerinden önceki bir süreç yeniden başlatılmak istenebilir.


-Peki Ergenekon'un İslamcıları nerde?
Mahir Kaynak'ın güzel bir sözü var, bir illegal yapı oluşursa devlet bir yılda ondan mutlaka haberdar olur ve onu kontrol altına alır diye. Ben açıkçası muhafazakâr kesim dâhil, Ergenekon'un her yapının içine sızdığını düşünüyorum. Buna AK Parti de dâhil. Cemaatlere, tarikatlara da sızmış olabilirler.


-Var mı örnekleri bunun?
Çok ünlü ve muhafazakâr kesimin hit hâline getirdiği bir şahısla ilgili Emniyet'te soruşturma yapıldığında, iki MİT görevlisi geliyor. Bu şahsı polisin elinden alıyorlar. MİT görevlileri geldiğinde ilk tepkisi şu oluyor: “Yahu nerede kaldınız? Bir saattir burada perişan oldum.” Yeni dönemde bir psikolojik harekât yürütülürken muhafazakâr kesimden kullanacakları isimler olabilir. Çünkü orada da irtibatları var. Mesela, 1960'larda sol hareketler güçlendiğinde Yeniden Millî Mücadele Hareketi'nin içine sızıp sol harekete karşı bu grubu toplumsal güç olarak nasıl destekledilerse, bugün de bir benzeri yaşanabilir. Son dönemde Saadet Partisi'nin AK Parti karşıtlığını kendi lehlerine çevirmek için o tarlanın da bir miktar işlendiğini düşünüyorum. Düşünün Kanaltürk Saadet'in mitinglerini verecek hâle geldi.


ERGENEKON ŞU ANDA SİYASİ PROJE ÜRETEMİYOR
-Madem siyasete bu kadar sirayet edebiliyorlar, Ergenekon'un veya etki alanındaki kişilerin bugünkü siyasi projesi nedir?
22 Temmuz'dan önceki proje Kızılelma koalisyonuydu. Bugün kafaları hayli karışık. Bir çıkış yolu bulamadılar.


-Neden bulamıyorlar?
MHP'nin tavır değişikliğinden dolayı. Bunun üzerine kafa yordukları belli. Bazı haberlerden (Patalya buluşmasını kastediyor) bir arayış olduğu anlaşılıyor. Ancak bunun tam adını koymuş ve kendi içlerinde henüz birlik kurmuş değiller.


-Ergenekon gibi örgütlerin ve çetelerin yurtiçi ya da dışı para kaynakları neler?
Bunlar gelir getirebilecek her işi, hiçbir millî, manevî, ahlakî değeri hesaba katmaksızın, kullanabiliyorlar. Dava dosyalarında üç husus öne çıkıyor: Uyuşturucu, tahsilat, tehdit, şantaj vs. Çek senet tahsilatlarını “factoring” şirketleri üzerinden yasal kılıfa büründürüyorlar. Devlet, bu şirketleri mercek altına alsa, bunların önemli kısmının mafyanın elinde olduğunu görür.


-En bariz örneği Doğuş Factoring mi?
Evet, bu şirketi kuran uyuşturucu kaçakçısı Ertuğrul Yılmaz. 2003'te PKK görüntüsüyle Almanya'da infaz edildi. Daha önce Ankara'da Banker Bako denen adamı öldürmekten aranıyordu. O da Almanya'ya kaçtı. İstanbul istihbaratının Ümraniye soruşturmasına da eklenmiş çok önemli bir notu var. Bu notta, factoring şirketinin yönetim kurulu başkanı (Muzaffer Gökçimen) şirketin Ertuğrul Yılmaz'ın paralarıyla kurulduğunu itiraf ediyor. Ortakların arasında başlangıçta Muzaffer Tekin yok. İki sene sonra ortakları değişiyor, bağlantılı şirketler kuruluyor. Muzaffer Tekin giriyor. Ve bir bakıyorsunuz bu şirketin avukatı Danıştay cinayetinden mahkûm olan Avukat Alparslan Arslan! Böyle bağlantılar var. Zaman zaman kendilerini ele veriyorlar.


-Darbe planlarını 2009 yılına kaydırdılar ancak asıl hedefleri 2023 diyorsunuz. Ne demek bu?
Bunlar Türkiye'nin hızla bölünmeye gittiğini, böyle devam ederse Doğu'da bir Kürt devleti kurulacağını, parçalanan Türkiye'nin İran'a döneceğini düşünüyorlar. Hedefleri ise 2023'te yani cumhuriyetin 100. yılında, kafalarındaki tüm senaryoları hayata geçirecekleri, sözde hainlerden ve işbirlikçilerden arındırılmış ırkçı ve içine kapalı bir devlet yapısı oluşturmak.


BAZILARINA GÖRE BAŞBAKAN 12 SUİKASTTEN KURTULDU
-Bahsettiğiniz bu yapının söylemleri millî görünüyor. Gerçekten öyle mi?
Hayır değil. Bunlar millî değil. Bu onların ideolojik kalkanları. Başlattığınız bir hareketin ideolojik felsefesi olması lazım. Bu da ondan başka bir şey değil. Dışarıyla bağlantıları var; ama dava dosyalarında onlar gözükmüyor. Hangisinde olduğunu hatırlamıyorum, bir yerde Alman gizli örgütünün adı da geçiyor mesela. Alman gizli örgütünün ayak izlerine bir iki yerde rastlanmış sanki. Tabii bu sadece onlarla sınırlı değil. Adamlar işlerini iyi yapıyorlar. Bizimkiler gibi kör göze parmak sokmuyorlar.

-Devlet erkanına yönelik kaç suikast planı vardı 2002-2007 arası?
En son Antalya'da çıktı bir ekip. Başbakana yönelik suikast planı epeyce fazla. Biz üçünü dördünü biliyoruz. Bazıları 12 diyor.


-Bu illegal yapının ortaya çıkarılması için bir süper savcıya mı ihtiyaç var?
Süper savcı önemli bir aksiyon olur. Ama her şeyi çözmez. Sizin ona süper demeniz onun süper olduğunu göstermez. Yargı, asker ve siyaset arasında bu çetelerin çökertilmesine ilişkin bir üçlü mutabakat yoksa adına süper deyin ultra süper deyin bunu çözmeniz mümkün değil.


-Nereden başlamak gerekiyor o zaman?
Önce yönetimin şeffaf hâle gelmesi gerekiyor. Bu da ancak AB projelerinin hayata geçirilmesinden sonra mümkün olur. Reformlarla yargı ona göre kurgulanacak, TSK'nın rolü ona göre yeniden şekillenecek, siyaset kurumları ve parlamento daha güçlü hâle gelecek. Ayrıca şeffaf yönetim anlayışı topluma egemen olacak. İşte o zaman bu yapılar çökertilebilir. Kapalı rejimlerde bunların üzerine gitmek mümkün değil.

 
27 NİSAN'IN EN ÖNEMLİ AKTÖRLERİ ANKARA'DAKİ İKİ GAZETECİ
-27 Nisan 2007 sürecinde neler oldu?
Politikacılar olarak Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar iyi sınav vermediler bu süreçte. Şu ana kadar yaptıkları açıklamalar da tatmin edici değil maalesef. Bir telefondan söz ediliyor orada.


-Arayan 1 numara mı?
Zannetmiyorum. Çünkü o tür görüşmeler telefon üzerinden 1 numara aracılığıyla olmaz. Yani teknik olarak mümkün değil. Ben yüz yüze görüşme olduğunu düşünüyorum. Bu tür ilişkilerde bağlantı daha çok bir sivil üzerinden kuruluyor, bir üniformalı üzerinden değil. O tarihte siyasi partiler, bazı askerler ve yargı çok özel toplantılar yapıyor. O yoğun trafikte öne çıkan ve her yerde izine rastladığımız iki gazeteci var.


-Kim onlar?
Biri akademisyen kökenli gazeteci. Diğeri de bir gazetenin Ankara Temsilcisi. Çok özel duyumlarım var. Özellikle CHP ve bazı yargı mensupları ile ilişkilerde bu iki ismin çok önemli rol üstlendiği kanaatindeyim. Anavatan ve DYP'nin o tarihteki tavır değişikliğinde bu isimlerin rol almış olabileceğini düşünüyorum.


DEMİREL BİLE 27 NİSAN SENARYOSUNUN PARÇASI HÂLİNE GETİRİLDİ
-Peki Çankaya, Güniz Sokak, Cumhuriyet mitingleri ve ulusalcı yapılanma 27 Nisan sürecindeki denklemin neresinde? Hepsi irtibatlı mı?
İrtibat deyince gazeteler bir şema çiziyor ve tepeye bir isim yazıyor. Sonra da bağlantılar kuruluyor. Böyle şematik bir değerlendirme çok doğru olmayabilir. Ama bazı isimler bu senaryonun dolaylı olarak parçası hâline getirildi. Mesela Süleyman Demirel de bunlardan biri.


-Nasıl oldu bu peki?
Gül'ün cumhurbaşkanı seçtirilmesi hâlinde darbe olabileceği kanaatini Demirel'in bu isimlere güçlü şekilde empoze eden kişi olduğunu düşünüyorum. Ama bu Demirel'in onlar adına konuştuğu sonucunu doğurur mu? Doğurmaz. Bu bir görevlendirme gibi değil. Ama üç kişi gidip bunları anlattığında, Demirel bunlardan etkilenerek birilerini harekete geçirebilir.


-Genelkurmay'da 27 Nisan gecesine kadar 3 kez geniş katılımlı toplantı yapıldığı, cumhurbaşkanlığı için açıklama yapılmaması; hatta Anayasa Mahkemesi'nin tavrının beklenmesi yönünde karar alındığı iddia ediliyor. Ne oldu de gece yarısı böyle bir açıklama yapıldı?
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 12 Nisan'da bir basın toplantısı yaptı. Hemen her konuda konuştu. Ama bazı çevrelerin yüklediği anlamda bir basın toplantısı olmadı. İstediklerini alamadılar yani. Önemli bir kısmına katılmamakla birlikte Büyükanıt'ın açıklamasını tatmin edici bulmadılar ve büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Bunun üzerine büyük bir tazyik başladı Büyükanıt üzerinde. Hatta bir TV kanalında gerekirse 70 ordu kurarız yine de onlara bu meydanı dar ederiz dediler.


-Peki ayrışma olduysa e-muhtıra nasıl veriliyor o zaman?
Ayrışma olmadı… Bu tehditleri yapanlar zaten Genelkurmay'ın dışında… O dönemde daha sert açıklama yapma ve iktidarı uyarma noktasındaki görüş ayrılığı komuta kademesine de yansıdı. O üç ayrı toplantının bu görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik olduğunu düşünüyorum. Büyükanıt'a rağmen bu açıklamanın siteye konulduğunu ya da Genelkurmay İkinci Başkanı Ergin Saygun'un bu süreçte çok etkin rol aldığını iddia edenler oldu. Sonuçta buna dair elimizde delil yok. Komuta kademesinde görüş ayrılığı olduğu fikrine katılıyorum; ama Büyükanıt'ın bilgisi dışında ve ona rağmen bu bildirinin konduğunu düşünmüyorum. Belki içine sinmemiş olabilir, alttan gelen tazyiklerle “evet” demiş olabilir. O bildiri metnini bir gazetecinin yazıp yazmadığı konusu hâlâ tartışmalı malum. Bildiğim bir şey var. İki gazetecinin o dönemde askerle o süreci destekleyen sivil unsurlar arasında ciddi bir rol aldığı kanaatindeyim.


AKSİYON
MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler