YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Mustafa Yahya Coşkun, romanında “Kayıp Halife”nin nerde olduğunu anlatıyor
Mustafa Yahya Coşkun, romanında “Kayıp Halife”nin nerde olduğunu anlatıyor
Mustafa Yahya Coşkun, romanında “Kayıp Halife”nin nerde olduğunu anlatıyor
18 Şubat 2009 / 13:49 Güncelleme: 00 0000 / 00:00




Kamuoyu Mustafa Yahya Coşkun’u Anadolu Gençlik Dergisi ve Milli Gazete’deki birbirinden ilginç araştırma dosyalarıyla tanıdı. Çarşamba günleri Başkent TV’deki “Kitap Vadisi” programıyla izleyiciye yeni çıkan kitapları tanıtan Coşkun, bu kez kendisi belgesel kalitesinde bir roman yayınladı. Coşkun, “Kayıp Halife”nin gizemli hikayesiyle ilgili sorularımızı şöyle cevaplandırdı:



Kayıp Halife sizin deyiminizle bir arayışın romanı. Kim, neyi arıyor?


Malumunuz aramadan bulunmaz. Fakat her arayan da bulamaz. Bu tasavvuf sözlüğünün en kıymetli cümlelerinden biridir. Bu kapıyı çalmaktır. Kapıyı her çalan giremez ama girenler sadece çalanlardır. Roman kahramanımız günümüzde, hayatımızda, İslam’da, Müslümanlıkta eksiklik olduğunu sanan bir genç. Şüphelerini izale edecek bir çare aramaktadır. ‘Atalarının dini’ olan İslam’ı değil arayıp bulacağı ve ‘işte bu’ diyeceği İslam’ı ister. Fakat neyi nerde arayacağını da bilmez. Aramanın bulmaktan daha önemli olduğunu bile düşünür. Çünkü yola çıkmıştır, dardadır, bunalmaktadır ve arayışın büyüsüne kapılır… Romanımızın diğer kahramanı Mücahit Bey. Zengin ve şuurlu bir Müslüman. Bizim gencin ihtiyaçlarını karşılayarak arayışına katkıda bulunmak istiyor. Onu üç yolculuğa çıkmaya ikna ediyor. Bosna, Somali ve Çeçenistan. Kahramanımız bu üç yolculuğa çıkıyor ve her bir coğrafyada farklı şeyler görüyor. Buralarda arıyor. Acıları, hikayeleri görüyor, yaşıyor. Aliya ile tanışıyor. İslam birliğinin kurulmasının gerekli olduğuna hükmediyor. Aliya’ya sen bizim halifemiz olsana diyor.


Peki Aliya’nın cevabı nedir?


Halifeyi burada arama diyor. Başka bir yeri işaret ediyor. Kahramanımız da arayışını sürdürüyor. Kahramanımız sorar: “Peki efendim İslam birliği nasıl gerçekleşecek?” Aliya’nın cevabı yeni bir yolculuğun işaretçisidir: “Nasıl gerçekleşeceğini bilmiyorum ama gerçekleşmesi için ilk şartın ne olduğunu söyleyebilirim: Gerçekleşebileceğine inanmak…”


Mücahit Bey kimi temsil ediyor? Herhalde onun da bir hikayesi var?


Elbette. Mücahit Bey bir Anadolu Kaplanı. Dişiyle tırnağıyla zenginleşmiş bir Müslüman. Büyük bir işadamı. Bosna’da savaşmış. Derdi olan, yardım eden ve tekel sistemini bozmaya çalışan biri. Haliyle de düşmanları var. BESİAD. Beyaz Sanayici ve İş Adamları. Bunlar Mücahit Beyi tasfiye etmek istiyor. Onun çarka çomak sokmasını istemiyorlar. Tehdit yetmiyor, suikast düzenleyip vuruyorlar. Bu çok ciddi bir mesele. İşte Filistin’de İsrailin devlet terörü hortladığında mitinglerde boykot malları listeleri dağıttılar. Hatırlayın. Bir arkadaşım dedi ki; “Ya alacaklarımızı yazsalar daha kolay olurdu.” Niye böyle? Çünkü doğru dürüst yerli üretimimiz yok. Hep dışarıdan hep dışarıdan. Hep İsrail’den, Amerika’dan. Batı’dan. 70 milyonuz ama bir tane yerli arabamız yok. İşte Mücahit Bey üretmiş de üretmiş. Tekeli kırmış. Onun mücadelesi de var romanda. Tabi hepsini de anlatmayalım.



Peki kahramanımız nelerle karşılaşıyor seyahatlerinde?


Tabi bunlar çok uzun kısımlar ama özetle eksikliklerimizi görüyor. Hayatımızda uzak tuttuğumuz veya olması gereken şeyleri. Cihadı mesela. Birlikteliği. Siyasetin gerekliliğini ve tabii ki adaleti. Ama bunları kendi hikayeleriyle görüyor. Yani bunlar çıkardığı dersler. Bunları, bu dersleri çıkaracak olayları müşahede ediyor. Bosna’da cihadın hayatın içine nasıl yerleştiğini ve kimliklerini kazanmalarında nasıl etkili olduğunu. Somali’de siyaseti görüyor. Somali ve Etiyopya işbirlikçi yöneticileri yüzünden savaşıyor. Müslümanın yöneten olması gerektiğini görüyor. Çeçenya’da birlikteliği, adanmışlığı… Sonra da Mücahit Beyle birlikte bir akil adamın dizinin dibine oturuyor. Kahramanımız eksikleri anlatıp bize Halife lazım diyor. Halife olunca sorunlarımız biter mi? Akil adam doğru sebeplerden yanlış sonuçlara ulaşmaması için ‘hikmet’i anlatıyor.


Nedir bu ‘hikmet’?


İsterseniz kitaptan okuyalım: “Üstad vazifemizi şöyle özetledi. Halık’i tazim, mahluka şefkat. Halık’i tazim bildiğimiz kısım fakat mahluka şefkat köpeğe ekmek dilenciye para vermek değil. Çünkü bu insana verilen göreve mütenasip değil. Mahluka şefkat hakkın üstünlüğünü sağlamak. Güçlünün değil haklının yanında olmak. Bütün insanlığı kurtarma azminde olmak. Dünyanın muhtaç olduğu hak ve adalet merkezli bir medeniyeti tesis etmek… Bu yok. Zalimler çok kuvvetli diye ağlamak yok. Cenab-ı Allah’ın ‘Size ne oluyor da kurtarıcı bekliyorsunuz?’ ayetinde dediği gibi hep beraber ayağa kalkmak. Niye bunları söyledi Üstad? Çünkü İslam bir bütündür. Parçası İslam değildir dedi. Din nedir diye sorduğumda imandır diyenler var. Din iman değildir. İman kapısıdır. Binanın tamamı değil. Onunla binaya girilir. Ağacın dalına ağaç denir mi? O daldır. Kesip parçalarsan kütük olur elinde ağaç kalmaz. Bu dinin kökü iman, gövdesi amel, dalları muamelattır. Bu yüzden dini sosyal ve siyasi hayatın içinde yaşayacağız. İşte bu ağacın dalı muamelatımızdır. Zalimlere baş kaldırışımızdır. Dallardır solunum yapmamızı sağlayan. Bir avuç zalim bütün bir insanlığa nefes aldırmıyor değil mi? Hayır! Onlar değil. Biziz bunu yapan. Çünkü dalları kesen biziz. Muamelatı es geçen biziz…”


Kayıp halifeyi bulabiliyor mu?


Evelallah arayan bulur. Yeter ki ısrarla ve samimiyetle aransın. Kahramanımız da buluyor. Onunla beraber hepimiz buluyoruz.


Böyle bir roman yazmaya sizi sevkeden nedir?


Aslına bakarsanız yazmak istediğim bu değildi. Hakan abinin (Albayrak) çok sevdiğim bir şiiri vardır. Halifesiz bir Türk’ün seyir defterinden diye. Onu ilk okuduğumda çok etkilenmiştim. Kafamda şimşekler çaktı. Belki de yapmak istediğim şey kafamda canlandı. Hatta ismini buldum “Halifesiz Günler” diye. Sonra Hakan abinin bu isimle bir kitabının olduğunu öğrendim. Bilmediğim için de utandım. Fakat yılmadan bu mevzu üzerine düşündüm. Çünkü şiir “Bir de halife gelse ne biçim olur” diye bitiyor. Bir tarihçiyim. Kalbimden yakalandım. Ve tabii başka bir hikaye çıktı ama amaç hasıl oldu. Zaten bu kitabı biz Nobel alsın diye yazmadık. Hatta itiraf etmem gerekirse birçok yerde kolaycılığa kaçtım. Roman tekniğinin dışına çıktım. Kahramanları uzun uzun konuşturmanın kolaycılığına sığındım ama bunu romanı bilmediğimizden değil derdimizin olmasından yaptım. Ha moda tabiri ile salt sosyal mesaj vermek için değil ama derdimizi de anlatmak adına. Bu kitap herkesin kütüphanesinde değil, gönlünde ve imanında olması gereken bir kitap. İnşallah okuyanlar da bu yorumlarıma katılır.


Kitapla birlikte her halde vermek istediğiniz bir mesajınız vardır?


Bizim bir derdimiz var. Dertliyiz. Yenilgiyi kabul edemeyiz. Bütün dünyaya adalet dağıtma derdinde olmalıyız. Muhayyilemizde bunu beslemeli büyütmeliyiz. Olacak mı olmayacak mı diye değil. Vazifemizi yapabilmek adına. Çünkü biz zaferden değil seferden sorumluyuz. Dünya bir medeniyet buhranı içindeyken doğal çözümün bizim medeniyetimizde olduğunu haykırmak zorundayız. Hele ki biz gençler… Gençlerimizin elinden hayalleri alındı. Alınıyor. Gençler reel politikten bahsediyor. Halbuki genç dinamizmi ve heyecanı ile herkese adalet ve özgürlük taşıma niyetinde derdinde olmalı. Medeniyet havzamızı bilmeden, emperyalistlerin çizdiği sınırların dışına burnunu bile çıkarmadan hiçbir şey olmaz. Oyunları bilmeden şuurlu Müslüman olunmaz. Oyunu bozma azminde olmadan halife beklenmez. Son olarak Allah hepimize bu güzel derdi versin…   (Kanalahaber.com)

KÜLTÜR SANAT Kategorisindeki Diğer Haberler