YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
'Ne olursan ol gel' diyen Mevlana değildi
'Mevlâna ve Mevlevîlik Araştırmaları Yüksek Lisans Programı'nın uygulandığı Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü çalışmalarını sürdürüyor. Enstitüsü'nün müdürlüğünü yürüten Doç. Dr. Nuri Şimşekler ile toplumdaki Mevlâna algısı üzerine konuştuk.
'Ne olursan ol gel' diyen Mevlana değildi
09 Ocak 2014 / 21:33 Güncelleme: 09 Ocak 2014 / 21:40

Mesnevi-i Şerif ve tefsirleri, şerhleri veya Mevlâna hazretlerinin diğer eserleri ülkemizde en çok okunan kitaplar arasında hiçbir zaman yer almadığı halde, özellikle son dönemde konusunu bunlardan alan popüler kitaplara olan rağbete nasıl bakıyorsunuz?

Özellikle semânın farklı yerlerde icra edilmesi ve Hz. Mevlâna sözlerinin, ki çoğu kendisine ait değil, sosyal medyada sıkça yer alması, ayrıca tanınmış simaların Mevlâna ile ilgili söz ve beyanları ona olan ilgiyi bir şekilde artırmaya başladı. 'Herkes okuyor ben de Mevlâna okumalıyım' gibi bir düşünceyle Mesnevi'yi ya da diğer eserlerini okumak yerine sizin de doğru tespitiniz çerçevesinde eserlerine değil de seçme hikâyelerine ve romanlara yönelme oluyor. 'Ambalajlanmış hazır gıda' gibi paparazzi mantığıyla yazılmış romanlarda Hz. Mevlâna'yı arıyoruz.

Aslında Mevlâna'dan hemen sonra da bu tarzda yazılmış menkıbevi eserler de var. Bugün yazma eserleri incelediğimizde bu tarz eserler fazla ilgi görmemiş, az sayıda yazmaları var. Ama Mesnevi yazmalarına baktığınızda binlerce bulmak mümkün. Bu da bize geçmiş insanlarımızın bu tarz popüler eserlere ilgi göstermediğini ispat ediyor. Maalesef günümüzde tersine dönmüş, romanlara olan ilgi Mevlâna'nın eserlerine olan ilgiden daha fazla. Bu romanlarda ilgi uyandırmak ve daha çok satış sağlamak için yapılan kronolojik yanlışlıklar ve tarihi gerçeklerle örtüşmeyen bilgiler de var, atraksiyon olması için kurgulanmış hatalar var. Tabi bu romanların reklamı ve yazarlarıyla medyada yapılan tanıtımları da bu artışa etki ediyor.

Hz. Mevlâna'nın da 'ne arıyorsan, neyin peşinde koşuyorsan osun sen' dediği gibi herkes kendi mizacına, zevkine ve meyline göre onu okumaya çalışıyor. Kolaycılığa kaçıyor, kendi okuma ve anlamamız yerine uzman olmayanların sunduğu yalan yanlış hazır bilgilerle Mevlâna'yı tanımaya çalışıyoruz.

Hikaye'den Mevlana'ya okuyoruz

1990-99 yılları arasında Mevlâna hazretlerinin hayatı, eserleri ve seçmelerden oluşan 60 kadar Mevlana kitabı yayınlandığı halde 2000-2012 yılları arası bu sayı 900'e kadar çıktı. Bunda 2004 yılında MEB 100 Temel Eser Genelgesinde Mesnevi'den Seçmeler eserinin yer alması ve Unesco'nun 2007 yılını Dünya Mevlâna Yılı olarak kabul etmesinin de büyük etkisi oldu. Bu eserlerin büyük çoğunluğu Mesnevi'den seçilmiş hikayelerden oluşuyor. Mevlâna hazretlerini sadece hikayelerden yola çıkarak anlamak mümkün mü?

Mevlâna kitaplığı günden güne artıyor, ama maalesef bu kitaplık işe yaramaz eşyaların yığıldığı bir ardiyeye dönmüş durumda. Çünkü genellikle mesnevi hikâyelerinin yer aldığı özensiz hazırlanmış eserler söz konusu. 'Hikâye söylerken kendimiz hikâye olduk gitti' diyor Mevlâna. Onun hikaye kullanması bir araçtır, amaç değildir. Mevlâna öğüt vermek için hikâyelerden yardım alıyor ve asıl mesajlarını hikâyelerin ardından veriyor. Ancak söz konusu yayınlanan eserlerin çoğunda hikâyeler sadece hikâye gibi anlatılıp öğütler ve mesajlar aktarılmıyor.

Aslında bu hikâyelerin çoğunu Mevlâna Kur'ân-ı Kerim'den, İslami klasik eserlerden ve eski Hint hikâyelerinden alıyor, kendisinin yeni yazdığı hikâye sayısı yok denecek kadar azdır. Buradan da Mevlâna'nın amacının hikâye yazmak olmadığı anlaşılmaktadır.

Mesnevi'de kaç tane hikaye yer alıyor?

Mesnevi 26 bin beyit, yani 52 bin mısra ve 6 ciltten oluşmaktadır. Bu bütün içerisinde ancak 300'e yakın hikaye vardır. Yani Mesnevi'de az bir yer tutar. Mesnevi'nin asıl iskeletini oluşturan kısım ayet ve hadislerin aynen mana olarak veya iktibas yoluyla anlamlarının nakledilerek işlenmesidir. Mevlâna'nın asıl amacı budur.

Mevlana ismi patent altında

2000 yılından bu yana Sigorta Sicil Gazetesi'nde yayınlanan ünvanlarına göre sadece İstanbul'da 200 farklı büyüklükte işletme 'Mevlana' ismini kullanıyor. Ankara, Konya ve diğer şehirlerde de durum pek farklı değil. Şems-i Tebrizi hazretlerinin ismi de aynı akıbete maruz kalıyor. Bu işletmelerin içinde eğitim, kültür ve basın yayın konusunda çalışanlar en azınlıkta olanları. Reklam ajansı, kuyumcu, nakliyeci, kozmetikçi, baklavacı, dönerci, hırdavatçı, kuruyemişçi ve özellikle lokanta başta olmak üzere her alanda örnekleri mevcut. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ve neler yapılmalı?

Mevlâna ülkemizde ilgi gören ve her kesim tarafından 'ortak değer' olarak benimsenen bir isim. Kimse 'ben işyerime bu ismi koyarsam bazı kesimler tarafından yanlış anlaşılır' diye endişe etmez. Bu açıdan Mevlâna'nın hazır olumlu potansiyelinden istifade edilmek isteniyor. Mevlâna yada onu çağrıştıran bir isim sahibi müessese baştan olumlu bir algı yaratıyor ticari hayatı için. Tabi burada samimi duygularla, ona olan sevgiden dolayı konulan isimler de vardır. Ama Hz. Mevlâna ve onu hatırlatan isimlerin bu şekilde ticari amaç doğrultusunda hizmet veren yerlere konmaması gerekir. Manevî bir değeri maddî bir havayla sunmak hiç de etik değildir.

Bu yıl içerisinde Hz. Mevlâna'nın 22. kuşak torunu Esin Çelebi Bayru hanımefendinin Başkan Vekilliğini yürüttüğü Uluslararası Mevlânâ Vakfı Patent Enstitüsü'ne müracaat ederek 'Mevlâna, semâ, Mesnevî' gibi isimleri tescilledi. Geçmiş dönemde verilen isimleri kapsamayacak olan bu patentin ardından artık bundan sonra bu isimler verilemeyecek.

Bugün yapılan semaların çoğu eksik ve yanlış

Semanın Mevlevi geleneğindeki yeri nedir? Günümüzde otel organizasyonları, lokantalar, düğün salonları ve benzeri birçok mekanda bir görsel etkinlik olarak sıkça rastladığımız sema gösterilerini nasıl değerlendiriyorsunuz.

Semâ, Mevlâna'dan önce de var olup özellikle Horasan sufileri arasında yaygın olan bir zikir şeklidir. Mevlâna kayınvalidesinden öğrendiği semâyı zaman zaman yaparken, Şems-i Tebrizi ile 30 Kasım 1244 tarihinde buluşup 2.5 senelik bir dostluğun ardında sıkça yaptığı bir uygulamadır. Tabiî ki Mevlâna'nın semâsı bugünkü gibi değildi. Mevlâna evde sokakta, bağda bahçede, sohbette yemekte gönlüne gelen ilhamla kalkıp semâ etmiştir. Ayrıca Selçuklu sarayında, Sadreddin-i Konevi'nin evinde ve medresesinde, eşrafın davetleri ile de semâ meclisleri tertip edilmiştir.

Mevlâna'nın vefatından sonra sistemleştirilip bugünkü halini alan semâ ise Peygamber efendimize nât ile başlar, ney taksimi ile devam eder, kendine özel bestelenmiş âyin-i şerifi eşliğinde, üç tur devr-i veledi ile devam edip dört selamlık (bölüm) semâ ile tamamlanarak ardından Kur'ân-ı Kerim okunur ve post duası ile sona erer. Tamamına ise Mukâbele-i Şerif adı verilir. Bu şekilde yapılmayan her sema eksiktir, yanlıştır. Hele hele sizin belirttiğiniz şekilde ve yerlerde yapılan semâlar tam bir gönül sızısıdır. Mevlevi zikri olan semâyı popüler hale getirip sulandırmaktır. Hz. Mevlâna'nın deyimiyle kaliteli Yemen kılıcını duvara çakıp çivi yerine kullanmaktır.

Özellikle internet ortamında çok farklı kişilere ait olan sözler sanki Mevlâna hazretlerine aitmiş gibi paylaşılıyor ve bu paylaşımlar çok fazla kişiye ulaşıyor. Ciddi bir bilgi kirliliği mevcut. Bu durumun ne gibi sonuçları olabilir?

Sosyal medyanın yaygın hale gelmesiyle insanlar duygularını, sevinçlerini, öfkelerini herkese duyurma adına bu teknolojiden istifade ediyorlar. Mevlâna da gündemde olan bir sima olduğu ve her kesim tarafından kabul gördüğü için kendi duygularına onu tercüman ediyorlar, hatta avukat gibi sözcü tayin ediyorlar. Bunu yaparken da maalesef asıl kaynağından yani Mevlâna'nın eserlerinden değil, piyasada ortalık yerde dolaşan ve kimlerin uydurduğunu bilemediğimiz çoğu Mevlana'ya ait olmayan sözleri kullanıyorlar. Barış, hoşgörü, duygusallık gibi genele hitap eden sözlere hep Mevlâna adını koyuyorlar, belki de yakıştırıyorlar. Bu da tabi ki Mevlâna'yı doğru anlamada yanlışlığa sebep olabiliyor. Biz Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü olarak sosyal medyada her gün kaynağını belirterek bir Mevlâna sözü paylaşıyoruz. Bu paylaşımdan amacımız da bu kirlenmenin önüne geçmektir.

Mevlana hümanist değildir

Mevlâna hazretlerinin 'hümanist' olduğunun iddia edilmesi ve bu şekilde yansıtılmaya çalışılması konusunda neler düşünüyorsunuz.

Öncelikle net olarak belirteyim ki Mevlâna bizim anladığımız şekilde batılı düşüncesinin dikte ettiği bir hümanist değildir. İnsanı asla tanrılaştırmaz, Tanrı'nın insanda cüz yani parça olarak var olduğuna dikkat çekerek 'Ben ona kendi ruhumdan üfürdüm' ayet-i kerimesine binaen her insanın Allah'tan bir parça, bir cevher taşıdığının üzerinde durur. Onun için önemli olan kişinin hangi milletten, hangi toplumdan olduğu, sosyal ve maddi konumunun ne olduğu değil içindeki bu cevherine, özüne ne kadar tabi olduğudur. Mevlâna'nın insan sevgisi de bu tabi olma oranına göredir.

Yine Mevlâna'ya göre kötü insanlar bile güzel insanların ayırt edilebilmesi için kutlu bir görev yerine getirir. Zıd zıddıyla bilinir düsturu gereğince Ebu Cehil olmasaydı Peygamber efendimizin güzelliği görünemeyebilirdi. Mevlâna'ya göre kesin olarak iyi ya da kötü insan yoktur. Herkes yaratılışı gereği Yüce Allah'ın nurunun tamamlanmasına hizmet eder. Ona göre bu kötü kişiliklerden ders çıkarıp onlar gibi olmamak önemlidir. Çünkü Yüce Allah bunları bir misal olarak önümüze koymuş ve tercihi kişinin iradesine bırakmış ve dolayısıyla bir imtihana tabi tutmuştur, tutmaktadır. Kısacası Hz. Mevlâna'nın 'yaratılmıştan şikâyet, Yaradan'dan şikâyettir' sözü diyeceklerimizi özetler.

Ne olursan ol gel diyen Mevlana değildi

'Ne olursan ol yine gel' cümlesinin Mevlâna hazretlerine ait olmadığına dair birçok görüş var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz. Mevlâna hazretlerinin kendine ait birçok özlü sözü olduğu halde kaynağı hakkında şüpheler olan bu söz neden bu kadar çok kullanıyor sizce?

Evet, bu söz son elli yıldır kullanıla gelir olmuştur, öncesinde yoktur. Mevlâna'nın tüm şiirlerinin yer aldığı 1368 tarihli Mevlâna Müzesi'ndeki yazmada bu rubai yoktur. Bilimsel olarak hazırlanan divanlarda yoktur. Çok sonraları istinsah edilen bir yazma nüshanın kenarına sonradan farklı bir yazı ile derkenar olarak yazılmış ve oradan alınarak kullanılmaya başlanmış. Aslında bu rubainin aynısı Mevlâna'dan 170 yıl kadar önce yaşayan Horasan bölgesi mutasavvıflarından Ebu Said-i Ebul Hayr'ın divanında da görmekteyiz. Yine birkaç şairin divanında da bu rubai mevcut. Tam olarak kime ait olduğunu tespit etmek zor, ama Hz. Mevlâna'ya ait olmadığı kesin gibi.

Bu rubaideki anlam insanları öyle kuşatıyor ki, ötekileşmeden, daha önceki yapılan kötü işlerden umutsuzluğa kapılmadan yeni bir başlangıç imkânı sunduğu için insanların hoşuna gidiyor. Bir de tabi turizm amaçlı olarak 'gel' davetiyle Konya'ya gelme söz konusu işleniyor. Ancak buradaki 'gel' sözü vahdete, birliğe ve Yüce Allah'ın davetine, ilahi aşka gel, demektir. Eski yanlışlardan, günahlardan soyunup, tövbe ederek arı duru vahdet ırmağına dalmak için gel, demektir. Bu rubaiden bunların anlaşılması gerekirken adeta 'Mevlâna Türbesine-Müzesi'ne' gel gibi bir anlam yükleniyor, bu da yanlıştır. Kime ait olursa olsun bu rubai 'Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz' ayetinin bir tefsidir, o şekilde anlaşılmalıdır.

Mevlana hazretlerinin eserlerinde geçen aşk, şarap, vuslat gibi kavramların, teşbih ve mecazların doğru anlaşılıp anlaşılmadığı noktasında neler söyleyebilirsiniz?

Bu sadece Mevlâna için değil tüm mutasavvıf şairler için geçerlidir. Hatta Divan edebiyatımız şairleri için geçerlidir. Bu anlatımların hepsi metaforik anlatımlardır. Hepsinin bir karşılığı vardır. Mesela 'şarap' ilahi sarhoşluğu, Yüce Allah'ın aşkıyla tüm dünya dertlerinden sıyrılıp sadece O'nu düşünmeyi temsil eder. Mevlâna'nın 'Eşekler arpa suyundan, âşıklar ise ilahi aşk şarabından sarhoş olurlar' dizesi buna en belirgin cevap olabilir. Yine Mevlâna'nın 'ben şarap deyince aklı unutturan dünyalık şarap gelmesin zihnine' demesi de okuyucuyu uyarmadır.

Tabiî ki şiirin içeriğinde metaforik yani remizlerle anlatım hep vardır. Geçmişte bu daha fazla idi. Günümüz anlayışıyla bunları gerçek manalarında anlamak yanlış olur. Zaten bu açıdan bu tarz kelimelerin şiirde kullanıldığı anlamları kapsayan sözlükler yazılmıştır. Oradan istifade ederek bu şiirleri okursak şairin demek istediğini daha iyi anlar ve yanlış hükümlere varmayız. Bir de bu tarz şiirler için şerhler yazılmıştır. Bu şerhlerden de istifade etmek gerekir. Ancak maalesef günümüz insanı okuduğu eserlerde istediğini bulmak amacı güttüğü için şairin istediği gibi değil kendi istediği gibi anlıyor, dışta kalıyor içe ulaşamıyor. Cevizin dış kabuğuna takılıp kalıp kırıp içindeki özden faydalanamıyor.

 

YENİŞAFAK

KÜLTÜR SANAT Kategorisindeki Diğer Haberler