YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
“AKP topyekûn demokrasiyi savunmalı”
“AKP topyekûn demokrasiyi savunmalı”
“AKP topyekûn demokrasiyi savunmalı”
03 Nisan 2008 / 12:24 Güncelleme: 03 Nisan 2008 / 00:00

Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Ferhat Kentel, parti kapatmanın arkasındaki zihniyetin resmini çizdi.


STATÜKONUN DİLİ VE EHLİLEŞTİRME ARACI OLARAK LAİKLİK


Atatürk, zamanın havasına, değişim sürecine uygun cevaplar verdiği için “ilerici” –hatta bir bakıma “sol”- olarak nitelendirilebilecek bir liderdi. Ancak zaman içinde onu tepe tepe kullananlar, “Kemalizm”den adeta Tanrı kelamı gibi bir dogma üretenler, Atatürk’ü bir tapınma aracına dönüştürenler, laikliği statükolarının dili ve ehlileştirme aracı haline getirenler bugün artık değişime karşı direnen “sağcı-gerici” bir ideolojiyi temsil ediyorlar.. Bu halleriyle Lenin-Stalin damgalı Sovyet seçkin sınıfıyla ya da İran’ın mollalarıyla akrabalaşıyorlar…


Ama toplum Atatürk’e saygıda kusur etmese de, artık Kemalizmle kendini özdeşleştiren güç artık ikna kabiliyetini yitirdi. Seçkin zümre, zaten her zaman “darbedar” niteliklere sahip solcu artıklarından başka kendisine doğru dürüst ortak bulamıyor. Artık açıkça zora başvuruyor. Entelektüel arka planı bomboş olan iddianameler marifetiyle, sembolik ve hukuki şiddete başvuruyor; şimdiye kadar birçok partiyi kapattığı gibi, bugün de kapatmak için elinden geleni yapıyor… Bunu yaparken de bütün güçsüzlüğünü apaçık ortaya seriyor.


FETHULLAH GÜLEN KORKUSU


Bir zamanlar “komünizm” hayaletinden korkan muhafazakâr egemenler gibi, bugünkü “çağdaşçı” muhafazakâr egemenler de “İslamcılık” hayaletinden korkuyorlar. Yatıp kalkıp, anlama araçları bir türlü yetmediği için hâkim olmadıkları Fethullah Gülen hayaletiyle boğuşuyorlar. “Fethullah” ve “Gülen” kelimeleri, onların zihinsel tembellikleri içinde korkularını kanalize edebildikleri “en büyük” ve “en kötü” tehlikeyi özetliyor…


Eski zaman muhafazakârları, kendini sosyal eşitlik dili vasıtasıyla anlatmak isteyen toplumu duymak istemedikleri gibi, bugünküler de dindarlıkları vasıtasıyla kendilerini anlatmak isteyenleri duymak istemiyorlar. O zamanlar ceplerine para konduğu için gençlerin kandırılıp komünist olduklarını iddia eden muhafazakârların mantığını yeniden üreten bugünün muhafazakârları genç kızların ceplerine para konduğu için başörtü taktıklarını iddia ediyorlar. Aslında bu tür iddialarla ne kadar yetersiz kaldıklarını açığa vuruyorlar; durduramadıkları için, bizzat kendileri destek kuvvetler yaratmaya çalışıyorlar; ADD adlı örgüte eski Cumhurbaşkanının kasasından para akıtıyorlar. Onların yöntemi bu; kendi yöntemlerini başkalarına da mal ederek temize çıkmaya çalışıyorlar.


“DARBECİ SOL”


12 Eylül’den sonra demokratikleşme ve sivilleşme potansiyelini arayan “sol”un yerine, bugün “eski sol” garabet halini almış kötü bir taklidi, darbeci mantığından başka hiçbir özelliği kalmamış bir “sol” yeniden piyasaya sürülüyor.


Mesela “Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umutlar doğabilir yani. Çünkü normal yollardan bunlar.. mümkün değil yani” ve “İç savaş olmaz da yani bir noktada eğer ortalık karışırsa, hem ekonomik hem siyasi olarak. Belki asker gelirse bir şey olabilir” diyen bir İlhan Selçuk bu “sol”u temsil ediyor.


Sürekli darbe, kesintisiz darbe, şiarıyla bezenmiş bu zihniyet beğenmediği, kullanmayı beceremediği “normal yollar” yerine kendi normalliğini, komploculuğunu, darbeciliğini “normalleştiriyor”. Çünkü toplumun bütünleştiği “normal yollar” karşısında çaresizlik hissediyor. Şimdilerin darbeci ulusalcı solcularının 12 Eylül öncesindeki maceralarında da bu çaresizlik hep mevcuttu. Örgütlemeye çabaladıkları, ancak bir türlü “örgütlemeyi beceremeyen” köylüler karşısında sarf ettikleri ve Türk solunun tarihine geçen şu meşhur özdeyişi hatırlamak yeterli: “Adamlar teoriye uymuyorlar arkadaş!”


Evet, bu toplum onların teorisine uymuyor, kendi normalliğinde yürüyor. Bu normallik darbeci solcuları çileden çıkarıyor. “Çünkü normal yollardan bunları (…) mümkün değil yani”… Bu cümlenin içinde “es” verilmiş boşluğu fark etmemek mümkün mü? Onların “normalliği” o “eksik kelime”de yatıyor.


Ve uygulamaya koydukları o yollar, yöntemler tam da o boşluktaki “a-normalliği” içeriyor… Çünkü bizzat kendileri “a-normal”…


Bu arada üniversiteye başörtünün girmesine karşı avazları çıktığı kadar bağıranlar, “satır” olayında “siyasal sembol” ya da “laiklik karşıtı odak” görmedikleri için üniversiteye girmesinde ve öğrenci doğranmasında beis görmüyorlar..


“AKP TOPYEKÛN DEMOKRASİYİ SAVUNMALI”


İnsan vücudunu pes ettirmenin profesyoneli olmuş bir takım “güvenlik” kuvvetleri Hakkâri’de 15 yaşındaki çocuğu etkisiz hale getirmek için çocuğu kolunu tersten ikiye katlıyor. (Bir zamanlar İsrail’de güvenlik kuvvetlerine taş atan Filistinli bir gencin kolunu polislerin taş marifetiyle kırdığını görmüştük televizyon ekranlarında..)


Bu manzaralar karşısında Türkiye’de demokrasi için sahip olunan duyarlılık gelişiyor. Klasik ayırımlar anlamını yitiriyor. İran’da olduğu gibi, Türkiye’de de solculardan, muhafazakârlardan, darbecilerden hayat bulan bir otoritarizm karşısında gene solculardan, sağcılardan, dindarlardan oluşan başka bir saf, demokrasi safı inşa oluyor. Çünkü artık bu kadar haksızlığı sineye çekmek mümkün değil.


Ve bugün AKP’nin de her şeyden önce yapması gereken şey sadece kendisi değil, topyekûn demokrasiyi savunmaktır… Ancak, geçenlerde AKP’li bir milletvekilinin bir televizyon kanalında “Biz yüzde 46 oy almış bir partiyiz; yüzde 4-5 oy almış marjinal bir parti değiliz” derken anlattığı gibi yapılacak bir şey değil, herkes için demokrasiyi savunmaktır…


Ve bu yeni saflaşma bir kutuplaşma değil… Eğer karşı tarafta darp, darbeler ve darbedarlar varsa bunun adı kutuplaşma değil, en basit ifadesiyle demokrasi ve özgürlük mücadelesi olur. (Taraf)

MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler