YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Aksiyon'a göre, askeri makamlar bugüne kadar yaşan
Aksiyon'a göre, askeri makamlar bugüne kadar yaşan
Aksiyon'a göre, askeri makamlar bugüne kadar yaşan
20 Ekim 2008 / 09:48 Güncelleme: 20 Ekim 2008 / 00:00

Türkiye'de asker-medya ilişkilerinde yeni bir döneme giriliyor. PKK terör örgütünün 3 Ekim'de gerçekleştirdiği ve 17 askerimizin şehit olmasıyla sonuçlanan Aktütün karakol baskınına yönelik haberler, alışılmış asker-medya denklemini bozdu.


Aksiyon Dergisi'ndeki habere göre askeri makamlar, bugüne kadar yaşanmamış şekilde medyanın hedefinde. Eleştiriler o kadar sert ki, sorumluların hesap vermesi, hatta istifa etmesi bile isteniyor. Daha ilginci, bu sorgulamaların merkez medyada ve Doğan Grubu gazetelerinde de yer alması. Süreci başlatan ise Taraf Gazetesi'nin, Aktütün baskını sonrası yaptığı yayınlar. Genelkurmay'dan sızan belgeye göre, teröristlerin baskını, sınırı geçişleri, mayın döşemeleri saniye saniye izlenmiş; ancak müdahale edilmemişti. İnsansız hava uçaklarıyla yapılan çekimler, 3 Ekim sabah saatlerine aitti ve aynı gün öğleden sonra, 17 askerimizin şehit düştüğü şaldın gerçekleşmişti. 14 Ekim Salı günü Tarafın manşetinde aynen şu ifadelere yer verildi: "Askerin, PKK'nın hazırlığını bir aydır bildiği, saldırıyı da 3,5 saat öncesinden itibaren naklen izlediği ortaya çıktı. Aktütün'ü itiraf edin demiştik, biz açıklıyoruz. 'ORDU DA HATA YAPAR'IN MİLADI: ANDIÇ İşte bu haber Türkiye'deki ordu-medya ilişkilerinde yeni bir dönemin miladı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesinden 12 Mart muhtırasına, 12 Eylül'den 28 Şubat post-modern askeri müdahale sürecine kadar, askerlerin ülke yönetimine alenen müdahale ettiği bütün önemli zaman dilimlerini 'esas duruşla' karşılayan merkez medyada bu kez farklı sesler yükseliyor. Daha önce tabu gibi görülen ve toz kondurulmayan ordu ve komuta kademesi eleştiriliyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, Aktütün haberlerini yapan medyayı çok sert, tehditkâr bir üslupla eleştirdiği Balıkesir'deki basın açıklaması ise medya ve köşe yazarları arasında büyük yankı buldu. Manşetler genellikle üsluptaki sertliğe vurgu yaparken, köşe yazarları Genelkurmay Başkanı'nı eleştirdi. Bugüne kadar hiç ordu eleştirisi kaleme almamış olanlar da dâhil... Peki, bu noktaya nasıl gelindi? Medya neden esas duruşunu bozdu? Aktütün haberleri ve basının tepkisini anlamak için, sürecin kilometre taşlarını bilmek gerekiyor.


On yıl öncesine gidelim, 25 Nisan 1998'e. Hürriyet ve Sabah, bir süre önce Suriye'de yakalanıp Türkiye'ye getirilen PKK'nın 'iki numaralı adamı' Semdin Sakık'ın askeri istihbaratta verdiği ifadesini o gün manşetten yayımladı. Sakık, itiraflarında kapatılan Refah Partisi (RP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), İnsan Hakları Derneği (İHD) gibi parti ve kurumların PKK'yla işbirliği yaptığını anlatıyordu. Hürriyet, RP Milletvekili Fethullah Erbaş'ın, Sabah da İHD Genel Başkanı Akın Birdal'ın 'ihanetini* öne çıkarmıştı. İfadelerde, gazetecilik mesleği açısından özellikle önemli bir bölüm daha vardı: Sakık, bazı Türk gazetecilerin Öcalan'dan emir aldığını, para karşılığı röportaj yaptığını söylüyordu. Aynı tarihli Hürriyet Gazetesi'nde, başyazar Oktay Ekşi, ifadelerin bu bölümüne dikkat çekerek, o gazetecilerin açıklanmasını istedi. Alçakları tanıyalım' başlığını attığı yazıda Ekşi şöyle diyordu:


"PKK'nın sırrı kalmadı. Çünkü Semdin Sakık isimli şeririn verdiği ifadelerden, PKK ile kimlerin bağlantılı olduğunu, gizlice ne gibi destekler verdiklerini Türk kamuoyu henüz bilmiyor olsa da devlet biliyor. (...) Konu yargıya intikal ettiği andan itibaren Türk kamuoyu bu bilgilerin tamamını öğrenme hakkına sahiptir. (...) Keza 'dürüst gazeteci' veya 'sorumlu aydın' havalarında, bizleri arkadan hangi alçaklar hançerliyormuş, bilmeye mecburuz."


Sakık'ın ifadeleri 26 Nisan tarihli Sabah ve Hürriyet'te manşetten yayımlandı. Buna göre PKK'nın iki numarası, ifadesinin gazeteler ve gazeteciler' faslında aynen şunları söylüyordu: "Basın mensupları içinde de örgütün parayla yazdırdığı ya da konuşturduğu çok ünlü kişiler bulunmaktadır. Bazılarını da parayla satın alabileceğini düşünür... Doğu Perinçek ve Mehmet Ali Birand'ın Öcalan ile görüşmesi ona Türk basınında kapıların açılmasına neden olmuştur. Öcalan bana, para karşılığında konuşan ya da yazanlar arasında Mahir Kaynak, Mahir Sayın, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand ve Yalçın Küçük'ün isimlerini söyledi."


İki günlük bu yayının ardından Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar ve Mahir Kaynak'tan yazılarına ara vermeleri istendi. Birand ve Kaynak bir daha köşelerine dönemedi, Çandar ise kısa bir süre sonra yeniden yazmaya başladı. Bu manşetlerden bir süre sonra, Sakık mahkeme karşısına çıkarıldı ve gazetelerde kendisine atfen çıkan 'itirafları' reddetti; hiçbir zaman bu yönde itiraflarda bulunmamıştı. Oktay Eksi, iddiaların çökmesinden sonra yeni bir yazı yazdı, suçlanan meslektaşları ile okurlardan özür diledi. Andıç olayı, medya ve kamuoyunda silahlı kuvvetlerin bir manipülasyonu olarak algılandı; yüksek sesle ve yaygın olmasa da bazı köşe yazarları tarafından eleştirildi. Medya eleştirmeni Alper Görmüşe göre bu olayla Türkiye'de ilk kez ordunun, 'kirden pastan arınmış olduğu' bilinci sarsıldı, askerlerin de kumpas yapabileceği görüldü.


GENELKURMAYIN MEDYA ANDICI


Türkiye'de ordu medya ilişkilerini kırılma noktasına götüren ikinci önemli olay yine bir andıç. 8 Mart 2007 tarihli Nokta Dergisi'ne kapak olan habere göre, Kasım 2006 tarihli Genelkurmay belgesi Türkiye'deki gazetecileri, 'TSK yanlışı' ve 'TSK karşıtı' olarak gruplandırıyordu. Noktanın bu kapağı medyada epey yankı buldu. 5 Nisan 2007'de Nokta'nın kapağı yine karargâh çıkışlı bir belgenin haberiydi. Eylül 2004 tarihli belge, TSK'nin 'dost' sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte hareket etmesi gerektiğini savunuyor ve birçok sivil kuruluşun ismini veriyordu. Nokta Dergisi'nin 'başını yiyen' de bu haber oldu aslında; herkesin bildiği gibi darbe günlükleri değil! Çünkü darbe günlükleri Genelkurmay çıkışlı bir belge değildi! Askerî savcı dergiden sivil toplum belgesini istemiş ve eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın meşhur basın toplantısından bir gün sonra da dergi basılarak, arama yapılmıştı. İşin ilginç yanı, o dönem bu belgeler bazı yazarlar arasında Genelkurmaya karşı ciddi tepkilere sebep olsa da, merkez medyanın esas duruşunu bozmaya yetmemişti. Fatih Altaylı yönetimindeki Sabah Gazetesi'nde Metehan Demir imzalı manşet haber, medya andıcının sahte olduğunu ileri sürüyordu! 'Medya andıcı korsan çıktı' manşetini atmaktan çekinmeyen Sabah'ı 4 gün sonra bizzat Genelkurmay yalanladı; 'belge gerçektir ama onaylanmamıştır' açıklamasıyla.


Ordu-medya ilişkilerinde önemli kilometre taşlarından biri de, 20 Haziran 2008 günkü Taraf Gazetesi'nin manşetidir: "Genelkurmay çıkışlı, elektronik belgesi Tarafta bulunan 'Bilgi Destek Planı ve Faaliyet Çizelgesi', Türk ordusunun, 'kamuoyunu kendi çizgisine getirmek' amaçlı eylemlerini sıralıyor. Belgeler, Genelkurmay'ın, hükümeti 'irticai faaliyetlere zemin hazırlamakla, yeni anayasa paketini ise 'millî devlete karşı olmakla' suçlayarak karşı eylem planı hazırladığını gösteriyor. Genelkurmay çizelgesi, yüksek yargı ve medyanın yanı sıra üniversiteler ve sanatçılarla da temasın korunmasını ve bunların TSK çizgisinde davranmalarının sağlanmasını öngörüyor." 'Lahika' adıyla anılan bu plan, Genelkurmay'ca, 'komuta katı tarafından onaylanmış böyle bir resmî evrak ve plan bulunmamaktadır' ifadesiyle yalanlandı; ancak medya-ordu ilişkilerinde kilometre taşlarından biri olarak basın tarihimizdeki yerini aldı.



DAĞLICA BASKINI TAŞLARI OYNATTI!


Orgeneral İlker Başbuğ'un Balıkesir konuşması, bugüne kadar görülmemiş şekilde tepki aldı medyadan. Askere toz kondurmamasıyla öne çıkan, merkez medyanın hatta 'amiral gemisi'nin kedi ferli yazarları bile bu tepkilerin parçası olmaktan çekinmedi. Anlaşılan artık mızrak çuvala sığmıyordu. Aktütün baskını ile ilgili sorulara cevap beklerken, muhtıra gibi açıklama yapılması bardağı taşıran son damla oldu. Ancak işin bu noktaya gelmesinde etken olan iki kritik olayı daha hatırlatmakta yarar var. İlki, bundan tam bir yıl önce referandumun yapıldığı 21 Ekim 2007'de gerçekleşen Dağlıca baskını. Genelkurmay açıklamasına göre, o gece yarısı 250 terörist Hakkâri Dağlıca Karakolu'na saldırmış, 13 askerimizi şehit etmiş ve 8 eri de kaçırmıştı. Türkiye'yi referandum sabahı şoke eden bu saldırıyı ilginç kılan ise bir süre sonra basında ortaya atılan iddialardı. 15 Kasım'daki ilk sayısında, emekli bir askerin ağzından Dağlıca baskını ile ilgili çarpıcı iddialara yer veren Taraf Gazetesi, asıl bombayı 24 Haziran 2008'de patlattı: "Dağlıca baskını biliniyordu." Haberin devamı şöyle: "13 askerin şehit olduğu Dağlıca'ya baskın düzenleneceğinin jandarma


Aktütün baskınıyla ilgili yaptığı yayınların ardından Taraf Gazetesi'nin net satışı 38 binden 66 bine çıktı. istihbaratı tarafından, baskından dokuz gün önce Genelkurmaya ve diğer tüm ilgili birimlere gizli bir raporla bildirildiği ortaya çıktı. Tarafın elindeki 'ivedi' damgalı jandarma istihbarat raporu, baskının nereden, nasıl, ne zaman yapılacağını ayrıntılarıyla anlatıyor."


AKTÜTÜN VE GOLF OLAYI BARDAĞI TAŞIRDI!


Bu haber medyada önemiyle doğru orantılı bir karşılık bulmadı. Merkez medyanın 'yandaş medya' diye lanse ettiği basın dışındaki gazeteler konuya fazla ilgi göstermedi. Başından bu yana Nokta ve Tarafın yayımladığı resmî belgelere duyarsız kalmayan Milliyet Gazetesi'nin hakkını vermek lazım. Doğan Grubu içerisinde Milliyet bu konuda hep bir adım önde. En azından gazetecilik refleksiyle de olsa, kendi çizgisinin dışındaki bilgi ve belgelere duyarsız kalmıyor Milliyet. Hatta bu konuda haklı bir üne sahip Radikal Gazetesi bile son zamanlarda Milliyet kadar gazetecilik refleksi gösteremiyor. En basit örnek, Aktütün baskını sonrası Tarafta yayımlanan belgeler. Milliyet ertesi gün haberi göbekten verirken, Radikal görmezden geldi, Hürriyet, Cumhuriyet ve Yeni Şafak'la birlikte... Diğer bütün gazeteler olayı bir şekilde gördü. Haber merkezlerinin Dağlıca baskınıyla ilgili şok belgeleri tartıştığı günlerde ise köşe yazarlarının gündeminde, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın, "Cumhuriyet devrimlerinin toplumda bir travmaya sebep olduğu" şeklindeki ifadeleri vardı!


Merkez medyanın, 'ordunun da eleştirilebilir' olduğu kanaatine ulaşmasının miladı terör örgütünün Aktütün saldırısı oldu. Ta-raf'ın 14 Ekim tarihli şok belgelerinden önce süreci başlatan aslında, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu'nun golf turnuvası oldu. Aktütün Karakolu baskını, 3 Ekim (Cuma) öğleden sonra 14.00'te gerçekleşti ve çatışma saatlerce sürdü. Türkiye 17 evladını bu olayda şehit verdi, bir kez daha anaların yüreği dağlandı. 7 Ekim Salı günü ise Taraf ve Vakit gazeteleri aynı çarpıcı haberle okurun karşısına çıktı. Haberlere göre baskın gerçekleştiği sırada, Aydoğan Babaoğlu ile Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay, Antalya'da golf turnuvasındaydı ve ikisi de bu olaya rağmen turnuvayı tamamlayıp Cumartesi akşamı oradan ayrılmıştı. İki gazetenin haberi, ertesi gün medyada beklenmedik oranda karşılık buldu. En ilginç ve tarihî tepkileri ise Hürriyet ile Vatan gazeteleri verdi. Ertuğrul Özkök, kişisel tarihinde bir ilke imza atarak, Babaoğlu Paşayı köşesinde sert bir dille eleştirdi. Gerek Özkök'ün mesleki geçmişi, gerekse onun Doğan Grubu içindeki ağırlığı sebebiyle tarihî nitelik taşıyan 'Golf sahasından harekât yönetilmez paşam' başlıklı kısa yazısını hatırlayalım: "OLMADI Paşam. Lamı cimi yok. Orada şehit cenazeleri gelirken, Antalya'da golf oynamaya devam etmeyi kimseye anlatamazsınız. Sanmayın ki, bu sadece marjinal gazetelerin tepkisidir. Bize de anlatamazsınız. Golf sahasından hava harekâtı yönetilmez. Bombaladığınız o mağaralar da, 18'inci delik değil."


VATAN'DAN PAŞAYA İSTİFA ÇAĞRISI


Vatan ise biraz gecikmeli de olsa, meseleyi daha ileri götürüp, 10 Ekim Cuma günü sürmanşetten paşaya istifa çağrısı yaptı. Bir gün önce de Genelkurmay'ın, "Paşanın baskından haberi yoktu" açıklamasını manşete taşımıştı. Başyazar Güngör Mengi, "17 şehit verilen bir terörist baskınından 24 saat habersiz yaşayan bir kuvvet komutanı düşünülemez" derken, Necati Doğru "Paşam Zahitleşmeyiniz" diyerek, istifa çağırışına destek verdi. Bu haberleri ilginç kılan elbette Doğan Grubu bünyesindeki Vatanda, üstelik sürmanşetten yayınlanmasıydı. Bir kuvvet komutanının, merkez medya tarafından açıkça istifaya davet edilmesi Türk medyasının asker karşısındaki vahim sicili düşünüldüğünde, gerçekten de tarihî bir gelişme olarak arşivdeki yerini aldı.


Bu noktada bir konunun daha altını çizmek lazım. O da, merkez medyanın Babaoğlu'na karşı sergilediği 'şahin' tavrı neden Genelkurmay İkinci Başkanı Hasan Iğsız'a göstermediği? Aktütün baskınından sonra yapılan çelişki dolu basın açıklamasında dikkati çeken ilk nokta, hatalı yerlerde kurulan 4 karakolun mali yetersizlik sebebiyle taşınamadığı konusuydu. Bu açıklamadan hemen sonra jandarmanın kendine ayrılan ödeneğin bir kısmını kullanmayıp iade ettiği ortaya çıktı. İkincisi şehit sayısı konusunda verilen Çanakkale Savaşı örneği. Karakol baskınının Çanakkale gibi bir olayla karşılaştırılması infiali arttırmaktan başka işe yaramadı. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın "PKK'yı BBG evi gibi izliyoruz" sözlerini de yalanladı Iğsız Paşa ve böyle bir izlemenin mümkün olmadığını söyledi; fakat Tarafın ortaya çıkardığı belgeler, gerçekten de teröristlerin BBG evi gibi izlendiğini ortaya koydu. Yine baskınla ilgili takviye birlikler meselesi, F 16'ların havalanıp havalanmadığı, Bayraktepe'nin PKK'ya geçip geçmediği ve baskında kaç terörist öldürüldüğü konularında Orgeneral Iğşız'ın açıklamaları ile daha sonra basma sızan Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı'nın raporundaki verilerin çelişmesi de dikkat çekiciydi. Buna rağmen Iğşız'ın üzerine gitmeyen medya, bütün öfkesini Aydoğan Babaoğlu'na karşı kullanmakta beis görmedi.


Bu süreçte medyadaki en ilginç yazıları, karakol baskınını sorgulayan Sabah Gazetesi yazarı Hıncal Uluç kaleme aldı. Arşivinde hiç asker eleştirisi bulunmayan Uluç, Aktütün'den sonra, İlker Başbuğun 'şiddeti bitirme yöntemini' tartışmaya açtı. Gazete, yazarın görüşlerini 8 Ekim'de manşete taşıyarak, Afsız çözümü biz de bilelim' başlığı ile okuruna duyurdu. Aynen Ertuğrul Özkök'ünki gibi bu da Hıncal Uluç'un mesleki kariyeri açısından 'tarihî' nitelik taşıyan yazılar arasındaki yerini aldı.


İşte bütün bu olayların üzerine tuz biber eken ise Tarafın 14 Ekim'deki manşeti oldu.


Aktütün baskınının Genelkurmay tarafından bir aydır bilindiği ve baskının 3,5 saat öncesinden naklen izlendiğine dair resmî belgeleri yayımlayan gazetenin manşet haberi, tarihî bir sürecin fitilini ateşledi. Peki, medya Tarafın bu tarihî haberini nasıl gördü? Önce ona bakalım...


İLİŞKİLERDE YENİ DÖNEM


Milliyet Gazetesi, olayı Aktütün raporu şoku' başlığıyla okuyucularına duyururken, terörist hareketlenmesinin, saldırıdan 1 ay önce detaylı şekilde gelmeye başladığı iddiasının üzerinde durdu. Sabah şok iddiaları birinci sayfasından, 'Çarpıcı belgeler' flaşıyla, 6 maddelik iddia şeklinde duyurdu. Tarafın iddialarını birinci sayfasına taşıyan diğer bir gazete Star oldu. 'TSK, Aktütün saldırışının istihbaratını önceden aldı' başlığıyla haberi yayımlayan Vatan, Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklamasının aksine F-16 savaş uçaklarının bölgeye gitmediği iddiaları üzerinde durdu. Akşam da Aktütün saldırısı biliniyordu' başlığıyla, saldırıyla ilgili fotoğraf görüntülerine yer verdi. Hürriyet, Radikal, Yeni Şafak ve Cumhuriyet gazeteleri ise haberi görmezden geldi.


İşte bu haberler üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 15 Ekim Çarşamba günü Balıkesir'de, bugüne kadar görülmemiş sertlikte bir açıklama yaptı. "Terör örgütünün eylemlerini başarılı gibi gösterenler, akan ve akacak her damla kanın sorumluluğuna ortak olurlar... Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum" sözü ise ortalığı karıştırdı. Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi, Vatan Başyazarı Güngör Mengi, Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin, Milliyet yazarı Güneri Civaoğlu, Radikal Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, Ankara Temsilcisi Murat Yetkin, askeri çevrelere yakınlığı ile tanınan Mehmet Ali Kışlalı, eski GHP Genel Sekreteri Tarhan Erdem, Hürriyet yazarı Yalçın Doğan en dikkat çekici yazıları kaleme alan isimler oldu. Bunların hepsi, Başbuğ'un sert çıkışma itiraz ediyor ve baskınla ilgili soru işaretlerine dikkat çekiyordu. İşin daha ilginci, Hürriyet ve Milliyet'in internet sitelerindeki okur yorumlarında bile ağırlığını hissettiren asker eleştirileriydi. Devlete ve orduya en yakın gazeteciler ve okurlarının bu noktaya gelmesi, asker-medya ilişkilerindeki miladın habercisiydi aslında.


Türkiye'de yıllardır tabu gibi görülen ve 'hata yapmaz ve eleştirilemez' kabul edilen orduya yönelik yeni söylemler, son derece sağlıklı bir sürecin başladığına işaret ediyor. Önemli olan yaşananların Türkiye'de, asker-medya ve asker-siyaset ilişkilerini Batılı standartlara çekmesi. Bu gerçekleşebilirse ülkenin medyası her zamankinden daha demokrat, siyaseti vesayet boyunduruğundan kurtulmuş ve ordusu da asli görev sınırlarına çekilmiş olur. Sonuçta da bütün kurumlar ve elbette Türkiye kazanır.



MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler