YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Sırrı Süreyya Önder'in sırları
Sırrı Süreyya Önder'in sırları
Sırrı Süreyya Önder'in sırları
09 Haziran 2008 / 10:35 Güncelleme: 09 Haziran 2008 / 00:00

Geçen sene Beynelmilel filmiyle dikkatleri üzerine çeken, olayların girizgahlarında dolaşan, pirinçten taş ayıklar gibi farklı ve arada kalmış konulardan senaryolar yazan Sırrı Süreyya Önder, O… Çocukları’nın oluşum sürecini anlattı.


Senaryo yazmaya nasıl başladınız?
Çok erken yaşta okumayla başladım. Babam 1965 - 69 Türkiye İşçi Partisi'nin Adıyaman İl Başkanı'ydı, 1970'de öldü. Kentin iki, üç tane sosyalistinden birisiydi. Öldüğünde 1970'in parasıyla bize 35 bin lira borç ve yüzlerce kitap kaldı. Borcu ödeyemedik ama o kitapların hepsini okudum. Okumak böyle kanımıza girdi. Her yoğun okumanın sonu bir şekilde yazmaktır. Ardından cezaevine girdim.

Cezaevine kitap sokulmuyordu. Okuyup ıslah olacağımız düşüncesiyle yazılmış kelek, üç, beş propaganda metninin dışında hiç bir kitap yoktu askeri cezaevlerinde. Dışarıdan da kitap bırakılmıyordu. Orada da yazdık, herkes yazmaya başladı. Tarih 1981- 82. Fakat yazılı belge bulundurmak da yasaktı. Sabah bir, akşam bir arama yapılırdı. İki arama arası geçerli yazılar yazdık.

Dolayısıyla ben hızlı yazarım. Çünkü onu bitirip yırtacaksın. Cezaevinden çıktıktan sonrada çalışmaktan vakit kaldıkça "30'lar bu çamurları getirdi" diye bir roman denemesine giriştim. “Beynelmilel” filmini oluşturan kitaptır. Romanla cebelleşirken Barış Pirhasan'ın Senaryo Stüdyosu duyurusunu gördüm. Barış'a öğrenci oldum.

Barış'a öğrenci olduğum zaman sinema öğretilerine ve dramaturjiye dair herhalde bir akademisyen kadar minimum okuma yapmıştım zaten. Nitekim bir süre sonra Barış öğrencilikten azat etti "Gel sen de burada öğretmen ol" dedi, öyle başladık. Ama Barış'a olan öğrenciliğim halen sürmektedir. Hocam ve ustamdır.

Sonuçta her senaryo dersi alanın senaryo yazmaya bu kadar yetenekli olması gerekmez herhalde?

Senaryo yetenek işi değildir. Senaryo bir sanat bile değildir. Senaryo bir teknisyenliktir. Önemli olan öykülemedir. "Güzel anlatıyor bu adam" dediğimiz tipler öykülemeyi iyi bilenlerdir. Yoksa senaryo temel argümanları, bir takım handikapları olan teknik bir şeydir. Herkese bir haftada öğretilebilir. Ama bununla bitmiyor. Herkes kaşık yapar ama Çingene kızı sapını ortaya getirir derler ya...

Peki orada bir kabiliyet söz konusu değil mi?

Ben kabiliyete inanan bir adam değilim. Öyle olsa benim bu tarlada hiç dolaşmamam lazımdı. Ben inat ve çalışmaya inanırım. Yetenek bunun içinde oransal bir değere bile gelmez. Onlar daha rahat yazarlar belki, daha hızlı yazarlar, ama ben çalışmaya ve kararlılığa inanırım.

Bu sizin ikinci film senaryonuz. İkisi de 12 Eylül döneminde geçiyor. Sebebi nedir?

Bunun sebebi 12 Eylül'ün hayatta taşıdığı ağırlık neyse benim yazı serüvenimde taşıdığı ağırlık da o. Bundan kişisel yaşantımı kastetmiyorum. Bu ülkede 1 milyon 600 bin kişi bu dönemde gözaltına alındı, istisnasız hepsi eza, cefa gördü. "Ben içeri girdim de o gün onurumla, haysiyetimle oynamadılar, bana bir kötü muamelede bulunmadılar" diyen bir adam varsa ben bütün bu söylediklerimi geri alırım. Sağcı, solcu, orta yolcu... Bir bu. 300 bine yakın insan hüküm giydi bunların içinden, 50 küsur kişiyi idam ettiler.

İnsan canını böyle küsurlu anmak ne kadar ayıp bir şey. 52'ydi sanırım, 52 kişiyi idam ettiler. 100'ün üzerinde insan cezaevlerinde gördüğü işkence sonucu hayatını kaybetti. 300'e yakın insan emniyette gördüğü işkencelerden hayatını kaybetti.

1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla bir komutanın iki dudağından çıkan lafla yüzlerce kamu görevlisini işinden, aşından, ekmeğinden ettiler. Bu o kadar garabet noktalara vardı ki Hatemi Hoca'yı içki içiyor diye attılar. Mutasavvıf bir adam, bu adam. Bu furya bu toplumda sağcı, solcu bakmadan ama özellikle yoksullara, solculara ve düşünenlere dönük böyle bir budama yaptı. Bundan da daha vahimi bu ülkenin geleceğini çaldılar. Yerine konulamaz, yeniden üretilemez, geri getirilemez, taklidi yapılamaz tek şey vardır, zaman. Bu ülkenin zamanına sebep oldular.

Halen bugünkü bütün sıkıntıların o günden devralınan bir başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Bir ülke düşünün ki böyle bir travma yaşamış ve bunu her on yılda bir ritmik olarak yaşıyor; siz buna kayıtsız kalamazsınız. Ne diye gelmişlerse onu çoğaltmışlar. Terör diye gelmişler bu ülkedeki Kürt meselesini silahlı bir boyuta taşımışlar. İrtica diye geliyorlar, bu ülkede bugüne kadar görülmemiş bir şekilde mütedeyyin insanlarla böyle düşünmeyen insanlar arasında savaşın eşiğine getirdiler bu ülkeyi. Müftülüğe soyundular vaktinde utanmadan, kalkıp darbeci lideri Kuran'dan fetvalarla bu ülkeyi yönetmeye kalkıştı. Ben müftü çocuğuyum diyordu, kerameti de oradan geliyormuş. Veraseten intikal eden bir şey midir alimlik bilmiyorum ben.

Ortalama bir psikiyatrist görse bunları, ortalama bir muayeneden geçseler bu cuntacıların alayını gerizekalı, idiot diye müşahede altına alınırlar. Cumhurbaşkanlığı Yayınları'nda var alın bu adamın mitinglerdeki konuşmasını okuyun. Diyor ki bu adam üç mitingde art arda, obsessif: "Soğan kestiğiniz bıçakla ekmek kesmeyin aziz Çorumlular, aziz Eskişehirliler, aziz Gümüşhaneliler." Kadın çizmesine takmıştı: "Ben hesap ettirdim Sümerbank'a, bir çizmeden üç iskarpin çıkıyormuş, kadınlar giymeyin.

Avrupa Birliği bizim neyimize onların kızı 18 yaşını bitirdi mi gidip bir erkekle aynı evde kalıyor. Bizde mi böyle olacağız" diyordu. Bunu diyen adamın bugün yüzüne tükürürler. Ama bu adam bu ülkeyi yönetti, yazık değil mi bu ülkeye? Bu ülkenin kaderine tahakküm etti. Tabii ki ben bunun filmini yapacağım.

Hesaplaşma olsun diyorsunuz...

Tabii ki. Herkesin böyle bir sorumluluğu var.  Kimin ne hüneri varsa o şekilde hesaplaşmalı. Böyle yapacaksın ki çocuğun bunlarla muhatap olmasın. Böyle yapmadıkça çöreklenip kalıyorlar.

Türk sinemasında son dönemlerde bu hesaplaşmayı yapan üretimlerin arttığını görüyoruz. Bunu yeterli buluyor musunuz? Bu hesaplaşmayı yapan filmleri dürüst buluyor musunuz?

Dürüstlük biraz oynak bir kavram sinema söz konusu olduğunda. Çünkü bazen niyet ile ürün birbiriyle vuslata geçemiyor. Sinema alengirli bir anlatım dili. Benim çekmeyi düşündüğüm, kafamdaki gibi çekemediğimiz bir sürü sahne varken ve ben kendi niyetimden eminken bunu yapan insanların dürüstlüğünü haşa sorgulamam.

O herkesin kendi kendisiyle baş başa kaldığında kendine vereceği bir hesaptır. Ortaya çıkan işler açısından herkes kendi meşrebince ne kadar çok yaparsa o kadar iyi. Dürüstlüğü şart değil. Birisi de çıksın darbeyi savunsun, bu da benim talebimin içinde. Birisi de çıksın desin ki darbe zorunluydu, gerekliydi, o olmasa şöyle olurdu böyle olurdu.

Yani konuşulsun. Geliyorsun, ülkede yönetimi deviriyorsun, sonra da bir anayasa yapıyorsun ve o anayasayla da "Beni ebediyen yargılayamazsın" diyorsun. Sonra da demokrasi adına yola çıkanlar "Ya dur şunları bir yargılayalım bu ülkeye sebep oldular" demeden demokrat oldukları iddiasında bulunuyorlar. Böyle bir çarşı dünyanın hiç bir pazarında yok. Ne zaman bunlar yargılanır, bunlardan bu hesap sorulur o zaman biz de oturur aşk filmimi çekeceğiz ona bakarız.

O... Çocukları'nın senaryosu nasıl başladı?

Bu gözlemle, gerçek hayat hikayelerinin birlikte kurgulanması diyebiliriz. Ben cezaevinden çıktıktan sonra Adıyaman'da kim sert yellense bizi gözaltına alıyorlardı. Özal geliyor, gelmeden üç gün önce bizi gözaltına alıyorlar, gittikten bir gün sonra bırakıyorlar.

Evren geliyor öyle. 1 Mayıs gelecek, bizi alıyorlar, 1 Mayıs geçtikten sonra bırakıyorlar. Kimse iş vermiyor, kimse selam vermiyor. Bir gün yine gözaltına aldılar. Tarihe baktım ben hemen, tarihteki önemli vaka ne? Hiç bir şey değil. Bir müddet  sonra polislerle bir hukuk oluşuyor. "Hayırdır yine ne var" dedim. Dediler ki "Semra Özal geliyor." Bu benim nefsime çok ağır geldi. Allahtan korkmazlar, bana Semra Özal'ın kendini verseniz ben ne edeceğim. Öyle olunca Adıyaman'dan geldim İstanbul'a. İlk Tarlabaşı'nda bir yerde kaldım, bin yıllık köhne bir apartman. Orada çoluk çocuk bol evler vardı. Dikkatimi çekti. "Bu ne?" dedim. Bir ananın doğuramayacağı kadar boy ve çeşitlilikte çocuklar. Dediler "O emanetçi anne evi." Emanetçi anne ne? Hayat kadınlarının çocuklarına bakıyor.

Hayat kadınlarının çocuklarının hepsinin hayat hikayelerinin bir yerinde mutlaka bir cinsel taciz var. Emanetçi anneye verilen çocuklar bu anlamda güvencede sayılıyorlar. Bütün bu kadınların çocuklarının babasıyla başları dertte. Gelirlerdi akşam, içen, bağıran, küfür eden, silah sıkan. İki sebeple geliyorlardı. Ya çocuğum böyle bir kadının elinde büyümesin gibi bir sebeple geliyorlar, ya da kadından para sızdırmak için. Ama bütün kavgalar çocukların üzerinden yürütülüyor.

Kadını bir tek çocuğuyla vuruyorlar. Bu evlerde çocuk bu anlamda da güvencede, çünkü emanetçi annelerin iyi kötü bir militer gücü de var. Yanında ya eski bir sabıkalı alıp besliyor, ya polisle arası iyi. Üçüncüsü bu kadınlar öyle donanımlı kadınlardı ki, hepsi feleğin kırk türlü çemberinden geçmiş, çocuklara annelerinin gerçekte ne iş yaptığını sezdirmiyorlardı. Bu nereye kadar saklanabilir, ama bunun ağır bir travmaya dönüşmesini o kadınlar engelliyordu.

Ve bunlar ikiye ayrılıyorlardı. Kendisi de hayat kadınlığından gelen emekli hayat kadınları, bir de hiç bu işi yapmamış üç kuşak, beş kuşaktır emanetçi annelik yapanlar. O zamandan çok dikkatimi çekmişti bu ortam. Bir de 12 Eylül'de çok yaygın aile bölünmeleri oldu. Koca gözaltına alındı, karısı yurtdışına kaçtı, çocuk ortada kaldı. Baba öldü, ana gitti, çocuk ortada kaldı. Böyle yüzlerce hikaye var. Bildiğim bir hikaye vardı. Apar topar gitmek zorunda kalıyorlar İtalya'ya.

Oradan sosyalist dayanışma ile bir İtalyan çift gelip buradaki çocuğu götürecek. Orada pasaport falan düzenleniyor. Çocuk 6 - 7 yaşında. Çocuğu kendi çocuklarıymış gibi çıkaracaklar. Bunun için de çocuğa bir miktar İtalyanca öğretmeleri gerekiyor. Çocuğa İtalyanca öğretiyorlar. Sonra çocuk gümrükte cayır cayır Türkçe ağlamaya başlıyor.

Böyle hikayeler bilirdik, böyle hikayeler konuşulurdu. Ben şöyle bir soru sordum ve kurgu kendiliğinden ortaya çıktı. Böyle bir aile, aydın, eğitimli bir aile çocuğunu emanetçi anneye emanet eder miydi? İltica edecekler, başları dertte, çocuğu götüremiyorlar. Emanet ederler miydi, ederlerse bu çocukla o çocuklar birbirine karışınca görün başa neler gelir acaba diye sordum ve bu senaryo çıktı.

Oradaki hayat kadınlarıyla, hayatın sillesini yiyip bu ülkeden kaçmak zorunda kalan insanlar arasında bir paralellik kuruyor musunuz?

Filmde şöyle bir şey var. Bir kız geliyor İtalya'dan, Levanten. İtalyan ailenin kızı, yarı Türk, yarı İtalyan. Bu çocuğu götürmeye geliyor ve onları orada karşılaştırıyorum. Herkes birbirinden alıyor, ne kadar nasiplendiklerini filmde göreceğiz.

İlk filminizde yönetmenliğiniz de vardı, bu filminizde yok. Niye?

Bunu ben çekeceğim diye başladık. Aşağı yukarı bütün mekanları ben seçtim, sanat grubu dört hafta falan çalıştı, reji üç hafta çalıştı. Berlin hikayesi başladı, planladığımız tarihte bu set yapımcıdan kaynaklanan sebeplerle başlayamadı. Bunu başka bir arkadaşa bıraktım ben Berlin'e hazırlanmaya başladım.

12 Eylül'ün çocuklar üzerine etkisi üzerine yoğunlaşmış ilk film diyebilir miyiz?
Öyle dersek mübalağalı bir ifade olur. 12 Eylül'ün çocuklara gadri anlamında, bu eve emanet bırakılan çocuğun trajedisini görüyoruz. Ama diğer çocuklar üzerinde böyle bir terörize yok, gerçekte de yoktu. Olmayan bir şeyden de bunları sorumlu tutmam.

Filmin ismini siz mi koydunuz?

Ben bir versiyona bu ismi koymuştum. Bendeki adı "Bugün 23 Nisan"dır bu filmin. Karşı mıyım? Değilim, çünkü bir riyakarlığı ortaya çıkarıyor. Burada bir küfür yok, mecaz yapmıyoruz, bizatihi bunların çocuklarının hikayesi. Bazıları isme taktılar. Bazı gazeteler bunu Manchester United'da sekiz sütuna sürmanşet yaptı, büyük puntolarla "O nokta nokta çocukları" diye.

Küfür bu ülkenin iliğine kemiğine işlemiş. Hem dil olarak, hem de davranış olarak. Ben bir küfür olarak kullanmıyorum ama ilk tepki riyakarlardan gelir. Basın toplantısında toplanmışlar ilk soru şöyle geldi: "İsim çok sivri değil mi, bir takım yerlere gidebilir." "Hiç gitmesine gerek yok. İsmi bizatihi orospu çocukları" dedim.

Gazetecilerin soracağı soru kalmadı. Onlar onu soracaktı, ben yok diyecektim, onlar ama olur mu diyecekti... Bunlar acı veriyor bana. Ben çekseydim bendeki adı "Bugün 23 Nisan"dı. Çünkü bunların çocuklarından birisinin, Kehribar'ın bütün hayali bir 23 Nisan'da şiir okumak. Okutturmuyorlar. Bir 23 Nisan'da şiir okuyacaktı, o da bizim finalimiz olacaktı.

Senaryolar devam edecek mi? Bunu çekemediniz belki içinizde ukde kaldı...
Hiç benim bir şey içimde ukde kalmaz. Bitmez bende hikaye. Ben kafamdakileri çekemem ki ömrüm vefa etmez. Ama bu iyi bir şey olursa tam tersine başka insanlara da senaryo yazarım. Büyük bir keyifle yaparım bunu. Çünkü film senaryoyla başlar. Çıkan film yönetmenindir ama senaryoyla başlar. Bütün senaristlere üçüncü sınıf muamele yapılıyor. Biraz senaristin kıymetini artırmak lazım. İnşallah bu film şahane çıkar, ben de siparişle senaryo yazamam ama buna talip olanlara memnuniyetle veririm.

Türk Sineması'nın senaryo problemi olduğunu düşünüyor musunuz?

Türkiye'de senaryo mevzusu sıkıntısı yok. Ben sıkıntı çekmiyorum. Türk Sineması'nın ne problemi yok ki? Türk Sineması'nın yönetmen problemi yok mu ki, senarist problemi olmasın? Bir tarafı ne kadar iyiyse öbür tarafı da o kadar iyidir.

Bu ülkenin başka ritmi, başka dinamikleri ve başka kaynakları var. Eğer gözünü, yüzünü buraya dönersen hikaye kaynıyor bu coğrafya. Kavimler kapısı burası. Buradan geçmeyen medeniyet kalmamış. Buradan mı mevzu sıkıntısı çıkacak? Herhangi bir günlük gazeteyi alın, 10 senelik senaryo çıkar. 

Ama sen gidip insan bunalımını Avrupa'dan, mizahı Amerika'dan, şurada burada ararsan senaryo bulamazsın. Yok, öyle bir şey. Burası Doğu, bunu hiç unutmamak lazım. Antik çağdan beri dünya düşün hayatına yön verenler burada yaşamış. Hepsi bu topraklardan çıkmışlar. Sen Homeros'la hısım olacaksın bu ülkede senaryo çıkmayacak.

Sen Luciano ile, benim hemşerim Samsatlı, hısım olacaksın sonra gidip mizahı başka bir yerden arayacaksın. Öyle olursa sıkıntı da çekersin, çile de çekersin. Bu ülkede hamaset yapılacaksa gidin Fahrettin Paşa'yı çekin. Çöl Aslanı al sana, ne yapacaksın sen Rambo'yu. Gitmiş orada hem İngilizler'e hem Arap işbirlikçilerine çekirge yiyip direnmiş bu adam, Beytullah'ı korumuş.

Buradaki basiretsiz padişah Kabe'nin anahtarlarını İngilizlere teslim ettirmiş. Niye Kore'nin filmi yapılmasın, niye Çanakkale'nin yapılmasın, niye Sarıkamış'ın yapılmasın? Bu ülkenin bunca toplumsal çalkantılı dönemleri var, İttihat Terakki var, İzmir suikasti var, tek partili dönemden sözüm ona çok partili hayata geçiş dönemi var, Menderes'in asılması, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat...

Bu ülkede mevzu mu biter? Aşk filmini de anlatabilirsin bunları kullanarak. Ama bu bir tercih. Ya Amerikan klişelerine, ya da hayatın başka türlü aktığı Kafkaesk işlere yöneliyorlar. Bir şey demiyorum, haddim de değil, onlar da yapılacak. Bu coğrafyaya karşı biraz borç duygusuyla yükümlü hissetmesi lazım sanatçının kendisini. Sanatçı çırılçıplak bir adam değildir.

Bundan sonra daha çok senaryo yönüne mi gideceksiniz?

Berlin'i hem yazıyorum, hem çekeceğim. Ama senaryoyu daha çok seviyorum. Ama çok sigara içirttiriyor. Yol haritaları çizmiyorum. Hayat ne getirir bakmak lazım.

Yeni projeniz hakkında kısa bilgi verebilir misiniz?

Yeni projem, Berlin Duvarı'na gecekondu yapan Yozgat Çayıralanlı bir adamın hikayesi. Gerçek bir hikaye. Berlin duvarını bir cephe olarak alıp üç duvarla çeviriyor ve kendine gecekondu yapıyor. Halen duruyor orada.

Berlin Kreuzberg Bethaniendamm Numara sıfır. Yozgatlı Osman Kalın'ın hikayesi. Senaryosu dün bitti. Almanların bizlerle başı dertte, Fransızlar'ın Cezayirliler'le, İtalyanlar'ın Balkanlılar'la...

Dünyanın her yerinde göçmen olmak ve ev sahibi olmak giderek bir meseleye dönüşüyor. Entegrasyon bütün dertlere derman gibi gösteriliyor. Orada Neonaziler ev kundaklıyorlar, bizim Türk ve Alman yetkililer elbirliği etmişçesine entegrasyonu bu derde derman olarak gösteriyorlar. İlhak en kötüsü, asimilasyon biraz daha az kötü ama entegrasyon da en az bunlar kadar kötü bir kavram.

Niye ben entegre olayım, niye o entegre olsun? Derman burada değil, derman tam da farklılıklarını bilerek ve o farklılıkları severek, kabul ederek bir arada yaşama sanatı. Biraz göçmen olmak ve ev sahibi olmak üstüne bir şeyler anlatacağım bu filmde. Ne ev sahibiyle, ne göçmenle kötü bir şaka, ya da birini olumlama diğerini tu kaka etmek diye bir şey yok. Onları anlamaya çalışacağım.

Bugün artık tevatür 72 millet var diyor ya, bence göçmenler de artık bir millet. buradaki Nijeryalı ile oradaki Yozgatlı'nın, öbür taraftaki Çinli'nin bir çilesi aynı. Kaderde, tasada, kıvançta ortak olma hali varsa, bu göçmenlerde var. Göçmenler artık ayrı bir millet. Ayrı yasaları var, her yerde benzer refleksleri gösteriyorlar. Fakat fazladan bir yanı var "Bir Türk Dünyaya Kederdir" gibi bir hal var, Türkler nereye gidiyorsa. Biraz ona dair de göndermeler var.

Adamın TRT'de belgeselini gördüm, gittim adamdan telifimi aldım. Bu göçmen meselesi kafamda hep bir yerlerdeydi. Aşağı yukarı "O... Çocukları"nı bıraktığım günden beri yazıyorum. Dün itibariyle bitirdim. BKM'yle yapıyorum. Kadın oyuncular arasında Türk yok. 4-5 kişilik bir hikaye bu. Olgun Şimşek, Engin Günaydın ve Yılmaz Erdoğan. Yılmaz bu hikayede oynamayı çok istiyor. Geri kalan bütün cast Alman. Bir Evangelist rahibe, rahip, Alman mahkemeleri, Alman polisleri, Doğu Alman, Soğuk Savaş entrikaları, Türkler'in soğuk savaş entrikalarından yağ süzme çabaları...



BANU BOZDEMİR(GAZETEPORT)

KÜLTÜR SANAT Kategorisindeki Diğer Haberler